Küçük, dumanı tüten kulübe, dağın eteklerinde yer edinmişti kendine. Öyle çok uzaklardan görünmezdi pek. Buraları merak edip de gelen olursa manzarasıyla misafir ederdi ancak. Onun güzelliğine giden yol da, diğer pek çok şey gibi zorluklarla doluydu. Meraklısına özgüydü. İçinde kim yaşar, yoksa terk edilmiş bir yer mi, gören herkesin merakla düşünmesine sebep olurdu. Ama kimse de cesaret edip de gitmemişti bugüne kadar. Burada bir başına yaşayan birisi ne kadar normal olabilirdi ki?

Yağmurun şarıl şarıl yağdığı bir gün, dağın öbür tarafındaki yolda arabası bozulan bir genç, sığınacak bir yer arıyordu kendisine. Aslında amacı yakınlarda bir yerde bir tamirci bulmaktı. Ama öyle çok yağmur yağıyordu ki önünü bile göremiyordu. Islanmış gözlüğünü temizlemek istese de kıyafetleri de ıslaktı, gözlüğünü silebileceği hiçbir şeyi yoktu. En sonunda ne bir tamirci bulabildi ne de arabasını bıraktığı yeri. Bacadan çıkan dumana doğru ilerliyordu yalnızca. Önünde başka hiçbir şey de yoktu zaten. Tek isteği, bir an önce sıcak bir yere ulaşmaktı. O yüzden kulübenin dağ başında, yapayalnız kurulduğunu dahi fark edememişti. Soğuktan uyuşan elleriyle güçlükle vurabildi tahta kapıya. Neredeyse yığılıp kalacakken bir çift yaşlı el tuttu kolundan. Sobanın başında geçen dakikalar sonunda genç adam nihayet nerede olduğunu fark etti. İçeri girerken göz ucuyla dahi göremediği bu küçük ahşap evi şimdi doyasıya izliyordu. Kapıdan giren yaşlı adam böldü bu keşfi. Gözlerine çok uzun bakamadı. Çok tuhaflardı. Bir çift göz gibi değil de konuşan bir insan vardı sanki oraya hapsolmuş. Üzerindeki battaniyeye daha sıkı sarıldı.

“Size nasıl teşekkür etsem bilemedim. Bu soğukta bana yardımcı oldunuz.”

Yaşlı adam yalnızca başını sallamakla yetinmişti. Bu onu daha da ürkütücü kıldı, genç adamın gözünde. Uzun bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı.

“Buralara kimseler gelmez. Kaç yıl oldu on, yirmi, belki de otuz. Kimseleri görmedim burada. Sen ne arıyorsun?”

“Yolumu kaybettim. Başka da bir yer yoktu gidebileceğim.”

Neredeyse geldiğine pişman olmuştu. Ama ne olursa olsun dinlemek istiyordu bu adamın gözlerinde yatan hikâyeyi.

“Peki siz neden burada yaşıyorsunuz?”

İhtiyar derin bir iç çekti. Öyle bir çekişti ki bu, karşısında oturan adam bile aldığı nefesin boğazını yakışını hissetmişti.

“Hapisten çıktıktan sonra kimseleri görmek istemedim çünkü bir daha.”

Yaşına rağmen hâlâ iri yarı olan ve hapse girdiğini söyleyen bu adamdan artık korkmuyordu niyeyse. Acısını hissetmişti çünkü. Birisinin acısına ortak olmak çok şey değiştirirdi. Çok şey.

“Neden girdiniz ki hapse?”

İlk gördüğü zaman korkuyla titremesine sebep olan adam gözyaşlarına boğulmuştu şimdi. Nasıl yaralanmıştı bu kadar? Hapisten çıktıktan sonra kendisini ikinci bir hapse kapatacak kadar ne yaşamıştı?

“Ben. Ben fakir bir kadının oğluydum. Öyle fakirdik ki, eğer bir gün yemek yemişsek o gün bizim bayramımız sayılırdı. Ben büyüyene kadar sürdü bu. Anneme iyi bakmak istedim sonra, elimden ne geliyorsa yapmak istedim. Can kardeşim dediğim birisiyle şehrin yolunu tuttuk. Elimize yalnızca üç beş kuruş geçiyordu ama bu bile annem ve benim için fazlasıyla iyiydi. Ama o doymadı.”

Bahsettiği arkadaşının adını hiç anmıyordu. Ondan bahsederken sıktığı dişlerinin sesi odanın öbür ucundan bile duyuluyordu.

“Doymadı. Bir gün çok iyi bir iş bulduğunu, artık para içinde yüzeceğimizi söylediğinde, ne yalan söyleyeyim ben de sevinmiştim. Ama annem hiç razı olmamıştı. Durduk yere parayı kim bulmuş da siz bulacaksınız, demişti. Yine de annem daha rahat etsin diye bu işi kabul ettim. Sabahtan akşama kadar kamyona mal yüklerdim. İçindekinin ne olduğunu bana söylemezdi hiç. Bir gün polisler kapımızı çaldığında anlamıştım yasak bir işe bulaştığımızı. Yaptığı bütün pislikleri benim adımı vererek yaptığını o gün polislerden öğrendim. Bütün bu gerçekleri haykırmama engel oldu ama. ‘Sen içeride yat ben annene bakarım. Para işlerinde senden iyiyim. Annen mutlu olacak.’ diye diye beni ikna etti. Benim en büyük zaafım annemdi. Ve o bunu öğrenmişti. ”

Annesinden bahsedince sesi düğüm düğüm olmuştu. Birkaç dakika sessizce ağladı.

“İçeride tam yirmi yıl yattım. Bir kedinin başını okşamadan, deniz kenarında soluklanmadan, gençliğimi yaşayamadan tam yirmi yıl. Çıkar çıkmaz bunların hiçbirini önemsemeden anneme koştum. Koştum da… Keşke koşamasaydım. Annem. Benim canım annem.”

Artık öyle şiddetli ağlıyordu ki, genç adam kıyafetlerinin ıslaklığını umursamadan ona sarıldı. Kaç dakika öyle kaldılar ikisi de bilmiyordu. Birisi devamını nasıl anlatacağından korkarken, birisi de duyacaklarından korkuyordu.

“Annem ölmüş. Sersefil bir hâlde hem de. Önünde bir tas çorbası, bir parça kuru ekmeği olmadan. Hayatı boyunca hep açtı, sonsuzluğa da aç olarak göçmüş. Hemen komşuları soruşturdum. Hiçbiri benimle konuşmuyordu ama. Adım kötü çıkmıştı bir kere. Kime ne dedimse inandıramadım onları. Yine de güç bela ağızlarından birkaç laf alabilmiştim. O adam, adam dediğime bakma, lafın gelişi işte. Anneme üç kuruş para bile göndermemiş meğer. Köye gelip herkese beni kötülemiş. Türlü türlü şeyler anlatmış. Annem de bunları duyduktan sonra elden ayaktan kesilip yatağa düşmüş. Kimse de yardımına koşmamış. Aç, susuz, yorgun, üzgün… Kendi başına tüketmiş günlerini. Zaten birkaç ay sonra da…”

Devamını getirmemişti. Getirmesini de istemezdi zaten genç adam.

“Annem bütün hayatını öylece tükettikten sonra ben nasıl yaşardım ki? Kapattım işte kendimi buraya. Ölmeyecek kadar yiyorum. Ölmeyecek kadar su içiyorum. Güya annemin yaşadıklarından fazlasını yaşamayacağım, ama benim ölmeyecek kadar ekmeğim suyum var. Onun yoktu…”

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir