Seksekte İlk Kural: Kendine Yakın Olandan Başla!

“İnsanın yaşadığı çağ, ona en uygun çağdır.”
Osman Konuk
Böyleyse neden sadece insan, yaşadığı çağı eleştirir? En uygun olması, en kusursuz olan anlamına mı gelir? Eleştiri: böyle oluyor ama iyi mi oluyor sorusu. Değiştirme ihtimalinin varlığının, başka türlüsünü talep etmenin ilk keşfi. Bu keşif arkasından daima somut adımlar getirir mi? Sevimsiz ama doğru cevap; çoğunlukla getirmez. Çünkü yanlış olduğunu dost meclislerinde söylemek bile iç rahatlatıcıdır ve insan çoğu zaman bu rahatlama ile yetinmeyi tercih eder. Bundan sonrası ise ücretli geçiştir, her durakta ayrı bedel ödemek zorunda kalınan yerdir.
Eleştirinin külfetini yüklenmek. Nerede başlar bu yük sırtımıza binmeye? Dost meclislerinden başka yerde konuştuğumuzda, yanlış dediğimiz her neyse, onu kafamızda değil somut nesneler dünyasında değiştirmeye kalktığımızda. Neyi yanlış bulabiliriz, eleştirisini yapabileceğimiz kaç seçenek var önümüzde? Bir; kendimizi. İki; başkalarını. Ve bu ikisini ortalarda bulamadığımızda üç; statükoyu-mevcut durumu. Bulduğum tüm diğer kelimeler bu üç kategoriden birinin içine dahil oluyor. (Lütfen evde deneyiniz.)

Dorian Gray’in Portresi/ Öz Eleştiri
Kendimi eleştirebilmek: Kendime bakmak, görmek, tanımak, önemsemek ve kayda değer bulmak. Eleştiriye tahammülü olmayanlar içleri hakkında kaç cümle kurabilirler? Bugüne kadar kalplerinin ve zihinlerinin kaç bilinmez köşesini aydınlatabilmişlerdir? Belki hiç. Kendini bilmezler. Bir hakaret olarak değil, acı bir tespit olarak.
Ya her şey Dorian Gray’in hayatındaki gibi olsaydı? Yaptığımız her yanlış, resmimize vurulan hatalı bir fırça darbesine dönüşseydi ve portremiz gözlerimizin önünde değişseydi? İçimize bakabilmek bu kadar somut, artılarımız ve eksilerimiz bu kadar görünür olsaydı? Oscar Wilde, bu dünyanın tanrısı olup herkesin ruhunu yüzüyle eşitleseydi? O, kendini gerçekten görmek istiyordu, portresinin ne kadarının aydınlık olduğunu, hangi kararlarıyla çizgilerinin çirkinleştiğini. Eleştirmekten ve değişmekten başka seçeneği kalmasın istiyordu. Bu yüzden Daorian Gray’i yazdı.
Bizim de böyle bir resmimiz olsaydı? Her şey daha kolay olurdu. Daha sancısız, ağrısız ama tatsız tuzsuz. Oysa kendini görmeye çalışmanın kıvranması insanı ne güzel büyütüyor ve ne güzel şekillerle süslüyor. Sonunda Oscar Wilde oluyor. Görmediklerini bile görüyor, gösteriyor.

Kırmızı Pazartesi ve Beyaz Savunma/ Toplum Eleştirisi
_ Santiago’yu gördün mü?
_ Ona bir şey mi oldu?
_ Yoo, sadece öldürmek için arıyoruz da.
_ Peki onu bu kadar erken saatte neden öldürmek istediğinizi sorabilir miyim?
Kitabın ilk sayfasından beri öleceğini bildiğimiz Santiago’yu biz kurtaramayız; onunla birlikte yaşayanlar ise kurtarmazlar, olacağına inanmazlar, umursamazlar. Santiago, kendisi dışında herkesin bilgisine rağmen ölür. Dorian Gray’de Oscar Wilde kendi günahlarını hangi nedenle somutlaştırmak istediyse, Kırmızı Pazartesi’de de Marquez aynı sebeplerle toplumun günahlarına bunu yapar: Daha kolay görmek ve göstermek. Yanlış demekten başka çare bırakmamak.
Kitabı okuduğum tarihte arkasına şu notu almışım:
“Gerçek bir olaydan alıntılandığı söylenmesine rağmen bir toplumun bu kadar vurdumduymaz, bu kadar toplum olmaktan uzak olması inandırıcı gelmiyor. Mesaj kaygısıyla kurgu abartılmış.”
Bir zaman sonra Osman Konuk beni aldı ve bu fikirden o kadar uzağa fırlattı ki artık Santiago’nun öldürüldüğünden şüphe duymak bir yana ‘ben de onu öldürenlerden biri miyim’ diye soruyorum.
Beyaz Savunma; bütün iyiyi ve kötüyü, kötüye susarken bizi nelerin avutup iyi hissettirdiğini, hayallerimizin abartılmışlığı karşısında alışkanlıklarımızın gülünç ağırlığını sözü uzatmadan, kaçmadan, yaşadığı gibi anlatıyor. Belki bu yüzden bu kadar iyi anlaşılıyor. Görmekten ve değişmekten başka çare kalmıyor. Şu satırlardan sonra gözümü kapatabilir miyim:
“her kırk bir saniyede on bebek doğuyor
her elli iki saniyede onu ölüyor
bu on ısrarından hemen vazgeç
kayıtlara geçmeyen on birinciden
geçme”
Kırmızı Pazartesi’nin son sayfası şu diyalogla bitiyor:
_ Santiago, yavrum neyin var?!
_ Beni öldürdüler Wene Hala…
Kim öldürdü? Bıçaklayanlar mı yoksa umursamayanlar mı? Cevabını önceki sayfalarda veriliyor: Suçu toplum hazırlar, suçlu işler.

Ağustosböceği/ Düzen Eleştirisi
Düzen eleştirisi: Parmağımızla gösterecek kimseyi bulamadığımızda; herkesi kendi şartları çerçevesinde haklı bulduğumuzda ve kendimizi de ‘benim elimden ne gelir’cilerin içinde saydığımızda oku attığımız hedefsiz boşluk. ‘Sistem buna zorluyor’lar, ‘mevcut düzende insanın başka çaresi kalmıyor’lar, ‘emeklilikten sonra artık ne istersek yapacağız’lar. Ne kadar rahatlatan cümleler. İnsan emeklilikten sonra ortalama kaç yıl özgür yaşar? Ağustosböceği bunun hikayesi. Toplamda belki yirmi cümleyi geçmeyen ama insana düzenin içinde kendi yerini bulduruveren, büyükler için yazılmış bir çocuk öyküsü.
“Ağustos böceği hep mesaiye kalıyor, işleri bitiriyor.
Ağustosböceğine teşekkür yok.
Tok tok tok.”

Sistem Büyük Ben Küçüğüm
Dört kitap, üç eleştiri. Sırası kasıtlı. Özeleştiri, toplum eleştirisi, düzen eleştirisi. Kural; kendine yakın olandan başlamak. İksirin çalışması için her malzemenin kendi zamanında atılması önemli. Aksi halde kendimize bakmayı es geçip ikinci ve üçüncünün yanlışlarını bulmaya başladığımızda cümleler bitmiyor ama içindeki samimiyet kuş kadar kalıyor. Amaç değiştirmek değil oyalanmak oluyor. Yük almaktan ve bedel ödemekten kaçmak, kısa süreli iyi hissetmek. Kaybolsam da önemli değil. Yeter ki yara almayayım.
Peki ya bir gün Santiago biz olursak? Kayıtlara geçmeyen on birinci? Yaralanmadan ölürsek?

ESMA ŞAFAK

1996 yılının anneciğime göre en soğuk gününde, dört kız evlada sahip olacak bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Ağaç dallarında piknik yapan ve öğlenleri arkadaşlarıyla azık karışan neslin sonunu süpürenlerdenim.
Gündüzleri öğretmen, akşamları öğrenci, uyuyamadığım gecelerde de kelime avcısı olarak hayatıma devam etmekteyim.
Çocuk edebiyatını, insan psikolojisini, farklı manzaraları, iyi öyküleri, ağaçlara tırmanmayı ve en çok da piyanoyu seviyorum. Güzel olan her şeye heves etmek gibi bir karakterden mustaribim. Şifa beklerim.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Akşamımı aydınlatan cümleler için teşekkürler, kaleminize bereket…

    1. Teşekkür ederim efendim, yazın hayatımın ilk resmi yorumu olarak hep hatırlayacağım güzel cümlenizi. Can verdiniz, sağ olun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir