Bu bölümün adı aslında felsefe köşesi. Fakat çok da işin içine girebilecek miyiz bilmediğimizden “köşesiz felsefe” dedik ki, sonunda ortaya çıkan tabloyu bir şekilde kurtaralım. Yani içerdeki hataları “ya başta söyledik zaten köşesiz felsefe işte çok da takılma” diyerek kapatabilelim. En azından öyle ümit ediyorum.

Bunu ciddiyetsizlik gibi düşünmeyin çünkü gerçekten şu günümüz Türkçesi ile felsefeyle ilgili konuşmak oldukça zor. Neden öyle diyorum, bir kere kesinlikle bu suç Türkçenin değil. Bizim Türkçeyi civcive çevirmemizden. Düşünce ve dil birbiriyle o kadar bağlantılı ki bu diğer sayılarda ayrıca değinmemiz gereken bir konu. Neyse çok dağıtmadan şöyle diyeyim; felsefe dersi için olabilir ya da meraktan, herhangi bir felsefe kitabını okumaya başladığımızda “bu ne diyor ya” diye içimizden geçirip, affedersiniz kendimizi biraz düşük zekâlı hissettiğimiz olmuştur. Garip, boğaza takılan bir sürü uydurulmuş kelime var. Aynı cümle onunca defada bir şey ifade etmeyince artık bu işin bizlik olmadığını düşünürüz.

Ben tam bu satırları nasıl yazsam diye düşünürken Twitter’da Vedat Milör’ün bir paylaşımına denk geldim. “Bak ya nasıl denk geldi. Kesin yazıya koymam lazım.” diye sevindim tabi. Linki de burada dursun. Kısaca “Felsefeden anlamayan biri değilim. Sadece çevirilerdeki kelimeleri anlamıyorum.” diyor. Adamın tabi Fransızcası olunca oradan okumuş anlamış felsefeyi. Bize yok.

Buradaki sıkıntı yüzyıllarca biriken, sistemleşen ve olgunluğa eren felsefe terminolojimizi yok şuradan yok buradan geliyor diye silmemizden kaynaklı. Aslında bizim olan, artık Türkçeleşen birçok terim böyle yok edilerek; bizim felsefeden kopuşumuz sağlandı. Yerlerine koymaya çalıştıkları uydurma kelimeler ise o kadar oturmamış durumda ki, aynı kitapta aynı adamın aynı kelimeyi dört beş farklı terim yerine kullandığını görebiliyorsun.

Sonuç olarak belki bu zorluktan veya ilgisizlikten kaynaklı, felsefe çok tatlı olmasına rağmen bizden hep uzakta durdu. Belki biz, burada bazı temel felsefe konularını çok uzun olmadan, o garip terminolojinin ağzını burnunu kırarak, birlikte böyle daha basit bir şekilde anlamaya çalışırız. Köşe taşı olmuş bazı felsefecilerin sivrilen teorileri bize neler söylüyor onlara bakarız.

Felsefeye Giriş: İnsan Ne İle Yaşar?

               Bunun öyle edebi bir cevabı yok. İnsan ekmekle yaşar. Edebiyat, sanat, felsefe tok adamın işi. Bir hafta aç kal bakalım aklına ekmekten başka bir şey geliyor mu? Yiyecek ve barınma (güvenlik) ihtiyacı bizim temel ihtiyaçlarımız. Ama bu bizim hayvani yönümüz. Evet, hayvanlar da bunlara ihtiyaç duyuyor. Biz ise bunları karşılamamızın ardından sormaya yani düşünmeye başlıyoruz. Ne yapıyorum ben burada? Ne işe yararım? Neden? İşte bizi hayvanların üstüne çıkaran şey bu; hayatta olduğumuzu farkında olmamız. Senin yaşamanı sağlayan şey ekmek olsa da insanca yaşamanı sağlayan, bugün ve burada olduğunun bilincidir. Bu farkındalık/bilinç, başlı başına felsefedir.

                Ya ben de hayatta olduğumun farkındayım, felsefe mi yapmış oldum şimdi? Bence aynen öyle. Felsefe bence o kadar içimizde. Hayvan da yaşıyor sen de. Ama sana verilen bir hediye sonucunda sen bunu farkına varabiliyorsun. Neden yaşıyorum diyebiliyorsun mesela. İntihara niyetli birinden duyabileceğin sözler bunlar. Ben neden yaşıyorum ki? Ama bir kedinin bunu kendine sorduğunu duyamazsın. Ya da bir köpeğin intihar ettiğini göremezsin. Bu insana özgü bir şey ve bunu farkında olmasak da hepimiz yapıyoruz. Bu da garip oldu; farkında olduğumuzun farkında değiliz.

Felsefenin Konusu:

Peki, felsefeyi bu kadar basite indirgedik de o zaman bu koca koca filozof ya da felsefecilerin ne farkı var ki bizden? Ya tabi, hepimiz Osman Hamdi Bey gibi ayrıntıları muazzam bir bütünlük sergileyen resimler yapamayız. Ama bu, deftere bir şeyler karalamayacağımız anlamına gelmez. Ya da Mozart gibi her bir notası diğerini çağıran yüzlerce beste yapmayı hayal bile edemeyiz belki, ama ıslıkla ritim de mi tutmayalım canım. Aynı bunlar gibi birine ressam veya müzisyen demekle, resim ve müzik yapmak nasıl farklıysa felsefe yapmakla, felsefeci/filozof olmak da öyle bir şey işte.

               Birisine felsefeci dememiz için aynı bir müzisyenin senfonisinde olduğu gibi birbiriyle tutarlı ve sistematik bir cevaplar bütünü olmalı. Hangi cevaplar peki bunlar? İşte burası felsefenin konusu diye adlandırılan alan. Çok detaya girmeden söyleyecek olursak, üç ana başlıktaki problemler felsefenin temel problemleri: Varlık, bilgi ve değer.

               Neresi problem ki canım bunların? Felsefe işte böyledir. Emin olduğun şeyleri sallar. Varlık, var mı?  Neden var? İlk var oluş sebebi ne? Varlığı oluşturan temel yapıtaşları nedir? Bunlar uzayıp gidiyor. İşte bu sorular felsefenin var oluşla ilgilenen kısmı olan ontolojinin alanı. İkincisi bilgi dedik. Bilgi nerden kaynaklanır? Hangi bilgi doğrudur, hangisi yanlış? Doğru bilgi diye bir şey var mı? Yoksa her şeyden şüphe mi edeceğiz? Bunlar ise epistemoloji, yani bilgi felsefesinin soruları.

               Son bir temel alan daha var ki bence bu iki teorik alanın pratiğe yansımalarını gösterir bize. Değer meselesi. İki temel sorudan oluşuyor. Bir şey iyi mi kötü mü? Güzel mi çirkin mi? Güzellik ve çirkinlikten bahseden alan hepimizin bildiği gibi estetiktir. Mesela güzellik anlayışı herkeste aynı mıdır yoksa tamamen kişiye özel midir? Tamamen kişiselse neden genel bir güzellik algısı var? Tamamen everenselse neden farklılıklar var? Nereden kaynaklanır bu güzellik hissi? Çevre mi verir, doğuştan mıdır? Devam edip gidiyor. Bir de iyi ve kötü kısmıyla ilgilenen etik var ki onu biraz daha açmamız lazım sanki.

Felsefenin Amacı: Erdem

               Montaigne, “Felsefenin amacı erdemdir.” diyor. Ben de felsefeye gerçekten böyle bakıyorum. Şu yukarıda saydığımız soruların hepsi aslında erdemi yakalamak için girilen çabanın sonuçları. Çünkü insan olmanın bence en temel gereksinimi “ben nasıl daha iyi biri olurum?” sorusuna cevap aramakta geçiyor. Varlığı, bilgiyi anlamlandırma çabası gerçeği bulma çabasıyla alakalı. İnsanın gerçeği aramasındaki amaç ise kendini anlamlandırma ihtiyacından kaynaklı. Anlamlandırınca ne olacak ki sanki? Kendini anlamlandırmış insan, bize verilen hayat hediyesini nasıl kullanacağını da farkına varan insan olmuş oluyor.

               İnsanın mutlak iyiye, yani iyiliğin özüne ulaşma çabasıyla ilgilenen bu kısım da erdem oluyor. Erdemli insan, tasavvuftaki insan-ı kâmil’in eski Yunandaki karşılığı. İnsanlık çağlar boyu bu, tam tatmin olmuşluk duygusuna ulaşmaya çalıştı. İnsan-ı kâmil, hayatından tam bir rıza ile razı olan bir insan. Hakikatlerin hiçbirinden hoşnutsuz değil. Tam bir dinginlik içinde. Onu hiçbir şey üzemez çünkü o, mutlak iyiye ulaşmış durumda. Peki, buna ulaştıran şey ne? Hakikati kabullenmek. Hakikat ne? Onu tespit edebildiğimize göre en az üç bin yıldır falan arıyor filozoflar.

Bu arayış elden ele dolaşarak insanlık tarihini izliyor. Antik Yunan’dan Beytü-l Hikme’nin çevirileriyle İslam filozoflarına, Rönesans’taki çevirilerle, modern çağa geçmiş. Ama bence bu serüven ne Antik Yunanla başladı ne de modern dünyayla son bulacak. Çünkü erdem, insanlığın ortak değerler bütünü olarak, insanlıkla yaşıt yolculuğuna devam edecek.

Kapatırken

Şu sosyal medyada dolaşan bir video var. İşte dünyadan başlıyor, güneş sistemi, Samanyolu, Andromeda falan derken yükselip gidiyor. Altına da yazıyorlar “İşte senin bu kadar büyük sandığın Dünya evrende bir toz zerresinden bile küçük. Niye böbürleniyorsun?” tarzında bir şeyler. Ama ben o videoya baktığımda kendimin yüceliğini daha da bir farkına varıyorum. Ya arkadaş bu kadar muazzam büyüklükte bir evrenin içinde -bu da daha keşfedilen kısmı- yaşadığının farkında olan bir tek ben varım. Hayatımı daha iyi nasıl geçirebilirim diye soran bir tek ben. Bu nasıl olur ya? Bu kocaman yerde biricik olan sadece insan. Bu neden?

               Bence bunun cevabı “philosohpia” kelimesinde gizli. “Philia” Yunanca sevgi demek. “Sophia” ise bilgi demek. Ama normal bir bilgi değil. Arapçadaki hikmetin karşılığı. Şöyle anlatalım; Filozof kelimesini ilk kullanan Pythagoras’a (Pisagor) göre “sophia” tanrının sıfatıdır. Yani Allah’ın hakîm sıfatı gibi. O zaman “philosopia”, insanın Allah’taki hikmet sıfatına ulaşma sevgisidir. Bu cümlenin derli toplusu Seyit Şerif Cürcânî’nin “Felsefe, ebedi mutluluğu elde etmek için beşerin gücü nispetinde Allah’a benzemeye çalışmasıdır.” sözüdür. Bu cüret nerden mi geliyor? Çünkü bizim ruhumuz en mükemmel tarafından üflendi ve hep en mükemmele ulaşma eğiliminde de ondan. İşte bu yücelik sevgisi bizi şu koca evrende eşsiz kılan özellik. Çok büyük olduğuna bakmayın, bunun farkında olan bir siz varsınız.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir