Sultan II. Abdülhamid’in adı geçtiğinde insanların zihnine birbirinden çok farklı kişi ve özellikler gelmektedir. Bir kişinin aynı anda ve olayda birbirine oldukça zıt özellikleri barındırabilmesi mümkün mü? Uygulanan politikaları farklı şekilde yorumlamaları sebebiyle aslında bunun gayet normal olduğunu düşünebiliriz. Normal olmayan şey ise o yorumlamaların noktasına, virgülüne kadar günümüzde de kullanılıyor olması. Bu yazımızda dönemin Sultan Abdülhamid tasavvurlarını inceleyeceğiz.

Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü olup 22 Eylül 1842’de doğmuş, 31 Ağustos 1876’da tahta çıkmış, 13 Nisan 1909’da tahttan indirilerek aynı yılın 27 Nisan’ında sürgüne gönderilmiştir. Sultan Abdülmecid’in (Sultan V. Murad’dan sonra) ikinci oğludur.

 II. Abdülhamid’in tahta çıkış süreci oldukça karışık ve olaylı olmuş; Sultan Abdülaziz, Mithat Paşa ve ekibi tarafından tahttan indirildikten sonra, yerine V. Murat geçmiş fakat akli melekelerini kaybetmesi üzerine padişah, “hiç beklenmeyen” şehzade II. Abdülhamid olmuştur. Tahta, Kânûn-ı Esâsî’yi ilan etme şartıyla çıkmış ve Osmanlı tarihinde bir ilk yaşanarak meşruti yönetime geçilmişti. Bir müddet Mithat Paşa ve ekibi ile çalıştıktan sonra onları yavaş yavaş yönetimden uzaklaştırmış, devlet merkezini Yıldız Sarayı yapmıştı. Bundan sonraki süreçte hem yönetim hem de eleştiri oklarının merkezi Yıldız Sarayı olmuştur. Bize farklı özelliklerde “Abdülhamidler” sunan dönem de burası olmuştur. Bakalım II. Abdülhamid o dönemde nasıl tasavvur edilmiş?

İlk olarak, amaçları birbirinden farklı muhalif kadroların Abdülhamid tasavvuruna bakarsak; Kızıl Sultan, müstebit, münevverlerin çoğalmasından ürken, geriliğin hamisi, korkak, evhamlı ve adam öldürmeye düşkün bir kişidir.

Adam öldürmeye düşkün olduğunu ilk olarak dillendirenler ise Ermeni bozguncular olmuş, Fransız tarihçi Albert Sorel ile İngiltere’de Whigs Partisi lideri Gladstone, kavramın yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır. Günümüzde pek çok insanın zihninde bulunan “Kızıl Sultan (Le Sultan Rouge)” ithamını ise Sorel takmıştı.

Ateşli bir meşrutiyet taraftarı olan Ahmet Rıza’nın çıkardığı  “Meşveret” gazetesinde padişah, şu şekilde anlatılmıştır: “Uyan ey koca millet uyan! Zalim hükümet, müstebid idare on sekiz sene içinde altı yüz yıllık bir şânlı devletin temelini harâb etti. Memleket viraneye döndü… Aç gözünü ey Osmânlı aç! Pâdişah kendi bekası için altı yüz senede teşekkül eden bir hükümeti mahvetmiş, bir grup hainle vatanın kanını emiyor. Vatanı kurtarmayacak mısınız?.. Canilerin pençesinden kurtaralım… Fırsat bu fırsattır. Hamiyyet, gayret zamanı bu zamandır. Hakirâne yaşamaktan şân ve şerefle ölmek hayırlıdır. Zîrâ: Bıçak kemiğe dayandı!

1889 yılında ülkeye gelen Macar tarihçi Vambery’in II. Abdülhamid tasviri ise Meşveret’in anlatımından oldukça uzak hatta farklı bir kişiyi anlatıyor gibidir: “Padişah, Sultan Abdülaziz’in Türkiye’sini almış ve olağanüstü bir şekilde yönetmeyi başarmıştır. Kurduğu eğitim kurumlarından iki veya üç Avrupa dilini çok iyi konuşan evrensel tarih, coğrafya ve doğa bilimlerinde kayda değer kavramlara sahip birçok Genç Osmanlılar yetiştirmiştir.

Sultan, ulusal eğilimleri takip eden ilk doğu hükümdarıdır. Bazılarının söylediği gibi diğer kültürlere karşı hoşgörülü olmadığı da doğru değildir. Sultan’ın sarayı, çoğu yüksek mevkilerde bulunan Hristiyanlarla doludur.

Padişah’ın dış politikada bir güce karşı özel bir sempatisi ya da herhangi antipatisi yoktur. Barış ve huzurun en büyük hazineler olduğunu düşünen Padişah buna uygun politikalar uygulamıştır.

Padişah her zaman kendi görüşlerine göre karar vermiş, ordu ve mali işlerde en önemli meseleleri saklı tutmuş, eğitimine çok önem vererek muhteşem bir dönüşüm gerçekleştirmiş, devletin çıkarına olmayan hiçbir işi kabul etmemiştir.  Bu şekilde bir yönetim anlayışı benimsemesinin temelinde, söylenenin aksine ne güvensizlik ne de yönetim hırsı vardır. Sultan, sabahtan akşama kadar kendisine sunulan raporlarla meşgul olan bir kişidir.

İstanbul gazetelerinde Padişah’ın birçok yoksula sadaka dağıttığını görebiliriz. Ülkenin herhangi bir yerinde, kaza veya felaket sonucu çalışamadığı için emekli maaşı bağlanan birçok devlet memuru vardır. Sultan Abdülhamid maddi zevkler aramayan, cimri yakıştırmasına rağmen oldukça cömert bir kişidir. Kendisi oldukça nazik ve düşünceli bir kişidir. Bir akşam yemeğinde kış ortasında kendi serasından olduğu söylenen çilekler ikram edildi.

Avrupa basını Padişah hakkında yalan yanlış birçok haber yaparak onu çok yanlış tanıtmış, Türkiye’yi bu şekilde itibarsızlaştırmaya çalışmıştır.”

II. Abdülhamid’in kendini nasıl tanımladığına baktığımızda, Vambery’in kendisi hakkındaki gözlemleriyle benzerlik göstermektedir. 14 Temmuz 1893’te Times gazetesinin Paris muhabiri Bloviç’e verdiği röportajda kendisini hürriyetperver bir kişi olarak tanımlamış, hürriyeti tesis etmek için önce “hürriyet terbiyesinin” verilmesi gerektiğini düşünerek birçok mektep açtığını dile getirmiştir.

Bir tarafta Padişah’ın ne kadar zarif, kibar ve devleti için çalışan bir kişi olduğunu söyleyen Vambery; diğer tarafta ülkenin kanını emen, 600 yıllık koskoca devleti yıkmaya çalışan bir vatan haini olduğunu iddia eden Jön Türkler; bir diğer tarafta da kendini hürriyet için çalışan bir nefer olarak gören II. Abdülhamid.

Bir kişi hem hürriyetperver hem müstebit, hem vatanı harabeye çeviren hem imar eden, hem şahsi zevkine düşkün hem fedakâr, hem korkak hem cesur, hem cimri hem cömert olabilir mi? Böyle bir tanımlama yapıldığında “Olmaz!” diyeceğimiz ama “oldurulan” bir kişi ve dönem hakkında konuşuyoruz. Zira “olmuş”. Farklı görüşlere sahip olan insanlar, amaçları doğrultusunda o günün sosyal medyası diyebileceğimiz gazetelerde avazları çıktığı kadar bağırmış, seslerini duyurmaya çalışmışlardır. Burada amaçları gerçekleri duyurmaktan ziyade II. Abdülhamid’i insanlara kendi gördükleri gibi göstermektir. O gün için onların eline geçecek büyük kazançlar vardı. Peki, bugün aynı söylemleri devam ettirmek bize ne kazanç sağlayacak?

Burada dikkat etmemiz gereken nokta, II. Abdülhamid’in farklı şekillerde tasavvur edilmesi değil, sadece olumsuz tasavvur eden kişi veya grupların söylemlerinin kült doğru olarak kabul edilmesidir. Sultan’ı olumsuz şekilde tasvir edenlere baktığımızda bağımsız devlet kurmak isteyen Ermeniler (adam öldürmekten zevk alan padişah), Osmanlı topraklarını kontrol etmeye çalışan İngiltere ve Fransa (Kızıl Sultan), II. Abdülhamid’i yönetimden uzaklaştırıp kendi iradelerini yönetime yansıtmaya çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti (müstebit) bulunmaktadır. Bu grupların “yorumları” tarih kitaplarına gerçekmiş gibi lanse edilip zihinlerimize mutlak doğru gibi yerleşmiştir. Zihnimizdeki ezberletilmiş tasavvurlardan kurtulmak için yapabileceğimiz şeylerden birisi de akademik okumaların yanında dönemin gazetelerini* okumak olabilir. Böylece hangi Abdülhamid’i seçersek seçelim kendimiz karar vermiş olacağız. Başkalarının belirlediği çizgiler, doğrular ve yanlışlara göre değil…

*Gazetelere buradan erişilebilir: http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/ataturkkitapligi/index.php

KAYNAKÇA

Selim KOHEN, Malumat-ı Etfal, Artin Asaduryan Matbaası, İstanbul, 1328, s.43.

Şükrü HANİOĞLU, “Jön Türk”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.23,  TDV Yayınları, Ankara, 2001.

Ahmet ReşitREY, İmparatorluğun Son Döneminde Gördüklerim Yaptıklarım (1890-1922), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2014.

BOA. Y.PRK. ZB. (T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Yıldız Perakende Evrakı Zabtiye Nezareti Maruzatı) 4/116.

BOA. HR.UHM. (Hariciye Nezâreti Umur-ı Hukuk-ı Muhtalita Müdüriyeti) 368/14.

Meşveret, 2 Mart 1896.

HAMİYET KÜÇÜKYAĞCI

Profesyonel öğrenci olma yolunda ilerleyen biraz öğretmen çok fazla öğrenci, okurken yazmaya yeni başlayan bir kişi.
Sosyal bilimlere meraklı, Turgut Cansever’in “Şehirlerin de ruhu vardır.” sözüne iman eden ve bu ruhu kendi gözleriyle görmeyi arzulayan bir garip Konyalı…

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir