Gazeteciliğin henüz başlarında olan genç, peşine düştüğü iş için ​oldukça​ heyecanlıydı. ​Bir hayli uzakta olan bir kasabaya gidiyor olmak bile ona yorucu gelmiyordu. Otobüse bindiği gibi dosyalarını kontrol etmeye girişti. Yanına birisinin oturup oturmadığının bile farkına varmamıştı. ​Çok meşhur bir yazarla röportaj yapmaya gidiyordu. Meşhur ve gizemli. Kimse onun hakkında en ​ufak​ bir bilgiye sahip değildi. Yazılarıysa herkesin dilindeydi. İnsanların içine işleyen satırları sebebiyle kimileri onun bir psikolog olabileceğini iddia ediyordu, kimileriyse bu kadar iyi yazabilmek için mutlaka edebiyat alanında eğitim almış olması gerektiğini savunuyorlardı. Hangisi gerçekti ya da gerçek olan neydi, kimse bilmiyordu. Sosyal medya kullanmadığı gibi akıllı telefon dahi kullanmadığını biliyorlardı yalnızca. Onu da röportaj yapmak isteyen onca kişi kendisine ulaşmak isterken öğrenmişti. Belki bu kadar uğraş vermek istemediklerinden, belki de onun gizemi herkesi etkilediğinden ulaşmak için şimdiye kadar yeterince çabalayan kimse çıkmamıştı. Yalnızca, bu işe yeni başlayan, hayata dair hevesleri henüz kırılmamış olan bu genç hariç. Uğraşmaya değer daha iyi bir işi yoktu. Tam bir ay boyunca yayınevine girip çıkan kişileri takip etmişti, doğru kişiyi bulabilmek için. Nasıl biri olduğunu bile bilmiyordu aslında. Ama ona duyduğu hayranlık öyle büyüktü ki yazdığı her cümle ezberindeydi.

Satırlarında hayat verdiği karakterlerin özelliklerinin aslında kendi özellikleri olabileceğini fark etmişti. Her bir hikâyesinden bir parça toplaya toplaya elinde birçok özellik birikmişti. Gizemli yazarı kendi kalemiyle vurup sırrını açığa çıkarabilmişti. Onu ilk gördüğünde ismiyle seslenmişti, yazarın şaşkınlığını hatırlayınca yüzünde yeniden bir tebessüm belirivermişti. İşte kimselerle röportaj yapmayı kabul etmeyen yazar, kendisini bu denli anlayan birini görünce onun teklifini geri çevirememişti. Şimdi ise bu uzun yolculuğun sonunda yazarın evine gidebilecek, onunla derin derin konuşabilecekti genç adam. Aşinası olduğu öykülerin yazıldığı yere gidiyor olmak heyecanını katlandırıyordu.  Öyle ki yol boyunca akıp giden göğü, sıralanan ağaçları, etrafındaki insanları hiç görememişti. Kulaklığından gelen müzik seslerinin ​bile​ hangi şarkıya ait olduğunu fark edecek durumda değildi. Hoş, şarkı dinlediğini ​dahi otobüsten inip de saate bakmak için telefonu eline aldığında görmüştü. Bu uğraşı, hayatında hiçbir zaman olmadığı kadar derin bir hülya âlemine sokmuştu onu. Telaşı, merakının da önüne geçmişti neredeyse. Aklındaki her şey uçup gitmiş, nereye geldiğini bile unutacak kadar heyecanlanmıştı. Derin derin nefesler alarak kendisini toparlamaya çalıştı. Kimsenin başaramadığı bir şeyi başarmak üzereydi, yıllardır her yazısını heyecanla takip ettiği o kişiyle yüz yüze tanışabilecekti. Tüm bunları mahvetmesi, yaptığı en kötü şey olurdu, sakinleşmesi şarttı. 

Geldiği kasaba küçük, şirin bir yere benziyordu. Şehirden köye giden bir araç olmadığı için mecburen bu kasabada inmesi gerekliydi, kasabadan köye doğru kalkacak olan otobüsün gelmesine yarım saat olduğunu görünce meydandaki çay bahçesinde oturmaya karar verdi. Daha önce hiç denk düşmemişti yolu bir kasabaya. O yüzden merakla ve ilgiyle göz gezdirdi etrafa. Herkesin yüzünde güzel bir tebessüm vardı, nasıl olmasındı ki? Yemyeşil ormanların arasında, dağlık bir alana kurulmuş küçük bir kasabaydı. Temiz hava, insanın içini açıyordu. Öylesine atılan bakışların değdiği her yerde ayrı bir manzara vardı. Burada mutlu olmamak neredeyse imkânsızdı. Avuçlarına aldığı çay bardağı, bu rüzgârlı havada biraz olsun onu ısıtmaya yetmişti. Yol boyunca mahrum kaldığı tüm güzelliklere bakarak otobüsün gelmesini bekledi. 

Gelirken olduğu gibi dosyalarına gömülememişti bu kez. İzlemeye doyamadığı manzara köye yaklaştıkça daha da güzelleşiyordu sanki. Yolun ne zaman bittiğini bile anlayamamıştı. Herkes gideceği yerleri bildiğinden hızlıca dağıldı otobüsten inen kalabalık. Ama birkaç meraklı kişi etrafını sarmıştı. Ne de olsa burası küçük bir yerdi, kimin girip çıktığından haberleri olmalıydı.

“Oğlum sen yabancısın herhâlde buralarda, hayırdır kime geldin?”

“Evet amca misafirim. Burada yaşayan yazarla röportaj yapmaya geldim.”

Etraftakiler onun bu cevabından sonra aralarında fısıldaşmaya başlamıştı. Anlaşılan yazar, buradakilerle de pek içli dışlı değildi.

“Sen onca yol gelmişsin buraya kadar ama o kimselerle görüşmez. Sen de boşuna yorma kendini daha fazla, evine geri dön.”

“Benim geleceğimden haberi var, siz bana yolu tarif edin lütfen.”

Şimdi insanlar daha çok şaşırmıştı. Kimselerle görüşmeyen adam bu gencecik delikanlıyı neden kabul etmişti?

Evine giden ​yol, hikâyelerindeki gibiydi tıpkı. ​Yolun​ sağ tarafı ormanla kaplıydı, yüksek bir tepeye uzanıyordu. Yerlerde, kendiliğinden bitmiş bembeyaz papatyalar seriliydi. Yazar bu papatyaları anlatırken bir hikâyesinde “Öyle güzeller ki, izlemeye başlarsam hayranlığım onları solduracak kadar kuvvetli olabilir.” demişti. Haklı olduğunu fark etti, tüm yol boyunca özenle dikilmiş gibi sıra sıra papatyalar vardı. Tepeye çıktığı zaman, aşağı inen patikayı ve patikanın sonundaki mavi kapılı kulübeyi gördü. Doğru yerde olduğunu anlamıştı. Aşağı inmeye başlamadan önce arkasına döndü, tepenin diğer tarafında kalan köye bakıyordu şimdi. İrili ufaklı pek çok ev, neredeyse yapışık olacak kadar yakınlardı birbirlerine. Yazarın evinden başka, oradaki evlerden ayrı yapılmış olan hiçbir ev yoktu. Sanki tüm dünyaya sırtını dönercesine yapmıştı evini. Dünyanın bir yarısına tüm dünyayı koymuş, sonra diğer yarısına yalnızlığıyla kendisi oturmuştu. Ona soracak gerçekten çok şeyi vardı, hem de çok. 

Ahşap mavi kapıya vururken elleri titriyordu. Kapı açılıp da sonunda beklediği kişiyi görünce hevesle gülümsedi. Saatlerdir süren heyecanı, nihayet bir dinginliğe bırakmıştı kendisini. 

“Tam zamanında geldin delikanlı, sen bahçedeki masaya otur. Ben bize iki çay alıp geleyim.”

Genç adam buradaki pek çok şey gibi ahşap olan masaya geçip oturdu. Evin açık olan penceresinin önünde de bir masa vardı. Esen havayla beraber beyaz perde bir içeri bir dışarı gidip geliyordu.

Masanın üzerine koyulmuş daktilo, yazarın vaktinin çoğunu nerede geçirdiğini anlamasına yetmişti. Pencere, köyü çevreleyen dağlara bakıyordu. Dağlardaki yeşilliğe, batan güneşe, doğan aya bakıyordu. 

O, böyle dalıp gitmişken, masaya konulan bardakların sesiyle mahcupça irkildi. Yazar ise gülümsüyordu.

“Bu manzarayı ilk gördüğümde saatlerce burada durup izlemiştim. Olduğum yerde kalakalmıştım sanki. Sonra da zaten buradan başka bir yerde yaşayamayacağımı anladım.”

“Önceden nerede yaşıyordunuz peki?”

Yazarın kırışıklarla kaplı yüzünün nasıl yavaş yavaş asıldığını seyretti genç adam. Kim bilir o derin çizgilerde kaç hayat hikâyesi saklıydı. Aşağı doğru ince bir çizgi hâlini almış dudakları, kim bilir kaç zamandır unutmuştu tebessümü. 

“Öncesi yok. Öncesinde ben yokum daha doğrusu. Hayatımın ilk yarısındaki o adam ben değilim, bu adam da o değil. Onun nerede yaşadığının da bir önemi yok o yüzden.”

Çayından derin bir yudum almıştı konuşmasından sonra. Bir sır gibi saklıyordu kendisini. Acılar içinde olduğunu hissedebiliyordu ama. Aşinası olduğu hâlde hep ilerideki manzaraya bakıyordu gözleri, izlemekten bıkmamışçasına. 

“Peki hangi olay bu yeni sizi ortaya çıkardı?”

‘’Ölüm, en büyük başlangıçtır evlat, en büyük ve en etkili başlangıç. Bir hikâyede biri ölünce, o hikâye hikâyelikten çıkar, destan olur. Ucu ateşe tutulmuş bir kağıt gibi yanar o sağ kalan. Yana yana kül olur. Başarabilirse yeniden kurar hikâyesini. Başaramazsa da kül olarak kalır, içten içe hâlâ yanmaya devam eder, söneceği günü bekler her zaman. Ben yandım, kül oldum, ateşimi harlayıp durdular, yine de vazgeçmedim, sönmeyi bekler dururum. Bir hikâye yarım kalınca onu yırtıp atmak gerekir çünkü, ona benzer yeni bir hikâye yazmak, yarım kalan hikâyenin kahramanlarına haksızlık olur ancak.”

Genç gazeteci, sormayı istediği, soracağı her şeyi bir anda unutmuştu. Sormayı düşündüğü yüzeysel sorular aklına gelince bir an kendisinden utandı.  Öyle derin bir hâlin içine düşmüştü ki, kendi sorularını sorsa bunları asla öğrenemezdi. Ne zaman yazılarını okusa içi ferahlardı, insanın içine işlerdi yazıları, içinde büyük bir acı barındırabileceğini hiç düşünmemişti.

“Peki sönmek de haksızlık olmaz mı o kişiye? Onun anısını yeryüzünden tamamen silmek demek bu çünkü.”

“Anısı silinmez, ben her cümlemde onu binlerce insana anlattım. Kiminiz onun cesur yüreğini sevdi, kiminiz kocaman kalbini. Her hikâyemde ondan küçük parçalar bıraktım. Hem kendimi hem onu satırlarda yaşattım ben. İşte sen beni, anlattığım öykülerden bulduğunu söyleyince bu yüzden o kadar heyecanlandım. Demek ki ben tanınabildiysem onu da yaşatmışımdır.’’

“Uğruna dünyayı arkanıza aldığınız bu kişi kim? Nasıl bu kadar değerli olabildi sizin için? Onca hikâye, kimin uğruna yazıldı?”

Birkaç damla yaşın sessizce yanaklarında yer ettiğini gördü. Yaşanmışlıkların anısı olan yaşlar, bu anıların oluşturduğu derin çukurlara sinmişti. Konuşmaya başladığında sesinin titrediği, kendisini nasıl zorladığı belli oluyordu.

“En yakınımdı. Dostumdu, her şeyimi anlattığım tek kişiydi. O öldükten sonra bir daha hiç öyle çok konuşmadım. Derdimi kimselere anlatamadım. O, hayatımda öyle çok yer edinmiş bir dosttu ki, meğer başka kimseleri de almamışım hayatıma. Yapayalnız kalakalmıştım. Ağlasam olmuyordu, bağırsam, haykırsam olmuyordu. Ben de yazdım, sayfalar dolusu yazdım, kitaplar dolusu yazdım. Onu yaşatmak istedim. Bu dünyadan bir de o geçti, bilinsin istedim. İzleri hep kalsın, gönüllerde yer edinsin istedim. Sonra baktım ki ben, o olmuşum. Bir bedende iki kişiyi yaşatmaktan yorulmuşum. Yıllarım nasıl geçti, sorsan söyleyemem. Çünkü yaşamamışım. Şimdi şimdi fark ediyorum. Ben onu tamamlamak isterken hem o yarım kaldı hem ben. İşte, eğer bana yazar diyorsanız, benim yazarlığım bu kadar.”

Genç adam duyduklarını sindirebilmek için gözlerini manzaraya dikti. Belki on, belki on beş,belki de yirmi dakika öylece sustular. Herkesin, hikâyeleriyle mest olduğu adam, başlı başına bir hikâyeydi. Hayatını başka bir hayat uğruna hibe edebilecek kadar gözü kara bir adamdı.

Bunları kaç yıl önce yaşadığını sormak için başını adama çevirmişti ki onun kıpırdamadan göğü izlediğini gördü. Göz kapakları öyle yorulmuştu ki bir daha asla kapanmayacaktı, kapanmaya takati kalmadan veda etmişti, her şeye. Sadece birkaç saat geç kalmış olsaydı iki hikâye sonsuza dek kapanacaktı. Kimseler duymadan, kimseler anlayamadan iki dost satırlarda da ayrı düşecekti. Aynı göğe gözlerini dikti genç adam, aşinası olduğu iki karakter artık kendi kalemine emanetti. 

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir