“Kendini Bil”me/“Kendini Bul”ma;

Varlık Ağacını Var Edene Varmak İçin Kendi(liğimizin) Dallarında/Köklerinde Gezinmek

“Şimdi koşacak meydanları kim

Asırlardır söylenen bir isyan susacak nasıl

Kendini ara-bul-getir şiddetle kucaklaşalım[1]

Cahit ZARİFOĞLU[2]

İnsanın kendini arayışı, bilme/bulma gayreti varlık tarihimiz kadar eskiye dayansa gerektir. Çünkü biz, anlamak isteriz. Varlığımıza nakşolunan anlama yetisi bize kendini, kendimize dair bir bilinç hâline varma isteğinden başlayarak dayatır. Çünkü varlık sahasına çıktığımız an[3] çarpıştığımız ilk suret kendimizinkidir. Neden derseniz, tüm âlem insanın bir suretidir/türlü suretlerindendir de ondan, deriz.

 Kâinattan bir parça olarak ait olduğumuz ontolojik sınırlara doğru bir yolculuğa çıkacaksak, ki çıkmamız gerekir, yürüyüşe daima kendi içimizden/kendimizden başlarız. Çünkü böyle bir gayrete atılmak üzere elimizde bulunan ilk ve tek malzeme bizzat kendimizizdir. Varlığı tefekkür ve tedebbürde ilk durak biziz. Son(suz) durak: Rab.

O meşhur söze tam da burada atıf yapmam icap ediyor: Kendini bilen Rabbini bilir.  Ama bu sözü klasik anlatılarda olduğu üzere temellendirmeyeceğim ben. İki ana bahisle anla(t)maya çalışacağım, nedendir kendini bilenin Rabbini bilişi.

“Kendini Bilen Rabbini Bilir” (1)

/Niçin ve Nasıl? Künfi’d-dünyâ…

Dürerbâr-ı şâhımızdan bir öğüt: Künfi’d-dünya ke-ennekegarîb[4]/Dünyada (gurbetteki) bir garip (yolcu) gibi ol. Yani daima iğreti, daima (asıl yurdunu) arayış içinde ve bu yüzden de rahatsız ol.

Bu öğüt bana kalırsa/benim anladığım kadarıyla yalnızca insanın akan hayattaki konumuna dair değildir; bu söz aynı zamanda insanın kendi içinde, kendi benlik seyrinde arzulanan, talep ve tavsiye edilen bir hâldir. Çünkü kendi içimizde ve/ya dışımızda icat edeceğimiz bir konfor alanından umulabilecek bir hayır yoktur[5] (Allahualem). Dünyaya alışan şiir yazamaz[6],dünyaya alışan şiir olamaz[7]. Tekdüze kelimelerin, tekdüze zevklerin, tekdüze endişelerin, tekdüze isteklerin, tekdüze üzüntülerin… Tekdüzeliğin kuruttuğu/çürüttüğü birine, bir şeye dönüşür dünyaya alışan. Alışmamak için:Künfi’d-dünya ke-ennekegarîb.

Garip olan yabancıdır, yolcudur, iğretidir. Yurdu yurtsuzluk, mekânı mekânsızlıktır. Yûnûs’un,bîmekânım bu cihânda[8]dediği hâl üzeredir bu kişi; hiçbir yere, hiç kimseye eyvallahı yoktur bu kişinin. Bir(isin)e[9] hariç; menzilim durağım anda.

Menzili de durağı da anda, yani O’ndadır (Allah’tadır) böyle bir kimsenin. Bu kimse önce kendine dair bir bilince ulaşmıştı: Garîb olmak. Bu bilinçle yol aldığı hakikat ise garipliğin ve aşinalığın sahibi olanı menzil ve durak saymak oldu/olur.

Kendini Bilen Rabbini Bilir” (2)

/Niçin ve Nasıl?;Leylâ ile Mecnûn Yok, Allah ile Mecnûn Var

Bana kalırsa, Leylâ ve Mecnûn diye bir hikâye yoktur. Allah ve Mecnûn diye bir hikâye vardır. Veo hikâyede Mecnûn’un karşısına çıkan her şey Mecnûn’dan bir şeydir, Mecnûn’un bir (başka) görüntüsü, hatta bir (başka) Mecnûn’dur. Leylâ dahi öyledir. O hikâyede Mecnûn Leylâ’ya varmaya çalışmaz, hayır, ilk başta Mevlâ’ya da varmaya çalışmaz; kendine varmaya çalışır. Bu uğurda düşer çöle, bakar ki çöl de kendisi. Bu uğurda ıslanır yağmurda, anlar ki yağmur da o. Çölde onu teselliye gelen geyikle dertleşir güya, kendi kendisine kendisini anlatmaktadır oysa. Keskin dişlerinden ürktüğü arslan da kendisidir; kendi öfkesidir, hınçlarıdır. Mecnun kendini aramaktadır.

Arayan bulur, buldukça arar; Mecnun durmadan yol alır/yol olur ama teskin olmaz. Kendine doy(a)madığından mı, yoksa kendinde aradığını bulamadığından mıdır dur(a)mayışı? Bizce ikincisi. Bizde ikincisi.

Kendimizde bulamadığımız ne varsa O’nda aramaya başlarız. Ne kadar(ını) bulmamız nasip edilirse o kadarını da buluruz.

Var edene, varlıktan ve varlığından haberdar edene hamd olsun, O’dur insanı anılmaya değer bir şey değilken varlık sahasında arzıendam ettiren, vesselam.


[1] “-”işaretleri bana aittir./A.Ü.

[2] Korku ve Yakarış, s.23 (Dizelerin ait olduğu şiir:Yüzlerin İnce Lifinde Korku)

[3] Ben burada annelerimizden doğduğumuz anı kastetmiyorum, varlığı ve kendimizi idrake ne zaman başladıysak o anı kastediyorum. Ki o an her birimiz için de farklı olsa gerektir. Turan Koç’un kendimle ilk ne zaman karşılaştım/bir bıçak gibi/ne zaman kapandım kendime (kan gibi vakte düşen, s.120)diye sorduğu o an, hepimiz için başkadır. Neticesi de öyle.

[4]Buhârî, Rikâk, 3.

[5] “Konfor, ruhun bataklığıdır.”, Ali Şeriati.

[6] İsmet Özel

[7] Bu da benden/A.Ü.

[8] Size bir güzellik yapayım:https://youtu.be/spDyk1odFRg

[9]Hüve’lVâhid

AYŞENUR ÜNAL

Kim geçti bu leylaktan nedense anlaşılmaz/Karışık yüzler aldık birtakım çarşılardan
- Edip Cansever
Karışık yüzler sahibi. 98' kasımının Ankara'sında doğmuş. Aslen ve gayet Konyalı; yerlisi değil köylüsü, kalıcı değil gidici; öteli. Bunu bilir  ve  öte özlemiyle birtakım çarşılar gezip durur; iyi insanların, iyi kitapların, iyi filmlerin, iyi tabloların, iyi müziklerin (iyi müzik demişken, ud sesine aşıktır),iyi mekânların... İyiye ve öteye dair ne varsa onun peşine düşmek gerektiğine inanır. Hayatı anlamak ve dahi anlamlandırmak için çok yönlü ilgiler sahibi olmak gerektiğini bilir. İlahiyat talebesidir, asıl ilgisi teoloji. Felsefe, din sosyolojisi, edebiyat ilgili olduğu diğer alanlar. Bir güzel insan kendisinde bulunan birçok güzel hasletle aklını çelmeseydi psikoloji okuyacaktı, Allah korudu.
Hamurunda biraz şiir, biraz öykü, biraz düşünce.. Şakaklarındaki sancıya hangisi iyi gelecekse kelimeyi onunla dürter. Kelîm olan Rabbine hamd ile susarken bir Turan Koç dizesine sığınır, o dizeyi dua bilir/beller; "bir kurabilsek içimizin nârin cümlesini" 
Vesselâm.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir