“Dünyanın en güzel, en kıymetli besini” dediğimizde aklımıza ne gelir?

“Anne sütü” dersek duygusal bir cevap olduğu mu düşünülür acaba? Hayır, bunun tıbbi ve bilimsel bir cevap olduğunu açıklamaya çalışalım bu yazımızda.

Anne sütü nasıl oluşur?

Sağlıklı bir bebeğin, doğduğunda sahip olduğu reflekslerden biri, emme refleksidir. Bunu en basit, şöyle anlayabiliriz: Elimizi bebeğin yanağına hafifçe değdirecek olursak, ağzıyla elimize ulaşmaya yani emmeye çalışır. O henüz gözlerini bile tam açamıyorken, bu hayati hareket onun beslenmesini sağlayacaktır. İşte, bebeğin annenin göğsünü emmeye başlamasıyla birlikte, annede bir stimulus (uyarı) oluşur ve bu uyarı, sinirler ile hipotalamusa taşınır. Hipotalamus da bu uyarıyı hipofiz bezine ulaştırır. Böylece hipofizin ön kısmında, göğüste süt salgısını oluşturacak olan “prolaktin hormonu” salgılanır. Hipofizin arka kısmından salınan bir diğer hormon (oksitosin), oluşan sütün kanallardan göğsün ucuna ilerlemesini sağlar. Böylece bebeğin başlattığı bu süt salgılama döngüsü, bebek anneyi her emdiğinde, gelen süt miktarını da artırarak devam eder. Bu anlamda, bebeğin mamayla değil, annenin göğsünden beslenmesi ve bu emme uyarılarını oluşturması, döngünün devamı ve süt miktarı açısından büyük önem taşır. Ayrıca, anne bebeğe sahip değilken, hatta hamileyken bile, annenin vücudunun süt oluşturamama sebeplerinden biri de böylece açıklanmış olur. Nadiren, bazı kadınlarda bu dönemlerde de süt salgısı olabilir ama bu, normal dışı bir durumdur ve bunun nedeni araştırılır.

Peki, bebeğin ihtiyaç duyduğu besin, neden anne sütüdür? Onu böyle kıymetli yapan nedir? Biraz da sütün içeriğine ve görevlerine bakarak bunu anlamaya çalışalım:

Bebeklerin, doğduklarında sinirsel gelişimleri tam değildir. Bu yüzden yutma refleksleri de tam gelişmemiştir. Eğer bebeğe katı bir gıda verecek olursak, bunu çok küçük parçalar hâline getirsek bile bebek bunu yutamaz ve aspire eder, yani akciğerine kaçar. Bu yiyeceği bağırsaklarına bazı yöntemlerle ulaştırmış olsak bile, bağırsağa ulaşan bazı enzimlerin de yetersizliği yüzünden yeterince sindirilemez, bağırsakların içine bol su geçişi olur ve bebek ishalden kaybedilebilir. İşte bu sebeple, anne sütüne alternatif katı bir gıda yoktur diyebiliriz. (Normal şartlarda bebek, tavsiye edilen şekliyle ilk 6 ay sadece anne sütüne, sonrasında 2 yaşına kadar anne sütüyle beraber ek gıdaya devam eder.)

Peki başka bir süt, anne sütüne alternatif olabilir mi?

Mamalarda da kullanılan inek sütünü ele alacak olursak, anne sütünün toplam protein içeriği, inek sütüne oranla düşük (1,1 g/dl ve 3,2 g/dl), ancak biyolojik değeri yüksektir ve yaşamın ilk altı ayında tek başına bebeğin protein gereksinimini karşılar. Anne sütündeki proteinin sayısal olarak bu düşüklüğü, nitelik olarak düşüklüğü anlamına gelmemektedir. Açıklamaya çalışalım: Her iki sütte de “kazein proteini” ve “whey proteini” vardır. Kazein, mide asidi ile karşılaştığında hızlıca peynirleşir, çöker. Yani sindirimi zordur, bağırsaklara da daha geç ulaşır. Vücudun bu proteinden yararlanım oranı düşüktür. Kazein, anne sütünde %40 oranında bulunurken inek sütünde bu oran %82’dir.  

Whey proteini ise mide asidinde çökmez, akışkan kalır, sindirimi daha kolaydır, bağırsaklara daha hızlı ulaşır -anne sütüyle beslenen bebekler bu yüzden daha sık acıkır- ve yararlanım oranı yüksektir. Anne sütünde %60 oranında bulunur.

Whey proteininin bileşenlerinden:

Alfa laktalbumin; laktaz enzimi gibi görev yapar. Yani, yine anne sütünde bulunun bir karbonhidrat olan laktozun,  bağırsaklarda sindirilmesini sağlar, sindirilen laktoz kana daha hızlı geçer. Anne sütüyle beslenen bebekte, sağlıklı bir kilo alımı görülür. 

Beta globülin; anne sütünde olmayıp inek sütünde olan bileşendir, inek sütü alerjisinden sorumlu tutulur. Anne sütü ise alerjik değildir. Hatta bir başka çocuk için de alerjik değildir. “Süt annelik” kavramı da bu yüzden mümkündür. 

Laktoferrin; geniş etkili bir antibiyotik görevi görür. Çünkü vücudumuzun bakterilerle savaşan hücreleri, bu bakterileri sindirip öldürürken laktoferrin kullanır. Böylece patojen (zararlı) bakterilerin üremesi engellenmiş olur. Üstelik anne sütü, bağırsak florasında bulunan Lactobacillus bifidus gibi faydalı bakterilerin oluşumuna fırsat verir.

İmmünglobülinler; vücudumuza giren antijenlere (yabancı yapılara) karşı oluşturulan antikorlardır/moleküllerdir. Yani savunmadan sorumludurlar. Annenin vücudunun şimdiye kadar savaştığı antijenlere karşı oluşan tüm antikorlar süte de geçmiş olur ve böylece anne karnında neredeyse hiçbir düşman mikropla/antijenle karşılaşmamış ve savunması olmayan bebek, annesinin hâlihazırda bulunan askerlerini/antikorlarını almış olur. Bebek, büyüdükçe kendi antikorlarını üretecek ama şimdilik annenin antikorları onu koruyacaktır.

Anne sütünde bulunan karbonhidratlardan bahsedecek olursak: Bildiğimiz gibi karbonhidratlar; monosakkarit, disakkarit veya polisakkarit şeklindedir. Anne sütünde, disakkarit (laktoz) bulunur. Eğer anne sütünde polisakkarit olsaydı, (bebeğe katı gıda verilmemesinin mantığı gibi) bebek, ishalden kaybedilebilirdi. Eğer monosakkarit şeklinde (örneğin glukoz şekeri) bulunsaydı, bu sefer annede glukoz eksikliği ve dolayısıyla hipoglisemi (kan şekerinin düşmesi) daha sık görülebilirdi. Yani diyebiliriz ki, anne sütündeki karbonhidrat çeşidi, anne ve bebeği koruyucu, ideal şeklindedir.

Anne sütü, “doymamış yağ asidi” açısından zengindir. Bu yağ asitleri, sinir hücreleri ve gözdeki retina hücrelerinin yapısına girerek sinir sistemi ve görme işlevlerinin gelişiminde rol oynarlar. Yapılan çalışmalarda; anne sütünün, içerdiği diğer besin ögeleriyle de birlikte, zihinsel gelişime etkisinin doz bağımlı olduğu, yani anne sütü ile beslenme süresi ve miktarı arttıkça daha iyi nörogelişimsel sonuçlar elde edildiği gösterilmiştir. Anne sütü içeriğindeki yağ oranı, emzirme süresince değişiklik gösterir. Bir emzirme döneminin sonuna doğru salgılanan sütte, emzirmenin başlangıcına göre yağ oranı artış göstermektedir. Bu son sütü alan bebek, doygunluk hissederek memeyi bırakmakta, böylelikle obezite riskinden korunmaktadır.

Anne sütünün su içeriği yüksektir ve en sıcak havada bile, bebek istedikçe emzirildiği sürece, ek su vermek gerekmez. Bebeğin vitamin ve mineral gereksinimlerinin çoğu da anne sütünden karşılanabilmektedir.

Burada, anne sütünün bir kısmını sayabildiğimiz özelliklerinin, tıp dünyasının da henüz keşfedemediği nicesinin olduğunu tahmin edebiliriz. Savunmasız ve bakıma muhtaç olmasına rağmen, tanımadığı bir dünyaya gelen bebek için, yaşamını nasıl sürdüreceğine yönelik bir endişe söz konusu değildir. O şimdiye dek anne karnında nasıl korunmuş, büyümüşse doğduğunda yine korunacak, büyüyecektir. Yaşamak, büyümek, insan olmak yolundaki ilk enerjisini kazanması için de annesinde “süt” denen, kendisi için en uygun içeriklerle donatılmış, mucizevi içecek var edilmiştir. Süt, bebek için sadece maddi bir ihtiyaç değil, annesi ile arasındaki ilk ve en kuvvetli manevi bağıdır. Kendi sevgisini, annesinin kalbine nakşettiren bir vesiledir aynı zamanda.

Kaynakça

Prof. Dr. Ümran Çalışkan. (2020). “Anne sütü” ders notları.

Nurdan URAŞ. (2017). “Anne sütünün oluşumu ve içeriği”. Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yenidoğan Dergisi. Ankara.

H. Gözde Kanmaz Kutman. (2017). “Anne Sütünün Beyin Gelişimine Etkisi”. Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yenidoğan Dergisi. Ankara.

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem. 1999 doğumlu, Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan,uzayın, gecenin ve dağların hayranı, içindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir garip kimse.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir