Okumak iyi bir şey mi? Yazılı metni kastediyorum. Kitap okumak gelişmişliğin işareti midir? Daha fazla kitap okuyan da üst seviye insan mıdır? Şimdi diyoruz ya, “Halkımız okumuyor; böyle gelişme, ilerleme olmaz.” diye. “Okumayan toplum gelişemez (!)” garip bir toptancılık.

Peki biz, siyasi olarak güçlü olduğumuz dönemde daha mı çok okuyorduk? Şöyle baksak: Okumak veya öğrenmek, sadece yazılı mı olur? Yazılı metinden öğrenmek, Batıʼnın kültürel ögesi olmasın sakın? Burada kastım, ana eğitim ögesi olması. Çünkü bizde, eğitimde bilgi sözlü kültürle aktarılmıştır. Zaten Türklerdeki olayı biliyoruz. Ancak Araplarda bile yazı, çok değerli bilginin (hadisler ve Kurʼan gibi mesela) hatırlanması kolay olsun diye kullanılan bir araç. Oysa eğitim, yazı üzerinden devam etmez hiçbir zaman. O kadar ki, kitabi diye hor görülür hocası olmayan entelektüel. Batı tarihine baktığımızda ise entelektüel, yazıdan okuyarak yetişir; bizde ise ders halkasında bulunarak. O da okumadır ama yazıdan değil.

Tabii, çok büyük kütüphanelerimiz vardı, çok fazla müellifimiz vardı. Ama onlar eğitimin temel ögeleri değildi. Onlar genellikle tarihe not düşmek içindi. Fikirler kaybolmasın içindi. Hocalar eğitimi hep sözlü verdiler.

Bilfiil entelektüel gelişim, medeniyet ilerlemesi, sözlü de gerçekleşebilir. Bunu belki toplumların eğilimleri olarak görebiliriz. Teoman Duralı bir röportajında diyordu. Bizim maalesef felsefeye ve sanata yatkınlığımız yok. Doğru olabilir. Toplumların getirdiği miras, bireylerin de en azından potansiyellerine etki edebilir. Tabii, bundan bilimsel bir gerçek gibi bahsedemem. Kendimizi avutuyoruz da diyebiliriz ama burada ezberlerimizi bir daha gözden geçirmek eğlenceli değil mi sonuçta?

Bence okumak da üretmek için araçlardan bir araç. Günümüzde okumama gibi bir durum düşünülemez tabii. Ama okumanın mutlaka iyi desteklenmesi, yönlendirilmesi ve içselleştirilmesi gerek. Yoksa okunan sadece sanı olur. Araçlar kendilerinden kaynaklı iyi ya da kötü olmazlar. Kullanımlarına göredir değerleri.

Gece Kırmızı Işıkta Durmak

Gece hiç arabanın olmadığı bir saatte kırmızı ışıkta durur muyuz? Durmayız. Yani genelin böyle olduğunu düşünüyorum. En azından biraz durur, araba yoksa geçmeye karar veririz. Peki gelişmiş ülkelerde dururlar mı? Duruyorlarmış. Unabomer diye bir dizi izlerken fark ettim bu durumu. Dizide seri katilin topluma vermeye çalıştığı mesaj, toplumun yapay kurallar üzerine kurulu olduğu. Bu örneği de o veriyor. Hiçbir araba yokken neden kırmızı ışıkta duruyorsun diyor dedektife. Benim fark ettiğim ise kimsenin olmadığı gece karanlığında benim o ışıkta durmayacağım oldu.

Kuralın sadece kural olması ona uymamızı gerektirir mi, yoksa o kuralın amaçladığı sonuç daha mı önemli? Gelişmiş ülkeler diyeceğim ama aslında ben onlara donuk ülkeler diyorum. İşte bu ülkelerde kural, amaçladığı olgudan tamamen kopmuş. Sadece kural olarak kalmış. Kural, kuraldır. Genelde Avrupa ülkeleri, özel olarak da Kuzey Avrupa ülkelerinde bunu gözleyebiliriz gibi geliyor bana. Bizim için çok küçük olan kural ihlallerine delirmiş gibi tepki veriyorlar. Yanlışlıkla bisiklet yoluna giren bir yayayı neredeyse yargılayacaklar. Gittiğimden değil tabii. Gidenlerden duyduğum, izlediklerimden gördüğüm şeyler. Belki de öyle değillerdir ama bendeki karşılıklarından bahsediyorum. Gerçekte öyle olup olmamaları da önemli değil. Sonuçta bizdeki imajları bu ve buna özeniyoruz içten içe.

“Kural, kuraldır.” bizde çok işlemiyor tabii. Kural tanımaz ya da ahlaksız bir insan değil, sevdiğimiz, saydığımız biri bile kuralı yorumlayarak, amacını açıklayarak kurala uymayabiliyor. Bizde kuralların hayatla bağları kopmamış. Onlar hayatın daha iyi yaşanması için araçlar. Amaç değiller. Gerekirse yorumlanabilirler.

Burası benim için üzerinde düşünülecek kısım. Kurallar yorumlanmalı mı? Neden Kuzey Avrupa’nın küçük bir ülkesindeki vatandaş gece vakti tarlaların ortasında kırmızı ışıkta duruyor, ben durmuyorum? Biz de onlar gibi olalım mı? Eskiden olsa net, olalım isterdim. Ama şimdi böyle iyi miyiz ki acaba, diye düşünüyorum. Net bir cevap kovalamıyorum zaten. Normalde bize sunulan ideal toplum onlar ama ben sevmiyorum o robot insanları. Kuralları yorumlamak bize canlılık katıyor. Tamam bazen canımızı yakıyor, kabul. Ama insanlık bu değil mi? Mesela bir kurumda zor bir durumdasınız, görevliden aslında yasak olan bir şey istiyorsunuz. Amacınızın kötü olmadığı belli. Bunu onlara yaptıramazsınız ama biz yaparız. Yardımcı oluruz.

Geldim burada yasaları çiğnemeyi övüyorum gibi oldu. Aslında amaçladığım bu değil. Sadece bizim gibi ülkelerde hoşuma giden şeyi söylüyorum. Durmadan itaat etmeli miyiz kelimesi kelimesine? Yoksa inisiyatif mi almalıyız? Ülkelerimizde bir karmaşa var gibi görünür uzaktan. Bu karmaşanın içinde ise çok güzel hikâyeler var. Yasaları maddi çıkarlar için delenler tabii ki her yerde var. Benim kastım, iyi insanların inisiyatif alabilmesi. Ben yine iyi olduğundan emin olduğum şeyi yapacağım. Cesur olacağım ve inisiyatif alacağım. Beni ben yapan bu.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir