İyilik ve kötülük meselesi, ahlak felsefesi literatüründe kendine yer bulmuş, çeşitli kuram ve teorilere konu olmuştur. Ahlaki olarak iyi olanın ne olduğunu Immanuel Kant’tan Nasîrüddin Tûsî’ye kadar birçok düşünür tartışmıştır. Bu soruya evrensel bir cevap bulamasak da, her kültürde ya da grupta teşvik edilen ahlaki normlar olduğunu ve ahlaki eylemin, bireyler tarafından benimsenmiş bu normlara uygun davranmak olduğunu biliriz. Dolayısıyla benimsenmiş ahlaka aykırı bir davranış meydana geldiğinde, bu hem grup üyeleri hem de kişinin kendisi tarafından rahatsız edici olarak algılanır. Çünkü ahlaki bir normu içtenlikle benimsemiş bir insan için, ona aykırı hareket etmek bilişsel bir çelişki doğurur.[1]

Hâl böyleyken, yani ahlak dışı davranışların hem kişiyi hem çevresini bu derece rahatsız eden sonuçları olması beklenirken, son yüzyılda gerçekleşen dünya savaşları, soykırımlar ve katliamlara anlam vermek güç olabilir. Bu olayların yirminci yüzyıla has olmadığı açıktır.[2] Ancak akla ve ilerlemeye, aydınlanma ve özgürlüğe doğru gidileceğine inanılan modern dönemde böylesi katliamlara şahit olmak, yine bir çelişkiyi doğurur. Çünkü ahlaki eylem, iradi bir eylemdir. Eylem ya da eylemsizliğe muhtemil bir durumda, kişinin eylemini kendisinin seçmesiyle meydana gelir. Dolayısıyla ahlaki iyilik veya kötülük, failin seçimiyle vuku bulur. Bu noktada, aydınlanmayla akla verilen önemin arttığı modern çağda, iradi bir eylem olan ahlaki eylemin neticelerinin kan, vahşet ve gözyaşı olması, “Problem nerede?” sorusunu ortaya çıkarır.

“Ben bunları yazarken, son derece medeni insanlar, tepemde uçarak beni öldürmeye çalışıyorlar. Bireysel olarak bana bir düşmanlıkları yok, aynı şekilde ben de onların düşmanı değilim. Klasik ifadeyle, ‘Onlar sadece görevlerini yapıyorlar.’ Hiç şüphem yok ki birçokları, iyi kalpli, yasalara uyan, özel hayatlarında cinayet işlemeyi hayal bile edemeyecek olan insanlar. Diğer yandan, bunlardan birinin beni iyi nişanlanmış bir bombayla havaya uçurmayı başarması hâlinde, bu yüzden uykularından olacağını da hiç sanmıyorum.” George Orwell

George Orwell’in tasvir ettiği gibi, normalde husumeti olmayan insanlar, birbirlerini öldürebilir hâle; günlük hayatında katı ahlaki normları olan insanlar, kendi ilkelerini sorunsuzca çiğneyebilir hâle gelmiştir. Böylece sıradan insanların kötülük yapması ve bundan rahatsızlık duymaması, modern dönem insanının yanıt aradığı bir mesele olmuştur. İtaatle ilgili yapılan çalışmalarda[3], belli koşullarda insanların otoriteye uyup, kendilerine verilen rolleri üstlenip canice davrandıklarını görmüşüzdür. Bu uç örneklerin dışında, kişiler günlük hayatta da ahlaki uzaklaşma[4] (ya da bağlantısızlık) mekanizmaları yoluyla kendi ahlaksız/kötü davranışlarına -bir nevi- kılıf bulabilirler. Yani belli durumlarda kendi ahlaki standartlarına aykırı davranır ve bir çelişki yaşamazlar. Bu örnekler, ahlaksız davranışın yöneltildiği kişi eğer yeterince “insan” olarak görülmüyorsa meydana gelebilir.[5] Eğer kişiye insani duygular atfedilmiyorsa[6], kişi iç gruptan biri kadar normal insan özelliklerine sahip olarak algılanmıyorsa, ahlaksız davranışlar “ona müstahak” hâle gelebilir. Ya da örneğin, katliamlara “etnik temizlik”[7] denerek, kullanılan dilin basitçe değiştirilmesiyle, ahlaksız olan eylem masum gösterilebilir.[8] Yahut kişi, davranışlarının sonuçlarını çarpıtabilir, sorumluluğu üstünden atabilir. Bunun gibi birçok örnek sıralamak mümkündür.

Asıl meseleyse, insanların, içlerinden birinin davranışında meydana gelen ahlaki çelişkiden kaygı duymaması değil, kişinin kendi ahlaksızlığından ötürü kaygı duymamasıdır. Dolayısıyla eğer bu süreç, insanların kendi çelişkilerini (belli gerekçelendirmelerle) okuyamaması sebebiyle tezahür ediyorsa ve kişi bu sayede kendini kınama duygusundan kurtuluyorsa, akla verilen önemin had safhada olduğu bu çağda, mevcut güveni sarsıcı bir sonuç meydana gelir: İnsanlar tam anlamıyla ahlaki failler[9] değildir(!). Buna, meselenin, insanların çelişkiyi okuyamaması değil, bahsi geçen mekanizmaları kullanarak çelişkiyi hiç yaşamaması olduğuyla itiraz edilebilir. Konu, üstünde tartışılmaya, çalışılmaya ve araştırılmaya müsaittir. Fakat her hâlükârda, sebepler farklıysa da, vaziyet kendi eylemlerimizi sorgulamamızı gerektirecek hâldedir.

Sen, bugün bir ahlaki fail miydin?


[1] bkz. Bilişsel Çelişki Kuramı (Cognitive Dissonance)

[2] Başok Diş, S. “Kötülüğün Sıradanlığı Karşısında Özerk Birey”. FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi (2017):180-201.

[3] bkz. Milgram’ın itaat deneyi, Stanford hapishane deneyi

[4] bkz. Ahlaki Uzaklaşma Mekanizmaları (Moral Disengagement Mechanisms)

[5] bkz. İnsandışılaştırma (Dehumanization)

[6] bkz. İnsandışılaştırma (Infrahumanization)

[7] bkz. Slobodan Milošević: 1989 yılında Sırbistan devlet başkanı olan Miloseviç, Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan “etnik temizlik” politikaları izlemiş; binlerce Boşnak, Kosovalı, Arnavut ve Hırvat’ın ölümüyle sonuçlanan savaşlar yürütmüştü.

[8] bkz. Yeniden Etiketleme (Euphemistic Labelling)

[9] bkz. Ahlaki Fail (Moral agent)

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir