Konuşurum böyle meselenin sükûtuna!

Desem, kim cesaret edebilir bıçkılarla zor açılan vicdanımı kapatmaya?

Karadelik gel benim dertlerimi yut

yahut sen ey rüzgarı ordularına katan kasırga!

Girdabında öğüterek ve öğüterek

ve öğüterek dök kazançların kazanına

Kaldırım taşlarını yerlerinden söküp hür kulübeler yapsam,

insanlıklarını yüreklerinden söküp de zift dolu gökdelen dikicileri takmadan

İnan hiçbir mücevher, ezilerek dağlanmış kayalar kadar değerli değil gözümde

Hiçbir şahlanış destanlaşmaz düşmenin ardından değilse

Ak pak duygular istesem de kandıramam kendimi,

her ıskaladığımda doğruyu, kendim dürüsttür kendime

Ben; hatalardan sıyrılıp gelen, zan damlalarımı ömrüme akıtan

Akıtan ve arıtan, akıtan ve arıtan ben

Pişmanlık huzuruyla kaynamaktayım altımda sürur odunları

Aklanmış kir ve pastır benim vicdanım

Harlanır, harlanır ve harlanıp

İçimdeki ah’lara af’lar döker paklanırım

Paklanırım da şımarır hülyâlı nefsim

Utanmazca boy gösterir riyakârlar podyumunda

Ne kanı bozuk bir döngü, ne bu hadsiz savunma!

Dert kamburum, ömür yüküm, hazinem

İnme sen omuzlarımdan bütün gün

İnme ki kibirden dikilmiş gövdem eğilsin

Toprak nasıl da dost bana dizlerim bilsin!

ESRA BUĞA

Kod yazmaktan evvel yazı yazmaya, makinelerle uğraşmaktan çok eşref-i mahlukatla muhatap olmaya hevesli bir mühendis.

Hayatını imana şahit kılmak için yaşama, yaşadıkça da sadrından taşan kelâmları yazma çabasında.

Şimdilerde yeni bir heyecanın kucağında, heyecan da onun kucağında kımıldanıyor. Zeyneb'in annesi olmakla nimetlendirilmiş, nasıl şükredeceğini şaşırmış aciz bir kul.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Çok güzel, Allah razı olsun. Yüreğinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir