Amerika’yı Yeniden Keşfetmek

Kalbin Yükü Kaç Kilo Gelir?

Tahammül: Yüklenme, yüke katlanma, zora dayanma.

Yüklenmek. Çok keredir söylediğim yöntemi uygulayalım. İyi anlayalım. Neyi yüklenmek? Ve kime, nereye yüklemek? Tahammül ettiğimiz ne yaşıyorsak ya da neyin mahrumiyetini çekiyorsak bunun izdüşümü gelir kalbimize yük olur. Sırtımızla değil, bağrımızla taşınan bir yük o hâlde. “Sana tahammül ediyorum.” cümlesini de düzeltelim. Sana değil, seni tahammül ediyorum ve seni bana yüklendiğim takdirde bana tahammül ediyorum. Demiş oluyoruz ki insan yalnızca kendine tahammül eder. Aç kaldığında midesinin beynine gönderdiği sinyalleri yüklenir, açıkta kaldığında bedeninin titremesini, ayrı düştüğünde özlemek hissini, anlaşılmadığında içinde yükselen asabiyet duygusunu. Ne oluyorsa hep kendi kendimize.

İnsan Hep O Kadar Güçlü Olmamalı

Bu kısmı böylece kapatacağım. Çünkü benim üzerinde durmak istediğim, insanın bu yükün altından kendini ne zaman çekip alacağı, ne zaman tahammülün sınırlarının aşılacağı ve tahammülsüzlük kelimesinin ne zaman kaçınılmaz olacağı. Böylelikle geçtiğimiz ay dosya konusunun dışına çıkma eylemimi bu kez de konuyu tepetaklak ederek sürdürüyorum. “Tahammülsüzlük de erdem olabilir mi?” Bu soruyu bana, uzun süredir kitaplığımda olmasına rağmen okumayı karantina günleri gibi bolca vakit ayırabileceğim bir zamana ertelediğim ve tam da konumuza tuz biber olan kitap sordurdu.

Kitabımız: Kalbimi Vatanıma Gömün. Bir Kızılderili’nin, vatanına duyduğu özlemle söylediği sözlerden alınmış ne etkileyici cümle. Bu cümlenin yazılı olduğu kapağın arkasında acının öngörülemez boyutları var; koca bir ırka yapılan sayısız saygısızlığın belgesi var: Oturan Boğa isminin bizde komik bir izlenim oluşturması gibi kötü algı yanılmalarımızın aslı var; Victor Hugo’nun, Jane Austen’ın, Van Gogh’un sanatta kat ettiği ilerlemeyi, aynı havayı soluyan soydaşlarının insanlıkta alaşağı etmesinin anlatımı var. Ama en çok bir halk iyi niyetini, insan sevgisini nereye kadar koruyabilir? Aralıksız devam eden tahammülün sonu nereye varır? Bunun cevabı var.

Sizi de ikna etmek istiyorum. Bu yüzden kitapla birlikte bana yük olanlardan taşıyabildiklerimi getirdim. Siz karar verin, tahammül her hâlükârda mı?

Tahammülsüzlük Bazen En Yüce Erdem

1- “Ben tek bir kişiyim. Halkımın sesiyim. Onların yüreklerinde olanı söylüyorum. Artık savaş istemiyorum. İnsan gibi yaşamak istiyorum. Beyaz adama tanıdığınız hakları bana da tanımayı reddediyorsunuz. Tenim kızıl, yüreğim bir beyazın yüreğiyle aynı renk. Ölmekten korktuğum yok. Kayaların üstüne düşmeyeceğim,  öldüğüm zaman düşmanlarım altımda kalacak. Askerleriniz, ben Yitik Irmak’ta uyurken üstüme saldırdılar. Bizi yaralı bir geyik gibi bu kayalığa kadar sürdüler…Yüce Ruh bizi bu topraklarda yarattıysa burası bizim değil mi?

Bizim olanı elimizden aldıklarında ve bunu yaparken beni bir insan olarak bile görmediklerinde bunu tahammül etmek zorunda değilim.

2-“Erkekler, kadınlar ve çocuklar hiçbir ayrım yapılmaksızın tüyler ürpertici bir soğukkanlılıkla boğazlanıyordu. Gördüğüm bütün ölülerin kafa derileri yüzülmüştü.  Karnı ortadan yarılmış bir squaw kadını yanı başında henüz doğmamış çocuğuyla yatıyordu.”

Aynı zaman diliminde; bu kıyımın yaşandığı Avrupa’ya aydınlanma sonrası medenileşme dönemi adı verildiği hâlde dönem padişahımızın yıllarca kendi halkı tarafından bile Kızıl Sultan olarak adlandırılmasını tahammül etmek zorunda değilim. Daha da acısı, ilk kafa derisi yüzmeyi İspanyolların Kızılderililere uyguladığı tarihî bir gerçek olmasına rağmen popüler Amerikan dizi ve çizgi filmlerinde Kızılderililerin kafa derisi yüzen yabaniler olarak tanıtılmasını tahammül etmek zorunda değilim.

3- “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın bu yüksek tepesinden gerilere baktığımda yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hala o genç gözlerimle görüyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”

Bir insan ırkını tükettikleri yılların tam da ortasında Özgürlük Heykeli ya da resmî adıyla “Dünyayı Aydınlatan Özgürlük” anıtının yapılması trajedisini bugün hâlâ hayranlıkla izleyenleri tahammül etmek zorunda değilim.

4-“Kolomb, ‘Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına ant içebilirim.’ diye yazıyordu İspanya kralına. Sonra da haksever(!) bir Avrupalı olarak ‘bu insanların çalıştırılması, gerekli her işe koşulması ve bizim geleneklerimize alışması gerek’ kanısına vardı.  Tainolardan kendisini evlerine buyur eden ve kendisiyle dostça bir ilişki sürdüren on kadarını, beyazların göreneklerine alıştırmak amacıyla kaçırdı ve İspanya’ya götürdü.
İçlerinden biri İspanya’ya vardıktan kısa bir zaman sonra öldü ama bu süre içinde çoktan vaftiz edilmişti. İspanyollar ilk Kızılderili’nin cennete gidişini mümkün kıldıkları için öyle sevinmişlerdi ki, bu iyi haberi bütün Batı Hint Adalarına yaymakta hiç zaman kaybetmediler.”

Colomb’un Amerika’yı keşfetme masalını ilkokul sıralarında tekrar tekrar ezberleyip, oranın aslında halkıyla birlikte keşfe ihtiyacı olmayan tam bir vatan olduğu gerçeğini yirmi dört yaşında kıyıda köşede kalmış bir kitaptan öğrenmeyi tahammül etmek zorunda değilim.

5-“Appalachia Dağları’nda altın bulununca hepsinin bir an önce oradan çıkarılması konusunda büyük bir gürültü koptu. 1838 sonbaharında General Scott’un askerleri Cherokee’leri kuşattılar ve hepsini kamplara topladılar. Onları, batıya, belirledikleri Kızılderili bölgesine doğru yola çıkardılar. Bu uzun kış yolculuğu sırasında her dört Cherokee’den biri hayatını kaybetti. Dondurucu soğuğa, açlığa, dizanteriye, askerlerin kaba alaylarına dayanacak güce sahiptiler ama topraklarını kaybetmenin acısına dayanacak kadar güçlü değildiler. Bu yürüyüşe “gözyaşı izleri” adını verdiler.”

Bu kabilenin yaşadıklarının benzerlerini yaşayan ve böylece verimsiz arazilerde soyları yitip giden onlarca kabile olduğu hâlde fiil sahibi Avrupa’nın bize Ermeni soykırımı iddiasıyla gelmesini tahammül etmek zorunda değilim.

6-“Hepimiz, yurdunu bırakmanın, atalarının yurdunu terk etmenin bir insan için çok zor olduğunu kavrıyoruz. Ama ne yazık ki ülkenizde altın bulundu, bir yığın beyaz yaşamak için topraklarınıza girdi. Bundan sonra sizin için burayı terk etmekten başka çare yok artık.”

“Washington’daki siyasetçiler kalıcı Kızılderili sınırının ayaklar altına alınmasını haklı göstermek için ‘Kader Bildirisi’ni icat ettiler. Buna göre beyazlar üstün ırk oldukları için hem Kızılderililerden hem de onların topraklarından, ormanlarından, madenlerinden sorumluydular. Bunu onlara kader zorunlu tutmuştu.”

Batının; (benzerlerini Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de gördüğümüz) kendisine, her altı dolu toprağa medeniyet götürme misyonunu yüklemesini tahammül etmek zorunda değilim.

7-Bir zamanlar içinden tatlı sular akan, Kızılderili adları taşıyan ırmaklar çamur ve çöplerle bulandı; topraklar ise bozuluyor, altüst ediliyordu. Kızılderililerin gözünde, Avrupalılar doğadaki her şeyden, canlı ormanlardan, ormanlardaki kuşlardan, hayvanlardan, ormanların içinden geçen çayırlık yollardan, sudan topraktan, havadan nefret ediyordu.”

Kızılderililerin ellerinden alınan dağlarının, altın için yerle bir edilip diğer yandan bereketli topraklarından da onları sürerek kurak arazilerde ölüme terk etmiş olmalarına rağmen yine Kızılderililerden çaldıkları büyük ormanın kenarını çevirerek Milli Park (Yellow stone) ilan ettiler diye “dünyanın en doğasever devleti biziz” reklamlarını tahammül etmek zorunda değilim.

8-St. Paul rahibi şöyle diyordu: “Yarınki idamlarla ciddi bir adaletsizliğin yapılmış olacağı kanısında değiliz. Ama gene de, sanıkların suçlarına ilişkin daha elle tutulur kanıtlar gösterilseydi, daha doğru olurdu… Beyazlar tarafından yargılanan hiçbir beyaz, bu kadar kanıtla idama mahkûm olamazdı.”

Rahip ve papazların inisiyatifine bırakılıp komikleşmiş bir dinle İslam’ı kıyas edip “Bütün dinler akla aykırıdır, bilim ya da dinden birini tercih etmeliyiz.” diyen bakış açısını ve bunu söyleyenlerden daha hiddetli savunan yerli modern kralcıları tahammül etmek zorunda değilim.

9-“Gençken, bu ülkeyi doğusundan batısına boydan boya gezdim, Apache’lerden başkasına rastlamadım. Aradan birçok yaz geçti, gene gezdim ülkeyi baştan başa, bu kez başka bir ırkın bu toprakları ele geçirmeye gelmiş olduğunu gördüm. Nasıl oldu bu iş? Niçin Apache’ler ölmeyi bekliyorlar, niçin her an ölümle yüz yüze yaşıyorlar? Oysa Apache’ler bir zamanlar büyük bir ulustu.”

Şimdi apache kelimesinin anlamına baktığımda: “Paris’te gece soyguncusu, sokak serserisi” olarak çıkmasını ve bunun gibi yüzlerce kelimeye yapılan saygısızlığı tahammül etmek zorunda değilim.

10Komutan, kaleden Albay Chivington’a şu telgrafı çekmişti: “Kızılderililer biraz daha acı çekinceye kadar barış yapmak istemiyorum.” Sonunda Wynkoop, Kızılderililerle görüşmesi için valiye yalvarmak zorunda kaldı. “Peki ama, barış yaparsak, ben Üçüncü Colorado Müfrezesi’ni ne yapacağım?” diye soruyordu Evans. “Kızılderili öldürmek üzere yetiştirildiler ve Kızılderili öldürmeleri gerekiyor.” Düşman Kızılderililere karşı böyle bir müfrezenin gerekli olduğunu bildirmesi üzerine Washington’daki yetkililerin kendisine yeni bir müfreze kurması için izin vermiş olduklarını, şimdi barış yaparsa Washington’daki politikacıların kendisini yanlış değerlendirme yapmakla suçlayacaklarını anlattı.

“Beyazlar bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir tekinin dışında hiçbirini tutmadılar. Toprağımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.”

Her zaman barışı getirme iddiasında olan ama bu barışı bir türlü uygulamayan; tarihin, sözlerinde durduklarına belki de hiç şahitlik etmediği bir güruhun verdikleri sözleri, barışçıl politikalarını ve hangi ülkenin ne kadar medeni olduğunu belirleme cüretlerini tahammül etmek zorunda değilim.

Tüm demek istediğim; Kızılderililerin, beyaz adamların yalan ve riyalarına karşı sürekli iyi insan olmanın mücadelesini vermelerinin ve süreç içerisinde tükenişlerinin tahammülü var bu kitapta. O yüzden daha fazlasını yüklenmeye gücü kalmıyor insanın. Unutulmaması gereken acı öğütler var. Onu okuduğumda çok üzüldüm, çok şey kaybettim, çok öfkelendim ama yalnızca Cemil Meriç kitapları için söylediğim “Bu kitabı herkes okumalı, bu bir ders kitabı olmalı.” cümlesini hissettim. İyi ki bu kitabın yazılmış olduğu dönemde var oldum dedim. Kapanış bu cümleyi tamamlayan bir Kızılderili şarkısıyla olsun:

Kutsal bir hayat sürüyorum.

Başımı kaldırıp göğe bakıyorum

Kutsal bir hayat yaşıyorum.

Son cümle: “Eğer bir adam bir şey kaybeder de sonra geri dönüp dikkatlice ararsa kaybettiğini, mutlaka bulur.” Bir Kızılderili hep umutludur, siz de dünyaya karşı umutlu olun. Ve Kızılderililerin hep yaptığı, güzellik getirmekti. Siz de güzel olana uğraşın.

ESMA ŞAFAK

1996 yılının anneciğime göre en soğuk gününde, dört kız evlada sahip olacak bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Ağaç dallarında piknik yapan ve öğlenleri arkadaşlarıyla azık karışan neslin sonunu süpürenlerdenim.
Gündüzleri öğretmen, akşamları öğrenci, uyuyamadığım gecelerde de kelime avcısı olarak hayatıma devam etmekteyim.
Çocuk edebiyatını, insan psikolojisini, farklı manzaraları, iyi öyküleri, ağaçlara tırmanmayı ve en çok da piyanoyu seviyorum. Güzel olan her şeye heves etmek gibi bir karakterden mustaribim. Şifa beklerim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.