Müslümanların sevinci, yılın en değerli ve bereketli günlerindeyiz. Bu günleri tefekkür, imanı tazeleme ve ibadet açısından değerlendirme fırsatını, beslenme yanlışlarından dolayı kaçırıyoruz çoğu zaman. Bu yazımızda, Ramazan’ın manevi atmosferini engelleyen beslenme ve günlük yaşamdaki hatalarımızı değerlendirerek, elimizden geldiğince tavsiyelerde bulunacağız.

  1. BÖLÜM

Ramazan’daki oruç ibadetinin hikmeti halk arasında “açların ve susuzların” hâlinden anlama şeklinde basitleştirilse de, kudsî hadislerden anladığımız kadarıyla, Allah ile kul arasında oldukça ulvi bir konumda olmasıdır. Ramazan, açlıkla boğuşulan, bağımlı olduğumuz maddelerin özlemi ile geçen, geceleri midenin çöp variline dönüştürüldüğü, televizyon başında beyinlerin dumura uğratıldığı, geç saatlere kadar gündüzün intikamı çıkarılan, gündüz de öğle saatlerine kadar orucun uykuya tutturulduğu bir zaman dilimi olduğunda, ondan alacağımız güzellikler de oldukça azalmaktadır. Ramazan sadece oruç ayı değil, aynı zamanda “Kur’an ayı”, infak ayı, namaz ayıdır… Yeme içmeye dikkat edilmeyen ve yanlışlıkların üst üste yapıldığı Ramazan ayı, bize rahmet değil, hem bir eziyet hem de kaçırılan büyük bir fırsat hâline gelmektedir.

Ramazan’da tutulan oruç ne kadar kolaylaştırılırsa, hayata dair yanlışlarımızı değerlendirme, güzel kararlar almaya yönelik tefekkür gücümüz ve diğer ibadetlere olan takatimiz de o denli kolaylaşacaktır. Böylece bu Ramazan, hayatımızda yeni bir dönüm noktası olma konusunda bize Allah’ın büyük bir hediyesi olabilir.

  1. BÖLÜM

Sabah gözlerimizi açtığımızda, aç-bitap, susuz ve üstüne üstlük idrara sıkışmış bir vaziyette kalktığımızı hatırlarız birçoğumuz Ramazan sabahlarında. Oysa susamayalım, acıkmayalım diye börekleri, ekmekleri, pilavı, kahvaltılıkları tıka basa yemişizdir sahurda. Şimdi uyanır uyanmaz bu ne açlık, ne susuzluk!.. İftar vaktine ise daha saatler var.

Sindirim sistemimiz makro planda bir fabrika gibi değil, bir atölye gibi çalışır. Ne demek istiyorum? Sırayla siz istediğiniz gibi besinleri art arda gönderdiğinizde, otomasyon sisteminin bir tarafından giren gıdalar diğer taraftan sırayla sindirilerek çıkmıyor. Tam tersine hormonal, sinirsel ve salgısal sistemlerle sindirim sistemi her öğüne özel olarak, baştan sona, ağızdan makata kadar odaklanarak sindirimi tamamlıyor. Yemeğe niyet edildiğinde beyinde bazı bölgelerin uyarılması ile tükürük salgılanır ve sindirim başlar. Bundan sonraki süreç, boşaltım yapılana kadar tüm sindirim sisteminin bölümlerinin birbirini uyararak ve engelleyerek oluşturduğu bir süreçle tamamlanır. O yüzden İbn-i Sînâ başta olmak üzere birçok eski hekim, büyük abdest gerçekleşmeden yeni bir öğünün sağlığa zararlarından bahsetmiştir. Dışkılama gerçekleşmeden sürekli yeni bir süreci başlatmak sindirim sisteminde kaosa, birçok besinin tam olarak sindirilmemesine, büyük bir kısmının gaza dönüşmesine ve vücutta mineral ve vitamin eksikliklerine yol açmaktadır.

Yukarıda anlattığımız ve sürekli yaşadığımız senaryonun sebeplerini teker teker ele almaya başlayalım.

Bahsettiğimiz sindirim mekanizması nedeniyle, iftar ile sahurun vakit olarak yaz aylarında yakın olmasından dolayı iftar ile sahur arasında sindirim sisteminin yukarıdaki mekanizma ile sürekli çalıştırılması, en son da sahur yemeğinin üzerine uykuya geçilmesi, sabahki senaryonun en büyük suçlularından birisidir. Yarı sindirilmiş, yarı sindirilmemiş birçok besin, bağırsaklarda büyük bir kaosla bir an önce dışarı atılmayı beklemekte, ciddi oranda gaz oluşmakta, bu da oruçluyu rahatsız etmektedir. Oluşan gaz, mesaneye baskı yapmakta, sahurda bardak bardak -neden hata olduğunu ilerleyen bölümlerde ayrıca ele alacağız- içilen suyun etkisiyle idrara sıkışılmaktadır.

  1. BÖLÜM

Sahur sofraları Ramazan ayının vazgeçilmezidir. Bütün aile sofra başında toplanır, büyük bir iştahla ve sevinçle imsak vakti öncesi son hazırlıklar yapılır. Büyükler, küçüklerin önüne zorla börekleri, çörekleri koyar “İyi ye, bak acıkırsın!” gibi teşviklerle de orucun kolay geçmesini temenni ederler. Ezana dakikalar kala, art arda sular lıkır lıkır mideye doldurulur. Ne kadar içilirse, gün içerisinde o denli rahat edilecek hissiyatı hâkimdir. Peki, gerçek öyle mi?

Eminim hepimizin etrafında, bir bardak su içip yatan, hatta sahura uyanmaya bile tenezzül etmediği için geceden su içip yatanlar vardır. Sahurun lezzetini ve bereketini kaçıran, öncesi ve sonrası ibadetlerden mahrum kalan ve Ramazan’ı adet yerini bulsun diye sadece oruç ibadetine has kılan insanlar, orucu gayet rahat tuttuklarını söylerler. Söylerler de genelde inanılmaz ve cesaret de edilmez bu yönteme. “E ne yapalım sahur yapmayalım mı?..” Tabii ki yapalım ama geleneksel ve modern yanlışlarımızla birlikte sahur sofralarımız orucumuzu kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyor, farkına varalım. Öyle ki bir bardak su içip yatanlar bizden daha rahat günü geçiriyorlar.

Sahur sünnettir ancak olayı bu kadarıyla anlarsak yanılırız. Çünkü sahuru çevreleyen başka sünnetler de vardır, bunlar unutulduğunda sahur, eziyet hâline geliyor. Çok yememek, doymadan kalkmak, karışık yememek, sahurdan sonra namaza kadar beklemek ve sabah namazından sonra işrak vaktini beklemek de birer sünnettir. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde, yatmanız gerekse bile sahur yemeğinden sonra iki saat kadar daha uyanık olmanız gerekecektir ki, bu da sindirimin mide aşamasının tamamlanması demek. Yemeği yedikten sonra üzerine yatmak, sindirim sistemini bloke edeceği için hazmı zorlaştırmakta, reflü şikâyetlerini artırmaktadır. Sabah ağızda acı bir tadla uyanmaya neden olmaktadır.

İftardan kalan besin artıkları atılamadan üzerine yenilen ağır bir sahur yemeği, sindirim sistemini kaosa sokmakta ve öğle vakitlerine kadar gaz, karın ağrısı bazen ishal gibi durumlarla sindirim sistemi bu ağır yükten kurtulmaya çalışmaktadır.

  1. BÖLÜM

Bağırsaklardan kana şeker akışı ne kadar hızlı olursa, insülin salgısı da o denli hızlı ve fazla olur. Kan şekeri, hızlı bir şekilde yükseldiği için karşılığında defansif olarak sert salgılanan insülin onu hızla aşağı çeker. Bu da daha birkaç saat önce tıka basa yemek yiyen kişinin kan şekerinin, defansif insülin salgısıyla hızla düşmesine ve kısa sürede tekrar açlık hissetmesine sebep olur. Yani sahuru yaptınız ve daha öğle olmadan açlık hissettiniz, anlatmaya çalıştığım bu… Şekerden kasıt, sadece bildiğimiz anlamda toz şeker olmayıp tüm karbonhidratları kapsamaktadır (unlu mamuller, ekmek vs.). Karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin ikinci dezavantajı, karbonhidratların sindirilirken vücuttan su çekmesidir. Yani sahurda yediğiniz börekler, çörekler, saatler ilerledikçe ve sindirim devam ettikçe sizi daha çok susatacaktır.

Hem susamak hem de hızlı insülin cevabı ile çabucak acıkmak… Modern sahur mantığımız buna neden oluyor.

Sahurda akşama kadar susamamak için yapılan hatalardan birisi de, bardak bardak su içmek. Bu, sahurda yenilen yiyeceklerin hazmını zorlaştırır. Nedeni, tok karna içilen suyun mideden geçemeyip, midedeki kimusun hacmini artırması, böylece şişkinlik yaparak sindirimi zorlaştırmasıdır. Bir diğer nedeni de, sindirimin mide aşamasında olmazsa olmaz olan mide asidini seyreltmesidir. Hem bir anda bu miktarda içilen suyu vücut kaldırmaz, kısa süre içerisinde aldosteron ve kortizol gibi diüretik (idrar atıcı) hormonlarla atmaya başlar. Kortizol stres hormonudur ve sabahları daha çok salınır.

Sahurda diüretik sıvılar ve besinler almak da yine vücudu susuz bırakır. Sık tüketilenler olarak çay ve karpuzu bu anlamda örnek olarak verebiliriz.

Sahur için doğrusu; susamamak için, sindirim esnasında su tüketen proteinli gıdalar (et, süt, peynir vs.), tuzlu gıdalar ve karbonhidratlardan uzak durup sindirim sırasında vücuda su veren gıdaları tüketmektir. Sindirim sırasında vücuda su veren ve siz su içmeseniz bile gün boyu susuzluk anlamında sizi rahatlatacak gıdalara sonraki bölümde değineceğiz.

  1. BÖLÜM

İlk dört bölümü toparlamak gerekirse; sindirimin her aşamasında suyun bolca harcandığı ve rebound insülin salgısı nedeniyle hızla acıktıran gıdalardan sahurda uzak durmak, sindirimi de, atıklarının temizlenmesi de çok su harcanmasına sebep olmayan gıdaları tüketmek sahur için idealdir.

Hayvansal proteinlerden et ve et ürünleri; sindirimi zor, atıkların temizlenmesi de hem uzun hem de vücudun suyunun fazla miktarda kullanıldığı bir süreç olduğu için tercih edilmemelidir. Yumurta ise, rafadan tarzda tercih edilebilir, sindirimi de, atıkların atılması da çok daha kolaydır.

Yağlar miçelizasyon mantığı ile, fazla miktarda suyla birlikte emilir. Sindirilirken vücutta ilerleyen saatlerde su açığa çıkarır. Bu da vücudun susuzluğunu giderir. Sağlıklı yağlar; rafine edilmemiş soğuk sıkılmış zeytinyağı, tereyağı ve benzeri yağlardır.

Bitkilerin neredeyse hepsi sindirilirken çok az su harcanır, lifli gıdalar olduğu için sindirimi uzun sürer. İçeriğindeki suyu yavaş yavaş bağırsaktan kana verir. Yağlarla desteklemek bu süreci daha yavaş ve daha olumlu yönde etkiler. Birkaç tane hurma da bu anlamda sahur için ideal bir besindir.

O hâlde toparlamak gerekirse; mevsim sebzelerinden yaptığınız güzel bir salata, üzerinde gezdirdiğiniz soğuk sıkım zeytinyağı güzel bir tercihtir sahurda. Havuç hem tok tutar hem de günün ilerleyen saatlerinde bağırsaktan suyu emilir. Tereyağlı yumurta yine tercih edilebilecek bir öğün olabilir. Kavrulmamış taze kuruyemişler de abartılmamak koşuluyla eklenebilir, yağı ve proteini oldukça fayda sağlar, antioksidan etkileri ile vücudun arınmasına fayda eder.

Tüm bunlar ekmeksiz, çaysız, tatlısız, böreksiz olmalıdır. Bahsettiğimiz şekilde sahur yapılsa bile üzerine en az iki saat yatılmamalıdır. Eğer yatılması illaki gerekecekse bir bardak su, tüm bunlardan daha hayırlıdır. Eğer iftardan bu yana hafif bir beslenmeyle sahura ulaşmışsanız ve sahuru da bu standartlarda yapmışsanız, gün boyu faydasını göreceksiniz Allah’ın izni ile.

  1. BÖLÜM

Ramazan ayında tuttuğumuz oruçların bize öğrettiği en önemli hususlardan bir tanesi de, açlığın midenin boş olması ile alakalı olmadığı, tamamen beynin yanıltmacası olduğudur. Sahurdan birkaç saat sonra sabah dolu mide ile açlık hissetmenin ama iftara yakın saatlerde, geçen on ikion üç saate rağmen açlık hissinin daha az olmasının nedenini oruç günlerinde anlıyoruz.

Bir keresinde günde iki öğün beslenmeyi önerdiğim bir hastam, kan şekerinin çok düştüğünü ve buna asla dayanamayacağını söyledi. Ramazan’da oruç tutup tutmadığını sorduğumda, oruç tuttuğunu, ilk günlerde zorlansa da sonraki günlerde alışmaya başladığını söyledi. Bu psikolojiyi bize kim aşıladı bilmiyorum ama biz kan şekerimizin dengesini ve açlık hissinin kontrolünü, iki üç saatte bir beslenmeye bağlı zannediyoruz. Bu kanının hurafe olduğunu Ramazan bize öğretiyor.

Kan şekeri, vücutta mükemmel bir mekanizma ile çalışan hormonların kontrolü altındadır. Açlığınız üç güne bile ulaşsa, bu hormonlar mutlaka kana şeker akışını sağlamak için sindirecek bir şeyler bulur ve kan şekeri dengeli bir şekilde süregider. Peki neden birkaç saatlik açlıklarda kan şekerimiz düşüyor? Bunun cevabı önceki bölümde anlattığımız rebound insülin olayında…

İlk günler oruçluda baş ağrısı olmasının nedeni, sigara tiryakisinin baş ağrısı ile aynı. Karbonhidratlar da kan şekeri mekanizması üzerinden bizde bağımlılık yapıyor. Kan şekeri düştükçe, vücut “ekmek” istiyor. Buna alışması dört beş gün sürüyor.

Oruçken ders çalışamayan, ezber yapamayan, işine konsantre olamayanların sorunu yine açlık değil, sahur ve iftar dengesinin iyi kurulamamasıdır. Anlattığımız ilkeler Ramazan’ı kolay geçirmek, acıkmamak, susamamaktan ziyade; gün içerisinde ibadetlerimize ve işlerimize daha kolay adapte olmak, manevi olarak arınma ayını aynı zamanda vücut olarak da arınmaya vesile kılabilmektir. İbadetleri zorlaştırmak İslam’ın mantığında yoktur. O yüzden sahur son vaktine kadar geciktirilirken, iftar için de acele edilir.

  1. BÖLÜM

Vücutta Allah’ın (cc) yarattığı harika sistemlerden birisi de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, çeşitli rütbelerde trilyonlarca askerin bulunduğu dev bir ordu gibidir. Kimi keşif yapar günümüz bekçileri gibi; bir mikrop, bir kanser hücresi tespit ettiğinde merkeze bildirir. Kimisi iş bitiricidir, operasyon ile olay büyümeden orada imha eder düşmanı. Kimi zaman (tüberküloz/verem gibi) düşman amansızdır, mücadele etmek zordur, bu sefer ordu etrafını sarar ve yıllarca kuşatmada tutar mikrobu. Yıllar sonra bile akciğerde “leke” var olayı, işte bu kuşatmanın röntgene yansımış hâlidir genelde.

İşte bağışıklık sistemi bizim hayal edebileceğimizin kat kat üzerinde mükemmel bir sistemle, Allah’ın “el-Hafîz” ismine istinaden vücudumuzu korur. Bu koruma sadece vücudun hücrelerinde olmaz, büyük bir problem de ülkenin surlarındadır. Kalenin kapısından günde sayısız besin molekülü ve bunların arasına karışmış mikroplar, ağır metaller, yabancı kimyasallar vs. geçmek istemektedir ve bağışıklık sistemi kapı kontrol sistemi ile bunları ayrıştırmak zorundadır. Surlardan kastım bağırsaklardır, bağırsakların içi aslında ülkenin dışıdır, ağızdan makata kadar olan yol vücudun içi değil dışıdır bu minvalde. Bu geçiş-kontrol sistemini (emilim), bağırsak boyunca yerleşmiş lenf dokuları (“MALT” diye de bilinir), bağırsaktaki (probiyotik) bakterilerle birlikte yardımlaşarak yürütür.

Bağışıklık sistemi, anlayacağınız oruç günleri dışında sürekli olarak tam mesaidedir. Çünkü boğazımız hiç durmuyor… Oruçta ise bağırsaktaki trafik azalmaya başladığı için bağışıklık sisteminin de yükü azalır ve vücuttaki arızalara ayıracakları vakitleri olmaya başlar. Artık vücutta iyi işlemeyen, kanserleşen ya da iltihabi dokular için daha kapsamlı operasyonlara çıkacak bir bağışıklık sistemimiz var demektir.

Bir de, kan dolaşımı sindirim sistemindeki ağırlığını başka organlara vermeye başlar.

İşte bu yüzden oruç, bağışıklık sistemini güçlendirir. Birçok hastalıkta kötüleşmeye değil, tedavi için fırsata olanak sağlar. Kronik hastalıkların birçoğunda da bahsettiğimiz ilkelere riayet edildiğinde rahatça oruç tutulabilir. Tabii ki hastayı bilen bir hekimin görüşü alınarak.

  1. BÖLÜM

Oruç akşamları, iftar ile başlar. İftar, “oruçlunun iki sevincinden birisi”dir. İftar, Allah’a amellerini “şirksiz” bir şekilde sunan Müslüman’ın gün boyu sadece Allah için yemeyi içmeyi bıraktığı amelinin sonunu, şükrün doruğunu ve amelinin eksikliklerine rağmen kabul isteğinin mahcubiyetini yaşadığı andır.

İftara hurma, su ya da tuz ile başlamak sünnettir. Elbette bunda birçok hikmet olsa da, sadece sünnet olduğu için böyle yaparız. Orucu açtıktan sonra, akşam namazını kılmak, doyma hissini çoktan oluşturur ve iftarda “freni boşalmış kamyon” hesabı tüm günün kazanımları çöpe atılmamış olur. Hormonal sistem, ilk besin mideye düştükten sonra, yaklaşık on dakika içinde beyni doyduğuna ikna eder. Namaz kadar süre, midemizden önce gözümüzü doyurur. Aslında namazdan sonra hafif bir iftar, vücuda yetecektir, sandığımız gibi bizi eksik bırakmayacaktır.

İftar bu sürecin en zor virajı. İnsanın kendini tutması, az yemesi, karışık yememesi, çok çiğnemesi, tatlıdan ve diğer zararlılardan uzak durması oldukça zor. Nefis bir anda hepsini istemekte. Bu süreci yara almadan atlatan, sıhhat anlamında kazanır. İftarda yine içilen su sınırlı tutulmalıdır. Belki yarım bardak, belki bir bardak. Sofrada içecek varsa, bu da hesaba katılmalı. Yemek mideden ayrıldıktan sonraya, yani iki saate kadar başka içecek içilmemeli. İki saatten sonra birkaç bardak çay ve bol miktarda su içilebilir. Ramazan akşamlarının en büyük hatası meyveler, çerezler ve tatlılardır. Tüm bunlar, ertesi gün orucunu bile etkiler, daha zor geçmesine neden olur.

İftar, oruçlunun en büyük imtihanlarından birisidir aslında, zordur, olabildiğince dik durmak gerekir. Oruç tutan çocuklarımıza iftarlık adı altında “çöp gıdalar” alınmamalıdır. Yeni alternatifler üretilmelidir.

Elbette her gün birbirini tutmaz. Bir gün ağır bir yemek yediysek -ki yenmeyecek diye bir kural yok- en az üç dört gün hafif iftar yapmalı. Bir gün tatlı yemişsek, en az bir hafta kendimize hâkim olmalı. Herkes bunu kendi bünyesine göre düzene sokmalı.

  1. BÖLÜM

Bu son bölümde, Ramazan’la ilgili bahsetmemiz gereken kalan meseleleri ele alalım…

Öncelikle “Şu kimse oruç tutabilir mi?” tarzında sorulara çokça muhatap oluyoruz. Hastalıklar konusunda her hastayı kendi doktoru en iyi şekilde bilir. Denirse ki kendi doktoru bu konuda hassas değil, tersini düşündüğümüzde yani hassas olup da hastayı tanımayan doktorun görüşü de geçerli değildir. Çünkü yanlış bir karar verip hastanın aleyhine bir durum ortaya çıkarabilir. Bunlar ağır kronik hastalıklar için geçerli.

Ancak, ilerlememiş kanserlerde, insülin kullanılmayan diyabette, böbrekleri aşırı derecede tahrip olmamış hipertansiyonda, romatizmal hastalıklarda, genel olarak orucun hastaya kötü değil, iyi geleceği düşüncesindeyim. İlerlemiş vakalarda hekim görüşü alınmalı. Bazı nörolojik hastalıklarda susuz kalmak hastayı kötüleştirebilmekte, bu tür durumlarda ısrarla oruç tutacağım yaklaşımında olmamalı.

Hamile ve emziren bayanlar için de sorular çokça gelmekte. Hamilelik döneminde ve emzirme döneminde bebeğin kötüleşeceğinden korkulursa, İslam’da ruhsat söz konusudur. Hamilelikte bebek, anneden alması gerekenleri alır, anne iyi beslenemediğinde kendi vücudu daha fazla etkilenir. Gün içinde vücudu aşırı hâlsizleşen anneler oruç tutmamalı. Hamilelikte ilk altı ay, bebek anne sütünden başka bir şey almıyorsa ve oruç sırasında bebek doymuyorsa yine orucu ertelemek daha iyidir. Bebek beş ayı geçmişse, bu da Ramazan’a denk gelmişse, ek gıdaya biraz daha erken başlanabilir. Yani hamilelikte kıstas anne, emzirirken bebektir.

Ramazan ayının Müslümanlar için bağışlanmaya, kalanlar için ise tefekküre ve hidayete bir vesile olmasını temenni ediyorum.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir