Ellerimle durdurmaya çalışıyorum düşünceleri ancak bu eller neyi başarmış ki? Bir kadının gidişine engel olamamış, küçük kuruntulardan mıdır ya da büyük gerçeklerden midir, nedir bilmediği; bir annenin kalbinin boşluğunu dolduramamış…

Bir pervanenin ateşin etrafında döndüğünü görünce içim çekildi. Kendini öldürecekti. Onu o kurduğu ölüm çemberinden hemen çekip almak istedim. Ateş yakardı çünkü, pervane soğuktu hem. Ateş yutardı çünkü, pervane küçüktü hem. Ancak pervanenin bu durumdan haz duyduğunu, ateşin kendisine zarar vermesinden çekinmediğini okumuştum büyük büyük kitaplardan. Görüyordum da aynı zamanda yazılanları. Öyleydi. Yine de onu kurtarmak gibi boş bir hayalin içgüdüsel kıyımına uğramadan birkaç saniye önce ellerime baktım. Ki buradan başladı içimdeki kıyım. Onu kurtarmaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu büyük büyük kitaplardan okuyunca değil, ellerime bakınca anladım. 

Bundan çok da önemsemeyeceğim kadar zaman önce, küçük bir battaniyenin içinde, sabahları kapalı tülün ucundan bir yol bulup sızan güneş hüzmeleri gibi parlıyordu başım. Bir cami avlusundaydım. Geceydi epey. Üşüyordum. Bir kadın beni annemle kaldığım evimizden alıp camiye getirmişti. Evden annemle çıkmıştık, yolda ise kucağında olduğum bir kadındı. Anneme çok benziyordu. Elbisesi aynıydı, kokusu üstündeydi ama kalbi yerinde değildi. Kalbini dolduran yerde büyük bir boşluk vardı. Görünce göğsünde emanet duran elimle oraya dokunmak istedim, ellerimi oraya koymak istedim. Dokununca ağladı kadın, yandı elim biraz.

Çektim hemen, yol boyunca ağzımdaki emziği tükürüğümle ve damaklarımla tutmaya çalışırken orayı izledim. Kadının kalbini. Boşluğu izledim; kadın ağladıkça, o boşluktan sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Yaktı tenimi rüzgâr, ben de ağlamaya başladım. Kafamı bir sağa bir sola çevirdim, emzik düştü ağzımdan, battaniyenin içinde kaldı. Kadın beni susturmak için elini ağzıma götürdü. Elini ağzıma götürünce kalbini biraz daha yaklaştırdı. Daha çok yandım, daha fazla bağırdım. Çareyi, göğsüne yapıştırdığı beni, kollarını dirseklerinden bükerek orada sallamakta buldu. “Piş piş” diye salladı beni. P’leri çok ince söylüyordu. Annem gibi. Bu kadın anneme cidden çok benziyordu ama annem değildi. Annem p’leri ince ince söylerken beni bir gece vakti kalbinden esen sıcak rüzgârla hiç baş başa bırakmamıştı. Bu kadın annem olamazdı…

Kalbinden esen sıcak rüzgârın kafama değil de ayaklarıma doğru gelmesi için kadının solak olması gerekiyordu. Kadın bunu anladı ve solak oldu. Bilmediği sıcak rüzgârı ayaklarıma boşalttı. Ayağımı saran battaniye sıcak rüzgârdan çok etkilenmedi. Bir müddet sustum, ağzımdan düşen emziğimi de tekrar yerine koymuştu. Yürüyorduk, kafamı sağa çevirip yolu izledim. Bir cami avlusuna gidiyorduk. Yaklaştıkça mırıldanmaya başladı kadın. Gecenin kör saatinde avludaki köpeğin bile uyuyup ses çıkarmadığı yerde bu mırıldanma bütün dikkatleri kendine çekebilirdi. Neyse ki benim dışımda kimse bunu duymadı. Duysa da tepki vermedi. Duyup tepki verilecek bir şeydi oysa. Gereğini yapıyordum ancak kadın ne dedi bilmiyorum. Belki hiçbir şey demedi, belki dua etti, mırıldanırken bile dua edilir mi? Ediyordu belki, bilmiyorum. Çok bir şey de hatırlamıyorum ve aslında hiçbir şey hatırlamıyorum… 

Yalnızca bana şimdi söylenen gerçeğe bir hikâye uydurmak istiyorum. İnsan öyledir, inanmak istemezse bir şeye ve aynı zamanda aleni bir gerçekse o şey ona farklı bir şey uydurur. Kılıf gibi. Uydurmazsa yaşayamaz, acıyla yaşanmaz. Acı deler geçer yüreği, ağrısıyla yaşarsın ama acı delip geçmeden her an delip geçecek şiddette biteviye gelirse yaşanmaz böyle.  

Bana şimdi seni çok küçükken bir gece vakti cami avlusuna götüren annendi diyorlar. İnanmak istemiyorum. Kamera kayıtlarını izletiyorlar, kadını arkadan görüyorum. Evet anneme benziyor diyorum, ama annem olamaz o. Annem olsa o gün ona bakarken görürdüm gözünde annemi. Görmedim diyorum. Kanıtlar sunuyorlar. Çok ciddi kanıtlar; parmak izleri, görgü şahidi, annemin karanlık geçmişi, babamın beni tanımaması, herhangi biri olarak gördüğü kadından herhangi biri olarak gördüğü bir çocuğun doğması… Bunlar ciddi şeyler, duyunca kalbime inip orayı ateşe çeviren şeyler. Ancak düşünmek istemiyorum. Öylesini kabullenmek istemiyorum. Ne olursa olsun insanın zayıflığını, aczini bir insan belirleyemez, buna o karar veremez. O gün için dedikleri gerçek olabilir. Sahiden de beni bir gece vakti battaniyeye sarıp cami avlusuna götüren belki annem olabilir ama beni her gece vakti battaniyeye sarıp cami avlusuna götüren annem değil, bir kadın diyorum. Onları kendime inandırmaya çalışıyorum. Sonra vazgeçiyorum. Bu bir öğrenilmiş çaresizliktir, öyle yapılır. Önce inandırmaya çalışır, sonra vazgeçersin. Ardından tılsımlı cümleyi söylersin: “Sadece ben bilsem yeter.”  Öyle zayıftır ki bu cümlenin etkisi, hemen gider, uçar. Çünkü bilir ki insan, susturamaz içinden kopup kopup gelen düşünceleri. Öyle oluyor. Ateşin etrafında, kalbimin etrafında dönüyor düşünceler. Pervaneler gibi. Korkmuyor, büyüyüp beni akıldan etmekten korkmuyor…

Ellerimle durdurmaya çalışıyorum düşünceleri ancak bu eller neyi başarmış ki? Bir kadının gidişine engel olamamış, küçük kuruntulardan mıdır ya da büyük gerçeklerden midir, nedir bilmediği; bir annenin kalbinin boşluğunu dolduramamış… Bu el neye yaradı ya da ben neye yaradım? Bir şeye yaradıkça anlam buluyorsa her şey, ben ve ellerim neye yaradık?..

Pervane daha hızlı dönüyor şimdi, ateş daha coşkulu yanıyor.

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.