Bireyi pratik yaşam alanından sanal yaşama doğru sürükleyen sosyal medya, bireyin kişisel alışkanlıklarından siyasal taleplerine hatta inançlarına kadar hemen her alanı kapsayan ve kuşatan ikinci bir kimlik alanı oluşturuyor. 

Birkaç yıl önce derste öğrencilerle muhabbet ederken, evimde televizyon olmadığını ve Instagram hesabımın olmadığını söylediğimde “hocam sizde amma asosyalsiniz”, deyiverdi bir delikanlı. Sınıfındaki arkadaşları haricinde neredeyse okuldaki başka hiçbir öğrencinin adını bilmeyen, sınıfından da sadece birkaç kişi ile iletişim kurabilen bir öğrenci için asıl asosyallik sosyal medyada aktif olamamaktı.

Salgın döneminde “hayat eve sığar” mottosunun gölgesinde yaşanan steril hayatlar, uzaktan erişim yoluyla devam eden eğitim ortamı, öğrenciyi de aileyi de uzaktan erişimin sıcak kollarına bıraktı. Pompalanan korku duygusu, daha başka birçok duyguyla öyle bir imtizaç etti ki bugün geldiğimiz noktanın sonrasına dair öngörüler, distopik olmaktan kendini kurtaramıyor.

Kentsel dönüşüm de sosyal dönüşüme aynıyla eşlik ediyor. Tek katlı, bahçeli evler yerini devasa apartmanlara bırakıyor. Şehir eteklerini toplayarak kente veda ederken, yalnızlaştırıcı ve yabancılaştırıcı kentsel yaşamın bireyi giderek kendi özel alanına çekiyor. Şehir giderken mahalleyi de götürüyor. Daha önce çözülen birçok aidiyet bağına, mahallenin gidişiyle mahalle aidiyeti de ekleniyor. Dönüşmüş “mega kentlerin” insanı ise aidiyet duygusunu kaybetmiş bir vaziyette, sanal ağlarda yeni sanal bir mahalle ya da muhitin inşasına çalışıyor. Yeni sosyal ağlar, bireylere kendi ekranlarında öznelik hissi içinde bazı inşalara izin veriyor. Birçok sosyal ağ, bir yandan sınıf farklarını gizlemenin imkânsızlığını faş ederken diğer yandan da her kesimden insanın özendiği hayatı bir gün elde edebileceğini fısıldıyor. Ancak “tecime elverişli paketlenmiş duygular” da “pürüzsüz paketlenmiş mutluluk” temalı konseptler de derinlerde bir yerde huzursuzluğu saklıyor.

Geleneksel medyanın serüveni; büyük oranda tek yönlü, endüstriyel ve kitlesel iletişim aşamasının ardından sosyal medya çağının iletişimsel evresiyle yaşamaya devam ediyor. Yeni medya, web 1.0 döneminde internet siteleri ve e-maillerin yoğun kullanımıyla yine web 2.0 döneminde de sosyal medya platformlarının devreye girmesiyle birlikte etkinlik alanını muazzam boyutlara ulaştırdı. Yeni medya teknolojileri ve özellikle internetin gelip dayandığı web 3.0 sınırı, birçok bilimsel disiplini, dini otoriteleri, popüler kültürü, kendisi hakkında konuşmaya hatta tavır almaya zorluyor. Psikolojiden sosyolojiye, felsefeden siyaset bilimine hatta İslami ilimlere kadar farklı disiplinler internetin ve dijital olanakların kendi alanlarına etkisi üzerine çalışmalar yaparken, Black Mirror, Mr. Robot gibi diziler oldukça ilgi çekiyor. Bu yapımlara olan ilgiyi, uzun süredir var olan bilim kurgu eserlerine olan ilgiden ayıran şey ise elimizden düşürmediğimiz aygıtlarda ve rutinleşen pratiklerimizde izlediklerimizin bir gün gerçekleşme ihtimaline olan inancımız. Teknoloji, McLuhan’a göre toplumsal yaşamdaki değişimin en önemli itici güçlerinden biri. Toplumun ihtiyaçları, teknolojik gelişmelerin önünü açarken gelişen yeni teknolojiler de toplumsal yaşamı değiştirip dönüştürmeye devam ediyor.

Giderek artan kullanıcı sayılarıyla sosyal medyanın dijital kültürü, toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşama hızla eklemlenirken, 2011 yılından başlayarak tüm dünyada yeni toplumsal hareketler, siyasal katılım ve kamusal alan bağlamında tartışılmaya başlandı. “Arap Baharı”, İspanya’da bugün Podemos isimli partiyle kurumsallaşan İndignadas (Öfkeliler) hareketi vb. sosyal medya ve yeni toplumsal hareketler, oldukça iyimser tonlarda yapılan yeni yurttaşlık ve kamusal alan tartışmasını ateşledi.

Bireyi pratik yaşam alanından sanal yaşama doğru sürükleyen sosyal medya, bireyin kişisel alışkanlıklarından siyasal taleplerine hatta inançlarına kadar hemen her alanı kapsayan ve kuşatan ikinci bir kimlik alanı oluşturuyor.  Gündelik hayatın realitesi tanımlanırken, sanal bir kimlik olarak sosyal medyada var olabilmek, fiziksel olarak var olabilmekle neredeyse eşdeğer kabul ediliyor. Bilgi, hız, haberleşme kültürünün topyekûn değişmeye başladığı ve yeni bir kimlik olarak sosyal medyanın yaşamın bütün ayrıntılarını kuşattığı bir enformasyon çağıyla, birey kendini yeniden tanımlıyor.  İnternetin toplumsal yaşamı dört koldan sarmaladığı bu çağda, geleneksel yaşam pratiklerinin neredeyse tamamı ya değişmiş ya da değişmeye aday. Gündelik yaşamın önemli bir kısmını oluşturan sanal yaşam alanları, postmodern dönemde mobil teknolojilerin ufkuyla çevrelenmiş durumda. Bireyin haberleşme, bilgi, alışveriş vb. sosyal etkinliklerinden kapitalist sermayedarların pazarlama ve görünürlüklerine kadar hemen her alanı devasa bir ağ gibi sarmalayan bu yapı, yüzyılın en büyük değişim dinamiğini oluşturacağa benziyor.

Sosyal medya, gündelik yaşamın bir simülasyonu olarak, bireyin gerçeklikle olan bağını koparıyor. Gerçekliği başkalaştıran şey olarak mecranın yapaylığı, metalaşma ve nesneleşmenin de önünü açıyor. Zygmunt Bauman, tüketimin nihai amacının “ihtiyaçların, arzu ve isteklerin tatmin edilmesi değil tüketicinin metalaştırılması ve yeniden metalaştırılması” olduğunu söyleyerek, modern zamanın en önemli niteliği olan “metalaştırma” üzerinde durur. “Katı olan her şeyin buharlaşıp uçtuğu”, kontrol edilemeyen ve baş döndürücü bir hızda değişimin öne çıktığı dijital çağda, Bauman’ın “likit/akışkan modernite” ifadesi, zamanın ruhunu anlamak için isabetli bir kavram. Akışkan Gözetim kitabında Bauman ve Lyon, günümüzde toplumların değişkenlik içinde olduğunu ve bu aşamanın “akışkanlıkla” ifade edilebileceğini belirtirler. Sürekli hareket halinde, kesinlik ve sınırlardan yoksun modern dünyanın insanlarının hareketlerinin gözetlendiği ve takip edildiğinin farkında olduklarından söz ederler. Gözetim, artık akışkan bir hâle gelmiştir. (Bauman ve Lyon 2016: s.7).Yine Bauman, sürekli çevrimiçi olanın “bir daha asla sahiden ve tam anlamıyla yalnız kalamayacağını”, gerçek kişilerle iletişim kurmasının zorlaşacağını, kitap okumak, resim yapmak, pencereden dışarı bakmak gibi eylemleri hatta başka dünyaların hayalini kurmasının bile güçleşeceğini belirtir.

Mahrem olan her şey, sırf görünür olmak adına kamunun tüketimine açık hâle gelmektedir. Mahremiyetin ortadan kalktığı sosyal medyada “gösteri”, durmaksızın devam etmektedir. Gerçek ile sahtenin birbirinin yerine geçtiği, imajın hâkim olduğu ve her şeyin görüntüler üzerinden değerlendirilmeye çalışıldığı toplumları Fransız düşünür Debord “gösteri toplumu” olarak tanımlamıştır. Meta fetişizminin toplumu hakimiyeti altına aldığı gösteri toplumunun gelişimi, kapitalizmle doğru orantılı bir şekilde gerçekleşti. Debord’un deyişiyle “görünen şeyin iyi olduğu” gösteri toplumunda, çoğu insan bilgi ve pazarlama sisteminin kölesi olduğunun farkında bile değil. Gösterinin tüm hızıyla devam ettiği sosyal medyada kullanıcılar, herhangi bir baskı ve zorlayıcı güç olmaksızın kendi istekleriyle mahremiyetini paylaşmakta.  Bu noktada Bentham’ın panoptikon tasavvurundaki görünmeden gözetleme durumu, artık herkesin birbirini gözetlediği yeni bir panoptik hapishaneye evrilmiştir. (Burada panoptik kelimesi yerine başka birçok kelime kullanılabilecekken daha maruf olduğu için tercih edilmiştir) (Debord, Gösteri Toplumu I)

Bugün “görünerek var olmak” galiba en çok mahremiyet kavramını dönüştürdü. Mahremiyet; sınır çekerek, dokunulmaz alan oluşturarak, insanı ihtiram sahibi yapan fıtri bir duygu. Modern bireyin serüveninde de insan, kişisel özgürlük tecrübesi için dokunulmaz ve müdahil olunmaz bir mahremiyete ihtiyaç duyuyor. Mahremiyet ilkesi, yerini “aleniyet” ve “şeffaflık” hâline bırakınca herhangi hegemonik bir gücün, insanların kişisel bilgilerini edinmesi ya da ele geçirmesi için özel çaba sarf etmesine gerek kalmadı. Özelin ifşası, geleneksel mahremiyet tasavvurunu altüst etti. Bugün artık kişisel mahremin, istiğna, hicab ve sakınmanın yerini alabildiğine teşhirle karışık bir şeffaflığın ve görünürlüğün aldığını görüyoruz. Günümüz toplumunda iletişimin geldiği ifrat noktası; dilin, görüntünün, bilginin, dilin, haberin spamlaşmasına (kelimenin tüm çağrışımlarıyla) yol açtı. Yüz aurasını yitirmiştir. Oysa düşsellik de auradır dolayısıyla simülasyonda gerçeğin aurasından söz edilemez. Çünkü sahte bile denilemeyecek olan hipergerçeklik, gerçek değildir; gerçekle değiş tokuş edilmiştir. (Baudrillard, J. Simülakrlar ve Simülasyon. O. Adanır (Çev.), Ankara: Doğu Batı Yayınları) Teknolojik olanaklarla enformasyon üretiminin devasa boyutlara ulaşmış olması, bilginin arttığı anlamına da gelmemelidir. “Şeffaflık toplumunda” aynı şekilde her türlü metinde olabildiğince açık olmalıdır. Haberden edebiyata kadar bütün metinler, başka bir anlama ihtimal vermeyecek derecede sadeleşmeli, formelleşmeli, iletişimin hızını bozmayacak düzeyde aynılaşmalıdır. Anlaşılmak için emek ve zaman isteyen metinler, olumsuzdur ve ilgisizliğe mahkûmdur. Çünkü enformasyon akışında ve iletişim hızında herhangi bir kesinti tehlike yaratacaktır. (Byung-Chul Han;Şeffaflık Toplumu,Metis Yayınları)

Geçmişin Tanrı-Kralları, azamet ve güçlerini her yerden görülebilen devasa yapılarla göstermeye çalışıyordu. Zamanımızın narsistik bireyi ise her platformda görünerek var oluyor. Narsizmin temelinde başkasının arzusuna duyulan arzu yatıyor. Bu teşhir çağında, görünmez olan, sergi değeri taşımayan, aslında yoktur. Bir şehre yapılan ziyaret, bir yemek yeme, bir kitap okuma eylemi ancak sergilendiğinde “gerçek”leşir. Şeffaflık söylemi, farklılığı ve sınırları ortadan kaldırmaya, öteki’ni aynılaştırmaya çalışır. Eğlence, müzik, sinema, moda, edebiyat, dil ve kültür bu aynılaşmadan payını alır. Bu yüzden sosyal medyada moda eğilimleri paylaşılır, anında takip edilir. Tüketim kültürünün ve popüler kültürün birlikteliğiyle çok okunan kitaplar, gözde mekânlar, beğenilen müzikler, geziler, sosyal ağda kullanıcılar tarafından paylaşılır ve böylece aynılığın iktidarı gerçekleşir. Baudrillard’ın “Bizler artık canlı birer model, canlı birer moda bağımlısı, bir simülasyon aracına dönüştük.” cümlesi aslında içinde bulunulan durumu özetlemektedir. (Baudrillard, J.  Çaresiz Stratejiler)

Popüler kültür ve medya tüketimi, günlük hayatın bir parçası hatta esası haline getirilerek postmodernizme hayat verirken globalleşme de postmodernizmin gücünü bütün dünyaya hâkim kılmaya çalışmaktadır. Postmodernizmde tüketimin başat unsurları; sahip olunan araçların, fiziksel ihtiyaçları karşılamaktan daha çok bir statü belirleyicisi ve prestij yansıtıcısı olmasıdır. Bu şekilde yapılan tüketimle bireyler, insanların gözünde daha değerli olduklarını düşünmektedirler. Buradaki ince ayrıntı, bu mekanizma sayesinde kapitalizmin temel unsurunun -üretilenlerin metaya dönüştürülmesi gerçeğinin- kültür alanında da geçerli olmasıdır. Bir anlamda üretim ve kültür ürünü, ekonomik gerçekliklerden arındırılmamakta ve ona eklemlenerek anlam kazanmaktadır. Postmodernizm, bütün büyük anlatıları elinin tersiyle iter.

Sosyal ağlarda dinin ve geleneğin çirkin gördüğü, israfa dayalı gösterişçi ve şatafatlı etkinlik düzenleme, mahrem olanı ifşa eğilimiyle geleneksel doku ile dini tasavvuru tüketim kodlarına göre dönüştürmeye devam ediyor. Muhafazakâr çevreyi içine alan cezbedici sosyal ağ görünürlüğü ise bütün kadim hakikat iddiaları ile birlikte dini olan her şeyin anlam ve değerini piyasa diline göre metalaşmaya açıyor.

Gündelik hayatın bütün rutinleri aslında bir eğlence endüstrisinin ritimlerine göre şekilleniyor. Bu çerçevede örneğin Instagram, tek başına bütün hikâyesi içinde geleneğin nasıl görsel bir şenliğe ve seyirlik bir manzaraya dönüştüğünü temsil etmektedir. Sponsorlar eşliğinde fenomenler ışıltılı hayatları idealize ediyor, kentten bunalanları karavanlarla doğayı keşfetmeye, kışın ortasında bile çadır kurarak doğal yaşamı keşfetmeye davet ediyor. Doğa, özgürlük, mahremiyet, sessizlik, daha doğrusu her şey tüketim kodlarına göre servis ediliyor. Hayatın bütün anılarını ve anlarını pazara çıkaran Instagram, görünmek ve beğenilmek isteyen bütün müşterilerini kendi piyasasında birer “hikaye”ye (aynı zamanda kahramana) dönüştürüyor. Muhafazakâr camianın babyshowerleri, bebek mevlütleri, kına, nişan, nikâh ve düğün merasimleri, şatafat ve gösterişe boğulmuş bir albeni içinde yansıtan Instagram, muhafazakâr değerleri de adeta küresel bir modanın ikamesinde araçsallaştırıyor. Kapitalist sistem, gösteri ve tüketim üzerinden toplumu disipline etmekte, gösteriyi ve tüketici bilinci yaygınlaştırarak bireyi gönüllü bir itaatin yani köleliğin öznesi haline getirmektedir. Toplumsal beden, süreğen bir gözetim sistemi ile görünmeden gören iktidar tarafından disipline edilmektedir. Panoptik sistem, toplumsal özneleri biçimlendirirken, gözetlenmeyi ve seyretmeyi normalleştirmektedir. “Kendini teşhir etme arzusu” başkasını gözetleme arzusuyla bir araya gelerek görmeyi ve görülmeyi doğal bir hâle getirmektedir. Gözetim mekanizmasının gönüllü kölesi haline gelen insan, bunu zor altında değil arzu ve ayartmayla icra etmektedir. Toplumun kontrolü ve yönlendirilmesi için artık karmaşık-etkili disipliner tekniklere gerek duyulmamaktadır. Kapitalist sistem, medya yoluyla arzu ettiği kitleleri (alışverişkolik, sosyal medya bağımlısı, telkine açık vs.) kolayca üretmekte, tüketiciliği ise bir değer ve yaşam ideolojisi olarak sunmaktadır

 “Görünürlük imkânları içinde var olmayı” bir güç temsili ya da mesajın otantik iletimi olarak okumak, teknolojiyle kurulan bağımlılık ilişkisini göremeyen nakıs bir yaklaşımdır. Basitçe ifade etmek gerekirse -bu sürecin mantığında ve sisteminde- inançların ve kültürlerin kendini ifade etmesinden ziyade küresel tüketimin araçsallaşması söz konusudur. Hülasa post-hakikat çağında hakikatlerin de ancak birer piyasa argümanına dönüşerek yer aldığı bu sanal âlemde, hikmetin, geleneğin ve kutsalın metalaşması ve nesneleşmesi yürek burkuyor.

Yine geldiğimiz yer, Orwell’ın 1984 isimli romanından çok Huxley’in Cesur Yeni Dünya isimli romanında çizdiği yerdir. 1984’te insanların korku ve baskı ile denetlenmesi için ‘düşünce polisi’ adı verilen dışsal bir güce ihtiyaç duyulmaktayken, Cesur Yeni Dünya’da mutluluk ve haz ile denetim altına alınan insanlar -bu denetime dışarıdan herhangi bir zorlama ile değil- kendi bireysel rızaları ile gönüllü olmaktadırlar. Metalaşmanın ve nesneleşmenin yeni zamanlarında, karşımızda “görünme” üzerinden var olmaya çalışan yeni bir insan vardır artık. Bugün “görünmek”, tarihin hiçbir zamanında olmadığı kadar değerli ve arzulanan bir şey hâlini gelmiştir. İnsan idrakinin en önemli uzuvlarından olan göz, işlevini yitirmiş, görmenin varlıkla irtibatı ve anlamı buharlaşmıştır.

*İnsicam, Aralık 2021 sayısında yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir