“İslam mani-i terakkidir.” 1883 yılında “İslam ve Bilim” konferansına bu sözleri damga vurmuştu Fransız düşünür Ernest Renan’ın. Bu sözler İslam dünyasında büyük yankı uyandırdı. Konferanstan yıllar sonra bile reddiyeler yazılmaya devam edildi. Afgani’den Emir Ali’ye, Reşit Rıza’dan Namık Kemal’e kadar birçok İslam müdafaası yazıldı. Bu arada İslam ve Bilim, Müslümanlar ve Bilim Serüveni, Müslümanlarda Bilim adıyla birçok yazı ve kitap ortaya çıkmaya başladı. İslam ve bilim kardeş miydi, yoksa bir araya gelmeleri düşünülemeyen iki farklı dünyanın insanı mı? Sahi İslam ilim ilim derken bu bilim de nerden çıkmıştı?

18. yüzyılda kilisenin pencerelerini sıkı sıkı kapattığı Batı dünyası içeriye ışık sızdırmayı başarmıştı. Rasyonalizm ve pozitivizm rüzgârları bu dünyanın perdelerini havalandırıyordu. Artık herkesin kabul edeceği şekilde objektif sayılan ve biricik kılavuz edinilen bilim, dini tarihe gömmeye gelmişti. Bilgi edinmede bilimsel yöntem dışında izlenecek başka bir yol yoktu. Bilimin ulaşamadığı şey bilinemezdi.

Hristiyanlığın prangalarından yeni kurtulan ve nereye koşacağı kestirilemeyen bilimsel gerçeklik fikri, evrensellik sıfatını da önüne katınca sadece Hristiyanlığı değil tüm dinleri hedefine almakta gecikmedi. Sanayi Devrimi’yle büyük bir teknoloji birikimini de yanına alınca dünyanın maddeden ibaret olduğu ve maddi hareketin de değişmez yasalara bağlı olduğu ilan edildi. Modern bilimin artık ne bir dine ne de bir tanrıya ihtiyacı vardı. Önüne çıkan her kutsalı öğüten mekanik bir makine gibiydi. Dolayısıyla din kendini bu makinenin saldırılarından korunmak istiyorsa hiç sesini çıkarmamalı, kendisine tayin edilen yerde uslu uslu oturmalıydı. Bu yer hiç şaşırılmayacak bir yer olan vicdan oldu.

Böylece tanrı ve din rasyonalizm krallığında vicdanlara hapsediliyordu. Vicdanda yaşama hakkı vermek de, aslında onu hayatın her alanından kaldırmak demekti. Bu yeni tanrı, evren saatini kurmuş, çalışır vaziyette insanlara teslim etmişti. Bu aşamadan sonra bilim eşyaya hükmetme, ona tasallut etme, ona sahip olma ve oradan insanlara ve dünyaya bir tahakküm aracı olarak cereyan etti.

İslam dünyası ise Batı’daki gibi bir ilmî gelişmeyi Abbasîler ve Endülüs’te Emevîlerle Batı’dan önce yaşadı. Nitekim Kur’an ayetleri sürekli ilmi teşvik ediyor, insanın kendi içindeki ve çevresindeki âlemi keşfetmesini ve ona ibret nazarıyla bakmasını öğütlüyordu. Müslümanların hem kendi kitaplarını çok iyi anlamaları ve yaşamaları, hem de kâinat kitabını çok iyi okumaları gerekti. Netice itibariyle Müslümanlar tıpta, astronomide, fizikte ve matematikte, doğa bilimlerinde tüm dünyaya mal olan çok değerli çalışmalar ve eserler ortaya çıkardılar. Müslümanların yaktığı bu ilim meşalesiyle adeta tüm dünya aydınlandı.

Müslümanların ortaya koydukları ilim, Batılının biliminden oldukça farklıydı. Batı’nın rasyonalist temel üzerine kurduğu bilim yerine, Müslümanlar dini merkeze aldılar. Müslümanların çabası dinin vesayetinden kurtulmak değildi. Onlar öğrendikleriyle imanlarını arttırarak Allah’a bir kez daha boyun eğiyorlar, başka hiçbir şeyin karşısında boyun eğmemek için, imanlarıyla özgürleşmek için öğreniyorlardı.

Müslümanlar, evrenle bir savaş içerisine girip var olan düzeni bozmak yerine zaten âlemin kendisi için boyun eğdirildiğinin bilincinde, onu anlamaya, idrak etmeye çalışarak kendilerine yol buluyorlardı.

İslam silm (barış) kökünden gelir ki Müslüman da kendisiyle, âlemle ve Rabb’iyle barış içinde olandır. Müslüman’ın kalbiyle aklı da barıştır. Öğrendikleri imanıyla çatışmaz, dolayısıyla hayatının her safhasında imanı tezahür eder.

İslam’daki ilim yok etmek için değil yaşatmak için vardır. İnsanlara hayat vermek için vardır. Nitekim İslam’ın amacı da insanların dünyada salahını, ahirette felahını sağlamaktır.

Kur’an’ın ilim dediğiyle bugünkü profan bilim birbirinden farklıdır. Ayrı dünya görüşlerinin insanıdır. Bir araya gelmeleri düşünülemez. Batı’nın bilimi hayatı sekülerleştiren ve sekülerleştirdikçe de ahlaksızlaştıran bir bilgidir. İslam bilgiye düşman değildir. Bilakis öğrenmeyi teşvik eder. Bugün Batı’ya bakmaktan boynu ağrıyan İslam dünyasının kendilerine yakışan ilmi ve bilgiyi öğrenmek için kendisini İslam’a yeniden açması gerekir.

Nitekim Ziya Paşa’nın dediği gibi:

İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki

Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı

(Devletin yükselmesine engel olan İslamiyet imiş, önceleri yoktu, bu rivayet yeni çıktı.)

Hümeyra Ünaldı

1994 yılında Konya'da dünyaya geldi. 2012'de Konya Merkez Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nden mezun oldu. 2016 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde lisans eğitimini tamamladı. 2019 yılında "Tahrim Suresi Bağlamında Ehl-i Sünnet ve Şia Tefsir Ekollerinin Karşılaştırılması" konulu tezi ile yüksek lisansını tamamladı. 2019 yılından itibaren yurtdışında yaşamakta, farklı coğrafyaları tefekkür ederken kızının eğitimi ile meşgul olmaktadır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.