Baharı Müjdeleyen Güz Yağmuru

Orucun kıymeti, yapageldiğimiz şeylerle aramıza mesafe koyuyor olmamızla ilgilidir. Bu mesafe koyma, zamanı (anı) doldurduğumuz boşluğun açığa çıkmasıdır. Çünkü biz, kendi kendimizi unutmak pahasına ısrarlı bir biçimde (hem de) olmayan bir boşlukla aramızı doldururuz. Bu boşluk doldurarak yaşama kandırmacasının şifası, yavaşlamaktır. Yavaşlamak, “an”ın çoğalmasıdır.

Uzunca bir aranın ardından tüm coşkusuyla idrak edeceğimiz Ramazan ayı tatlı bir telaş ve hazırlığın gölgesinde kapımızı çaldı. “Ramazan gelmeden al abi. Yakında Ramazan zammı olacak.” Cümleleri, Ramazan ile ilişkimizin evrildiği yerin esnafa bakan yönünü görmemizi sağlıyor. Ramazan’ın bir kültürel etkinliğe evrilmesi; insanların nefislerinin terbiye edilmesini hedefleyen bir ibadetin de içinde yer aldığı zaman diliminin, tüketim çarkının daha hızlı dönmesine yol açması; diğer elin görmemesi gereken “veren eller”in sosyal medya kimliklerini bilboarda dönüştürmesi… Etrafımıza baktığımızda bu konularla ilgili olumsuz bir havaya kapılmamak mümkün değil. Bir genellemeye hakikati kurban etmeyelim zira ne değerlerin kültür üretmesi ne de hassasiyetlerin ticarileşmesinde bir sorun yok. Sorun, bu kültürel zenginliğin doğal sürecinden çıkıp “geleneksellik” adı altında pazarlanması. Tüketim kültürü; dinî inançları, sembolleri, dinî gün ve merasimleri bile maharetle tüketim nesnesine dönüştürebiliyor. Maalesef ileri kapitalizm, bütün insan faaliyetini tüketime indirger. Din de bu durumdan nasibini alır.

Geleneksel zamanlarda Müslüman toplumda Ramazan’ın gelişi çok öteden belli olurdu. İslam toplumlarının kurucu unsuru olan sünnetten ilhamla hayatı şekillendiren Müslümanlar, üç ayların gelişi ile oruç tutmaya başlarlardı.  Recep’ten Ramazan’a doğru yoğunluğu gittikçe artan oruç; şehrin üstünü kaplayan gökyüzü gibi kuşatırdı Müslüman şehirleri. Bu yüzdendir ki Ramazan’a ermek diye bir tabir kullanılırdı. Çünkü Müslüman zihin için Ramazan, erişilen bir iklimin adıydı. Elde etmeye çaba gösterilen, elde edilmesi lütuf görülen bir iklim. Öyle ki bir görüşe göre adı natık (ç: nevatık) olan ayın adı değiştirilmişti. Zira Ramazan kelimesinin kök anlamları olduğu ifade edilen iki kelime de anlatmaya çalıştığımız düşünceye çokça işaret eder. (Ramadiyy; yaz sonunda, güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur. Bu yağmurun yeryüzünü temizlemesi gibi, Ramazan ayı da müminleri, günah kirlerinden temizler. Ramida: Güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızarması anlamındadır. Kızgın yerin üstünde yürüyenlerin ayaklarını yaktığı gibi, Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.)

Modernlik, dinin hayattan çekilmesi üzerine kurgulanmıştı. Görüntüsü silinemeyen izlerin ise içi boşaltılmalıydı. Modernlik insanı merkeze aldığını iddia ettiği için teknik yatırımlar; insan hayatını kolaylaştırmak, insanın kendisine daha çok zaman ayırmasını sağlamak, hayatın akışını hızlandırmak gibi birçok gerekçe ile terviç edildi. Yaşadığımız son on yılda ise dijitalin egemenliği ile zamanı boşaltılan insanın kendi başına kalmaması gerektiği sosyal platformlarla tescil edilmiş oldu. Şehrin hızından ve hayatın sükûnete zaman bırakmamasından şikâyetçi olan insanımız için özünde yavaşlamayı, eylemsizliği barındıran oruç ibadeti ilahî bir armağandan başka ne olabilir.

İbadetlerin, artık ağızlara sakız olmuş türlü “faydaları” bir yana, doğrudan kişinin kimliğini bilebileceği-inşa edebileceği kıymetleri vardır; oruçta da bu ontolojik boyutun zirvesini elde edebileceğimiz bir durum söz konusudur. Orucun kıymeti, yapageldiğimiz şeylerle aramıza mesafe koyuyor olmamızla ilgilidir. Bu mesafe koyma, zamanı (anı) doldurduğumuz boşluğun açığa çıkmasıdır. Çünkü biz, kendi kendimizi unutmak pahasına ısrarlı bir biçimde (hem de) olmayan bir boşlukla aramızı doldururuz. Bu boşluk doldurarak yaşama kandırmacasının şifası, yavaşlamaktır. Yavaşlamak, “an”ın çoğalmasıdır. Anın çoğalması demek, zamanın normal akış yönünü terk ederek içe doğru akması demektir. Zamanın seyelanının yönü değişir miymiş? Tabii ki evet! Zamanın akış yönünün içe doğru olması demekse kişinin hiçbir zaman kaçamayacağı o asıl şeyle, kendisiyle baş başa kalmasıdır elbette. İnsan kendi içerisinde yolculuk yapmaya hazır mıdır? Aslında oruç hem bu yolculuğa bir hazırlık hem de yolculuğun kılavuzu hükmündedir. Kendi içine doğru acz köprüsünden yürüyen insan karşılaştığı manzaradan ürkmemelidir. Zira içerisinin hem engebesi hem de kıvrımları dışarıdan kat be kat fazladır. Eskilerin de­yi­şiy­le, dı­şa­rıda bo­ğul­ma­mak için in­sa­nın ken­di­si­ne de­mir at­ma­sı ge­re­kir. İçe­ride­ki yolculuğun sıhhati ise ki­şi­nin ken­di­sin­de olan­la te­ma­sı­nın niteliğine bağ­lı­dır. İnsanın, içine doğru se­ya­ha­ti­nin iba­det sa­lıy­la müm­kün ol­du­ğun­da ulema hem ­fi­kir­dir. İçeride­ki kayalıklarda salın kırılmaması, fırtınalarda alabora olmaması, ancak salın sağlamlığıyla mümkündür. Tüm varlıklar yaratılış düzlemine uygun davranmakla ibadet etmiş olacakları gibi in­sanın en te­mel iba­de­ti de in­san-ol­mak­lı­ğı­nı müm­kün kı­lan ni­te­li­ğe gö­re ya­şa­ma­sı­yla mümkündür. Bu sebeple te­fek­kür, ta­ak­kul ve te­em­mül de ta­abbüddür. Orucun asıl anlamı ve kıymeti, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, doğrudan doğruya zamanla kişi arasındaki mesafeyi kişi lehine azaltmasıdır. “Normal” zamanlarda, kişinin göremeyerek içine düştüğü boşluktan imtina etmektir “oruç zamanı”nda olan. Bu imtina ediş, fiille fail arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır ve neticesinde de teemmülün refakat ettiği bir taabbüd gerçekleşir.

Oruç ibadetiyle ilgili polemiklerin kaynağında pek çok problem olmakla birlikte, en temelde din ve ibadet algısının şeklî, zahirî ve indirgemeci bir perspektife mahkûm edilmesi söz konusudur. Bu mahkûmiyetten azade olmanın asli gerekleri, en başta insanı sadece “dinî sorumluluklarını şuursuzca ve bilginin kendisine eşlik etmediği bir şekilde yerine getiren bir varlığa”, dini de yalnızca “ef‘âl-i mükellefîn” kapsamında “fıkhî” bir perspektife ve bir fetva müessesesine hapsetmenin ötesine geçmek, insanı Allah’ın halifesi, esmasının tecelligâhı olarak görebilmektir. (İbnü’l-Arabî ve Mevlâna’ya göre Orucun Sırları: İsmail Rüsûhî Ankaravî Yaklaşımı: Semih Ceyhan)

Ramazan, sayılı günlerdedir. Ramazan ayı boyunca başlangıcı ve bitişi belirlenmiş vakitlerde yeme, içme ve cinsellikten sakınmaktır oruç. Bu tanımda orucun omurgasını oluşturan ve ibadetin başlangıç noktası olan “imsak”, zihnimizi belirlenmiş eylem-amel tanımlarının dışına çıkmaya zorlar. Zira eylemek kelimesinin tüm çağrışımları hareketli olmayı, bir şeyler yapmayı çağrıştırırken; imsak ile başlayan ibadet, kendisini bir şeyler yapmamak üzere temellendirir. Orucun daha ilk adımda bize kazandırdığı şey; kulluğun iradi bir biçimde bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmek olduğudur. Dolayısıyla orucu eylemsiz kalarak yapılan tek ibadettir, diye tanımlamak aynı zamanda orucun diğer ibadetlerden ayrıldığı noktaya da temas etmektir. Peki, hiçbir şey yapmazken nasıl ibadet ediyor oluruz. Aslında oruç ibadeti Allah’tan gayrısının muttali olamayacağı bir gizliliğe sahiptir. Bu sebeple riyanın en zor karışacağı ibadet de denebilir. Belki de orucun bu özelliği itibariyle Peygamberimiz “Oruç (mükâfatı) bana aittir” bilgisini nakleder. Eylemsiz kalarak en özel işlerden birini yapan insan ne öğrenir? Biyolojik olarak en önemli iki ihtiyacımız ve en büyük iki hazzımıza (yeme-içme ve cinsellikmesafe koymayı. İnsan varlığının devamı için elzem olan bu hazların, Allah’ın kudretini görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşme riski ortadan kaldırılmak istenir. Bu sayede, iradi bir biçimde, insanın bu iki hazzın temini merkezli hayatın olağan akışının dışına çıkması amaçlanır. Hayatın bu fiilleri terk ederek de devam edebileceğini fark eden insanın asıl şu soruyu sorması beklenir: “İnsan nedir-kimdir?”

Orucun devrimci yönü, insan hayatının beslenme ve haz arasında sıkışıp kaldığı modern dünyada daha iyi anlaşılabilir. Hiçbir dönemde insan haz ve ihtiyaç sarkacı arasında özgürlüğü bu kadar kaybetmiş değildi. “Tükettiğin kadar özgürsün” diyen bir dünyada özgürlüğün anlamını yeniden keşfetmek zorundayız. Özgürlük kelimesi genellikle insanlar tarafından bir şeyleri yapmak şeklinde tanımlanır. Zımnen de bir otoriteye karşı. Hâlbuki oruç bize özgürlük tanımını revize etmemiz gerektiğini öğretir. Belki de özgürlüğün zirvesi yapabilmek değil yapabilecekken yapmamaktır. Bu noktada Râgıb el İsfehani’nin amel tanımını hatırlamakta fayda var. Râgıb el-İsfehani amel kelimesini tarifi ederken “canlıdan isteğe bağlı olarak meydana gelen fiildir” der, fiil ile ameli ayırt etmemizi sağlayacak hatırlatmada bulunur. Fiil, herhangi bir kastı yüklenmeden de gerçekleşir. Bu bakımdan fiil, hayvanlara hatta cansızlara bile nisbet edilebilirken amel ancak insana nisbet edilebilir. Bir fiili amel haline getiren şey, niyettir. Dolayısıyla niyet, aklımızla ilgili bir şeydir. Hayvanın niyetinden söz edemeyiz. Bir ağacın, bir bitkinin yahut insan dışında herhangi bir canlının fiilinden söz edebiliriz ama amelinden söz edemeyiz. Niyet, akli ve iradidir. Orucun bizde inşa ettiği akla tam da işte burada ihtiyaç hissederiz. Zira insan terbiyesinden söz edebilmek için ‘aşırı’ tutum ve davranışlardan uzaklaşmanın sağlanması gerekir. Bunun yolu ise bir an için beslenme ile aramıza mesafe koymakla üretebileceğimiz bir düşünme sürecidir. Oruç ibadeti sayesinde din; insanın arzularının ana merkezine yönelerek insanın bu zaafını kendisine gösterir. Bu göstermenin amacının insanı açlıkla terbiye etmek olmadığı fark edilmelidir. Asıl amaç, zihnimizin eşlik ettiği bir terbiye sürecidir. Bu gerçeği, İslam’ın oruç emri ile özellikle uzak doğu dinlerinin oruçlarıyla karşılaştırdığımızda fark ederiz. Bazı Müslümanlar özellikle yaz orucunu da baz alarak orucun çok uzun ve zor bir ibadet olduğunu düşünebilir. Özellikle aylarca aç kalan bir Hindu orucu ile mukayese edildiğinde aradaki fark belirginleşir.) Oruç bize terbiyenin başlangıç noktasını da öğretir. Bedenin terbiyesini önceleyen tüm bakışları bir tarafa iterek terbiyenin merkezine aklı yerleştirmemiz gerektiğini öğreniriz oruçla. İftarı günler sonra olacak bir oruçla mükellef olsaydık, bedeni ezmenin terbiyedeki yerini görmüş olurduk.

Oruç sadece kapanma mıdır? Tabii ki hayır. Her imsak için bir yarılma, genişleme (iftar) vardır. Oruç tutan kişi böylece merhale kat eder. Gündüz sâim adını almak için terk merkezli yaşam, iftarla birlikte vuslatın sevincine döner. Bu hem gıdalanmanın sevinci hem de sâim (müşahede) olanın gündüz kazandığı vasıfla ahirette Allah’la buluşma sevincidir. Teravih ise âdeta orucun tamamlayıcı bir cüzüdür ve bir görüşe göre aslında farz iken kullara hafifletmek için farziyyeti kaldırılmıştır. Özellikle Kur’an’ı hatmederek ve cemaatle kılınan teravihler, bu açılma-genişlemenin zirvesini temsil eder.

Oruç; bize eyleyen özne ile fiili arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını da öğretir. Zira biz, fiille öznenin ilişkisini, fiilin bitişiyle biten bir ilişki zannederiz. Hâlbuki “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak, elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45) ayetiyle ikame edilmiş namazın, sahibini kötülüklerden koruduğunu öğreniriz. Yani fiil bitse bile bizim onunla münasebetimiz bitmez ve çift yönlü olarak devam eder. Korumanın nasıllığı, bizim onunla kurduğumuz bağın yoğunluğu ile doğru orantılıdır, diyebiliriz. Tıpkı namaz gibi oruçla ilişkimiz de çift yönlüdür. Orucun farziyyetinden bahseden ayetin merkezine yerleşen kelimenin, kalkan kelimesi ile aynı köke sahip olması ve “oruç kalkandır” cümlesinin Peygamberin dilinden bize kadar gelmesi, bu düşünce için kâfidir. Orucun koruyucu bir kalkana dönüşmesi, Müslüman toplumların ramazan kültürlerini anlamak için en önemli noktadır. Bu sebeple görüntüsü itibariyle pasif olan amel, tüm şehrin rengini değiştirir.

“Peki oruç neden Ramazan’da farz kılınmıştır?” Vahiy kaynaklı dinî geleneklerde, büyük toplumsal oruç dönemleri, söz konusu toplumlar için dinî anlamda fevkalade önemi bulunan faaliyetlerle ilişkilidir. Örneğin Yahudilikte Yom Kipur, Musa Peygamber’in (a.s.) ilahî yasayı almasıyla, Hristiyanlıkta Paskalya Orucu, İsa’nın (a.s.) çarmıha gerilmesi ve dirilişi ile, İslam’daki Ramazan orucu da Kur’anî vahyin inmesiyle ilişkilidir. (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Orucun Anlamı ve Önemi, Muhammed Akram )

Oruç ibadeti ile ilahî mesaj ve onun rehberliğinin ilişkisini düşündüğümüzde oruç fiilini, bir teşekkür eylemine benzetebiliriz. Oruçla biz asıl mukabeleyi icra etmiş oluruz.

Ezcümle Ramazan’a ermemizin ve Ramazan’ı Müslüman toplumun nostaljik hatırasından, yaşayan dipdiri bir hafızaya dönüştürmemizin yegane yolunun, kimliğimizi haz ile hız kıskacından kurtarabilecek bir oruçla;  temas ettiği her şeyin kadr ü kıymetini artıran ilahî söze karşı aklımızı hazır hale getirmekten geçtiğini fark etmemiz gerekiyor.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.