İnsan için önemli, özel olan şeylerin birçoğu anılarda yer alır. Mutluluğun, başarının en büyüğünü geçmişte yaşamışızdır. Şarkıların en güzelini önceden söylemişizdir, oyunların en eğlencesi mazide kalmış, çok kitap okuyalı yıllar olmuştur.
Geçmiş gerçekten bu kadar harika mıdır? Yoksa şu anı, geleceği en güzel kılma çabasından, sorumluluğundan ya da bunların getirdiği acıdan kaçmak için mi geçmişe özlem duyulur, hatta geçmiş kutsanır?!

Hamdolsun geçmişte özel, önemli ve güzel anılarım oldu. Bunların en anlamlısı belki de bayramlardı. Ben de bir bayram gününü paylaşmak istiyorum sizlerle. Yo hayır! Geçmişten bir bayram değil anlatacağım. Gelecekten. Gelmesini umut ettiğim, yaşamayı beklediğim ve onu yaşamak için de sabır, sebat ve dua ile çalışmam(ız) gerektiğini bildiğim bir bayram günü. Buyurun:

Şehre geleli on saat kadar olmuştu. Şükür ki uygun misafirhane bulabilmiştik. Yoğun talep sebebiyle neredeyse bütün misafirhaneler dolmuştu. Birçok kimseyi de şehrin sakinleri ağırlamıştı.

Bu bayram sabahına öncekilerde olduğu gibi sevinçle uyandım diyemeyeceğim. Çünkü bu kadar sevinç ve heyecan beni uyutmamıştı. Ne yapayım? Sabah namazı için erkenden hazırlanmaya koyuldum ben de. Meğer bu durumda olan bir ben değilmişim. Annem, babam, kardeşlerim, çocuklar heyecanla hazırlanıyorlarmış. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra yola koyulduk.

Sabah ezanın okunmasına daha vardı. Namazı cemaatle kılacaktık. Hava bir hayli karanlık. Ama yüreğimizi aydınlatan bir karanlık. Aydınlığın müjdecisi karanlık. Seher rüzgârı elleriyle yüzümüze dokunup “hoş geldiniz” diyor sanki. Sadece biz değiliz namaz için yola koyulan. Biraz erken davrandığımız için kalabalık gerimizde kalıyor. “İşte!” diyorum. “Şimdi şu kapıdan kadim şehre gireceğiz. Sonra sola döneceğiz.” Ailemi geride bırakıp biraz ilerliyor sonra geri dönüp yanlarına geliyorum. “Bakın şu sağda bakkal var. Solda da battaniye satan bir dükkân. İleride solda bir okul. Ancak duvarları oldukça yüksek.” Yollar hem bir an önce bitsin hem de biraz daha sürsün istiyorum.

“Sağa döneceğiz ve sonrasında mescide gireceğiz.” diyorum biraz gergin bir şekilde. Bu duyguyu hatırlıyorum. Korkudan değil, öfkeden gelen bir gerginlik. Daha önce bu mescide gelmekle müşerref olduğumda mescidin kapısında bekleyenleri hatırlıyorum. Artık yoklar. Sadece yardımcı olmak adına görevli Müslümanlar var.

Sağa dönüyoruz ki uzunca bir sıra karşılıyor bizi. Kalabalık olmasına rağmen hızlı ilerliyor. Bir müddet sonra kapıdan içeriye giriyoruz. Özgür Mescid-i Aksâ’ya. “Es-selâmu aleyke iki gözümün çiçeği! 144 dönümün her zerresi, selam size! Kabul buyur gelişimizi!”

Birçok Müslüman geceyi burada geçirmiş belli. Bu şehre adım atar atmaz soluğu burada almışlar sanki. Farklı dilden, farklı tenden binlerce Müslüman burada. Türkiye’den, Bosna’dan, Gine’den, Mısır’dan, Almanya’dan, İtalya’dan Müslümanlar Mescid-i Aksâ’ya gelmişler. Baba ocağına, ana kucağına gelir gibi. Hâlimizin izahı tam olarak bu. Senden gurbette olmanın hüznünü sana kavuşarak gidermeye çalışıyoruz.

Adım adım ilerliyoruz. Kubbetü’s-Sahra’nın kubbesi görünüyor önce. Yürüdükçe büyüyor. Dolunay gibi. Yaklaşıyoruz. Beyefendiler Kıble Mescidi’ne iniyor, hanımefendiler Kubbetü’s-Sahra’da duracak namaza. Mescitler dopdolu. Avluya taşıyor Müslümanlar.

İlmek ilmek saf tutuyor mü’minler. Namaza duruyoruz. İmam ilk rekâtta şu ayeti okuyor: “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”(Âl-i İmrân /139)Yıllar önce buraya gelip sabah namazına iştirak ettiğimde imam bu ayeti okumuştu. Gözlerimize yaş, yüreklerimize esenlik olan bu ayeti. O zaman mahzunluğumuza teselli olan bu ayet şimdi zaferimizin nişanesiydi sanki.

Namazdan sonra dualar, tesbihatlar devam ediyor. Bayram namazı vaktine kadar bekliyoruz. İnsanlar selamlaşıyor, konuşup tanışmaya çalışıyorlar. Herkes yanında getirdiği bir şeyi ikram etme çabasında. Haberlere göz atıyorum. Bu şehre gelen bütün yollarda yoğun trafik varmış. Karayolları tıkanmış. Havayolları ek seferler düzenliyormuş.

Bayram namazına duruyoruz. Haccdan sonra hiç olmadığımız kadar omuz omuzayız, hiç olmadığımız kadar bir arada… İmamın verdiği hutbeye dikkat kesiliyorum: “Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.(Âl-i İmrân/126)Bundan sonra Müslümanlara düşen, şimdiye kadar sürdürdükleri gayretleri son ana kadar sürdürmektir. Zira işler sonuçlarına göre değerlendirilir.”

Hutbeden sonra yanımızdakilerle bayramlaşıyoruz. Mescid-i Aksâ çocuk sesleriyle şen. Hediyeler, balonlar, oyuncaklar, şarkılar… Kimsenin boynu bükük, sevinci buruk değil sanki bu bayram. Mescid-i Aksâ özgürse Suriye, Doğu Türkistan, Keşmir, Irak, Afrika çoktan özgürlüğüne kavuşmuştur çünkü. Öyle de oldu. Kan ve gözyaşıyla yoğrulan coğrafyalar; yaraları saran, gözyaşlarını silen topraklar oldu. Bir de en çok sevinenler bu şehrin sakinleri. Selâhaddîn gelene kadar bu şehrin muhafızlarıydı onlar. Komutan gelene kadar direnen askerler…

Mescid-i Aksâ’dan çıkıyoruz. Yeniden yeniden gelmek üzere. Eski şehrin çıkışında, ileride dükkânların orada birkaç Yahudi çocuk görüyorum. Müslümanları seyrediyorlar. Şaşırmadınız umarım. Bu şehir özgürlüğüne kavuştu evet. Her şey yerli yerinde. Olması gerektiği gibi. Hz. Ömer’in emannamesi, Selâhaddîn Eyyûbî’nin tasarrufunda görüldüğü üzere her şey. Bu şehirde Yahudi de var, Hıristiyan da. Aliya’nın dediği gibi bir de olanlar: “Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir.” Havralarının ya da kiliselerinin önünde silahla bekleyenler yok mesela. Evleri ve iş yerleri güvenlik bahanesiyle didik didik edilmiyor. Şehirden gitmeleri için yaptırımlara da maruz kalmıyorlar.

Artık rüyalar görmek için uykuya ihtiyacımız yok bizim. Biz uyanıkken gördük rüyaların en güzelini. Bütün gayretimiz “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…” ayeti (Âl-i İmrân /110) mucibince oynamak rolümüzü. Hayallerimiz var düşleyip ona ulaşmak için çalışacağımız. Çünkü biz insanlığa lazımız.

ZEYNEP SENA YILMAZ

Kul. Başı ve sonu olan bu yolculukta güzellikleri görüp geçmek yerine durup seyretme, o güzellikleri kendinin bir parçası hâline getirme gayesiyle yürür. Gayesi bu ama ne kadar yaklaşır bilinmez. Bir duası var: “Küçük çocukları koruduğun gibi beni de koru ya Rabbi! Düştüğüm yerde bırakma beni. Faydalı ilim ver. Doğru düşünmeyi, doğru davranmayı, doğru anlamayı, doğru anlatmayı, doğru yaşamayı nasip et.” Şükredecek, öğrenecek, soracak, anlatacak, okuyacak, yazacak, koşacak, umutlanacak, gülecek, tefekkür edecek... birçok şey var, doğru. Ben ne kadarını yapacağım peki? Ne kadarına talip isem, bana ne kadarı yazılmışsa.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir