Modernizm, insanın elinden ebedî mutluğu aldı ve her ne yapacaksan işte şimdi – burada yap, diyerek hazzın ana gaye hâline gelmesini salık verdi. Haz ana gaye olunca, hazza ulaşan her yol mübah görüldü. Değeri var kılan sabiteler yok sayılınca, gelen herhangi bir “şey” gidene eklenemediğinden köksüz, dolayısıyla fıkıhsız ve kuralsız kalakaldı. Bu akışkan durum her türlü tüketimi, dolayısıyla tahribatı artırdı.

Uhud dağını seven ve bu dağın sevebileceğine inanan, âlemle ilişkisini tespih ortak paydasında “biz” idrakine taşıyabilecek varlık yalnızca insandır. İşte bu insanın, köksüzlük karşısında sancılar çekmesi gerekirken maalesef var olan gerçeklikten habersiz gafleti, derin kırılmalara sebep oldu. Modern dünyada insan, özne konumundan nesne konumuna hem de gönüllü bir şekilde hatta güle oynaya, “özgürlük” adı altında tenzil etti. Hazzı söz konusu olduğunda varlığın merkezine kendisini çekinmeden koyabilen de yine aynı insandı. İroniktir: bu işine görelik, insanın değerlerinin yok oluşu ile bir araya gelince ortada âlemin göz bebeği olan yerine, biyolojik ihtiyaçlarının kölesine dönüşmüş bir organizma kalıverdi.

Bu savrulmanın biteviye gitmeyeceğine olan inancımızın en kavi sebebi, dünyaya gözlerini açan her âdemin “fıtrat” üzere gelmesidir. Her âdem bir âlem ve bir umuttur. İnsanlık, her doğum ile tazelenmektedir. Her doğum yeni bir ıslah ve inşanın imkânıdır. Allah’tan umudu kesenlerin yalnızca kâfirler olması hatırlanmalıdır. İnsan varsa imkân vardır. Bu tazelenmenin muhteşem yaratım gücü karşısında hürmet ile nazar eden erdemli bireylerin, kollarını sıvamaları ve dünya denen emaneti ciddi bir rikkatle şimdinin sahibine teslim etmeleri gerekmektedir.

Bir gonca misali terütaze gençlik, şekil verilecek bir malzeme gibi değil, bilakis geleceğimizin ustası olarak görülmelidir. Mevcut durumlarına aykırı olmayan ama erecekleri hâle uygun bir çalışma prensibi ile deli fışkınlarına müsaade etmeli, incitilmeden enerjileri insanlığın ortak iyiliği adına kanalize edilmelidir. Bunun yolu – yöntemi ise sanki onların bu duruma gönüllü olmalarıdır. Kulakları tavsiyeye kapalı ya da doymuş olan bu canların gönüllü olabilmeleri, gözlerinin örnekliklere şahit olması ile gerçekleşecektir. İşte bu şehadetten sonra mukaddes ve mübarek şu soruyu sorar olacaklardır, “Ben ne yapabilirim?” Bu soru, yola çıkmış olmanın, mayanın tutmuş olduğunun ispatıdır. Bu soru sorulmuşsa dertlenilmiş, yük omza alınmış demektir.

Her fırsatta gençliğin durumuna içerleyen ve karamsar kanaatlerini dillendiren, gençliğini geçirmiş insanların, gençlere dolayısıyla gençliğe bir faydasının olmadığı aşikârdır. Bu şikâyetlerin gözleri dolduran örneklik olamayacağı da ortadadır. O hâlde gençliğini geçirmiş olanların öncelikli olarak yapmaları gereken şey, mevcut konjonktürde, gençleri anlamak için azami gayrettir. Yaşadığı zamanla kıyaslayarak yaşanacak zamanı kurgulama çabası sadra şifa olamayacak naifliktedir. Yaşanmış zamana göre değil, yaşanacak zamana göre hayatlar dizayn edilemezse bizi biz yapan değerlerin aktarılması mümkün olmayacaktır. Burada modernizmin dayattığı “normal”lere kusursuz bir tabiiyet kastedilmemektedir. Kastımız bunun tam zıddıdır. Kıyam eri olmak için tedbir almak, tedbir almak için korkmak, korkmak için farkında olmak gerekmektedir.

Modern düşüncenin ve hayatın birimlerinin içinde kaybolan ve birim imal etmeye ufku olmayan bireylerin, gençlik eleştirileri yalnızca meselenin kangren olmasına sebep olmaktadır. Elimizdeki cevher, hayatı tanzim etme maharetinde ve her derde şifa olacak kalibrededir. Buna bütün kalbiyle iman eden bireyin, yenilmişlik psikolojisi ile mevcut birimlerde yalnızca müsaade edildiği kadar fikir üretmesi mümkün olmayacaktır. Örnek ile anlatmak gerekirse sosyal medya hesaplarındaki profil fotoğrafına, inanca işaret eden semboller koyarak bir ümran sahibi olunamayacağı gibi. Yeni bir birimden bahsediyorum. Taklit olmayan, özgün olan ve fıtrat ile uyum hâlinde köklü bir birimden…

Her birimizin yaşam kalitesi, gayretimizin ortalamasıdır. Her birimizin imkânı, ufkumuzun genişliği ile doğru orantılıdır. Şikâyet bir haksa; ancak eldeki imkânları sonuna kadar kullanmışların hakkıdır. Şikâyet etmekten vazgeçelim. Kendini kınayanlara yemin eden kitabın öğretisini azık edinelim. Üsâme b. Zeyd’i ve Hz. Ali’yi hatırlayalım. Merhamet ile azmetmeye ve cehdetmeye başlayalım. Ve dahi gelin aşk ile edep ile bizden sonra doğmuş olanlardan beklediğimiz soruyu biz sormaya cesaret edelim, “Ben ne yapabilirim?”

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir