Ağladı. Bereket bu, dedi.

On üç yıl bunu, bu anı bekliyordu.

Kalbini yokladı, oradaydı.

Aklını yokladı, oradaydı.

Kalbi ve aklının ayrımını belledi. Tekrar ağladı. Bereket bu, dedi.

Kendisine inandı, vardı, oradaydı. Hiç olmadığı kadar kendisinindi. Yaşamın sınırları ondaydı. O, yaşamın büsbütün içindeydi. Yaşamın her parçası kendisindeydi. Dokunsan bin hayat yaşam bulurdu kendinden. Bir balçık olabileceğini düşündü yeniden, bu kutsal anın hatırına. Balçığa üflenen bir rüzgârın, nefesin ya da bir varlığın kendisini düşündü. Cana kıymık. Kafası karıştı. Küllüğünden taşan sigarayı ağzına aldı, dumanı içine çekti. Sonra dışarı üfledi. Düşündü, böyle bir şey miydi, balçığa böyle mi üflenirdi? Boşluğa üflenir gibi. Belki. Ama mucizeydi balçığa üflemek. Bunu biliyordu. Onu ağlatan da buydu. Mucize olduğundan, tekrarı olamazdı. Mucize tekrarlanamayan, bir kez daha başarılamayan bir şeydi. Mucize tekliğe aitti. Mucizeyi oluşturan her hareket kopyalansa, durmadan yinelense elde birçok şey olup mucize olamayan pek çok ürün kalırdı. Çoğaldıkça kendinden kopuyordu mucize. Yalnız bir kere, inanmayan, inanıp şüphelerde takılan ya da topyekûn inanan gözlere gelmeliydi, değmeliydi. Başkası mümkün değildi. Başkası mümkün mucizelerin, mucize olmadığına inanıyordu. Bu ona ve onun gibi buna inananlara bahşedilmiş en büyük mucizeydi. Bütün mucizeler buradan doğardı. Tüm mucizelerin merkezi burasıydı.

Bir dal daha çıkardı. Buruşuk paket, arka cebinde kalmayı reddediyordu. Eni iyice kısalmış, boyu uzamıştı. Havası alınmış gibiydi. Her bir dal üstünde diğerini taşıyordu. Önü arkasına yapışmış paketi yanlarından bastırarak şişirdi. Tam dört dalı kalmıştı. Havalanınca boşluklara dağıldı sigaralar. Birbiri üzerinde kayan borular gibi. Artık küllüğün içine sığabilen sigarasını bırakıp, paketten diğerini aldı.

Müzmin düşüncesine devam etti. Kalkıp camiye gidesi geldi. Abdesti yoktu, şadırvandaki soğuk sudan çekinecekti ama bugün çekinmemeliydi. Bugün tövbesinin kabul edildiğini hissettiği, buna dair işaretler aldığı, oturduğu kahvede ondan başka kimsenin bile olmadığı; yeterince düşünebilmesi için Hakk’ı ararken kendini irdelemesi adına verilmiş bir fırsatın, kabul olunmuş bir duanın ve kaçınılmaz bir mucizenin kendini gösterdiği gündü. Bugün on üç yıl sonra ağlayabildiği gündü. Tam on üç yıldır gözlerine değmeyen suyun, göz kapaklarından çenesine kadar indiği gündü. Eğer kutsal bir mesaj alacaksa bugün almalıydı. Mesela evleneceği karısını bugün görebilirdi, birkaç dakika sonra içeri biri girebilirdi. Konuşmasına dikkat etmeliydi. Sigara onu küçük düşürebilirdi, tanışacağı insan sigaradan iğreniyor olabilirdi. Şimdi kapıdan gelecek her ses onda şüphe uyandıracaktı. Kimsenin gelmemesi için mırıldandı. Küfretti önce, içine hâkim olamadı. Sonra yeniden af dileyip dua etti. Duasını kabul ettirmek, bu dünyada ve hemen şu an dönüş alabilmek için hesabı ödeyip çıktı. Eve gitti. Üstünü değiştirdi. Kolonya süründü. Camiye gidecekti. Ezana iki saat vardı, bu boşluğu defterine bir şeyler karalamakla harcamak istedi. Raftan aldığı gibi kalemle buluşturdu ilk sayfayı. Yazdı ve mutlu oldu. Yazdıkça çenesindeki yaş kurudu. Sigaranın dumanı yapıştı üstüne. Vakit kısaldıkça içi kıpırdadı. Zamanın uzaması, bükülmesi şu an hipotezden kanuna terfi edebilirdi. Bilimsel zemin, kalbin takdirine bırakılmalıydı ya da güneş biraz ağırdan almalıydı.

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.