Çalar saate uyanıyorsun. Bir kez erteliyorsun, iki, üç. Bilmem kaç yıldır aynı sabah. Kahvaltı etmeden çıkıyorsun evden. Güneş yeni doğmuş. Bir üşüme geliyor. Mart. Bereni çıkarıyorsun çantandan. Ceketinin fermuarını sonuna kadar çekiyorsun. Ellerin ceplerinde. Bilmem kaç yıldır aynı yolu yürüyorsun. Durağa yaklaştıkça insanlar, adımlar, esnemeler sıklaşıyor. Yürüyen merdivenlere geliyorsun. Solunda trafik akıyor. Adamın biri yavaş yürüyenlere kızıyor. Güvenlik kontrolünden geçiyorsun. Yerin bilmem kaç kat altına iniyorsun. Metronun gelmesine üç dakika var. Kulaklığını takıyorsun. Bilmem kaç kez dinlediğin müzikleri tekrar çalıyorsun. Sarı çizgiye yaklaşıyorsun. Diğerleri erken davranıp tüm boş koltukları dolduruyorlar. Geçip, bir köşeye sırtını veriyorsun, yol uzun. Kitabını çıkarıp okumaya başlıyorsun:

On altıncı yüzyılın ortalarında, Havel Nehri kıyılarında zamanının en namuslu ve aynı zamanda en korkunç adamlarından biri olan Michael Kohlhaas adında bir at tüccarı yaşıyordu. Bir köy öğretmeninin oğlu olan bu müstesna adam, hayatını otuz yaşına kadar örnek bir vatandaş olarak geçirmişti. Hâlen kendi adını taşıyan köyündeki çiftliğinde işiyle huzurlu bir şekilde geçinip gidiyordu. Eşinin ona bahşettiği çocuklarını Allah korkusu ile çalışkan ve sadık bireyler olarak yetiştirmişti. Komşuları arasında, onun yardımseverliğinden veya dürüstlüğünden nasibini almamış tek bir kişi dahi yoktu. Kısacası, bir erdemi uğrunda yoldan çıkmış olmasaydı, dünya onu hayır dualarıyla anardı. Ancak adalet duygusu, onu bir haydut ve katile dönüştürdü.

Metroda yeni kitaba başlanmaz diye söylenip kapatıyorsun. On altıncı yüzyılda bir at tüccarı olarak yaşamayı düşlüyorsun ama işte yirmi birinci yüzyılın yerel seçim öncesi açılan bir metrosundasın ve ne yazık ki işsizsin. Kafanı kaldırıp etrafını şöyle bir süzüyorsun. Yüzler tanıdık değil ama insanlar hep aynı. Hipnotize edilmiş gibi reklamları izleyen o birkaç kişi hep orada. Köşe koltuklarını kapanlar uykularını aldılar. Yanındakiler Suits’ten konuşuyorlar. İzlemiş olmanın verdiği gurur ile gülümsüyorsun. Birine yakalanma korkusuyla geçen birkaç saniyenin ardından yalandan öksürüyorsun. Sohbete beşinci sezonla dâhil olmak istiyorsun ama o kadar da değil. Karşı sırada biri Kâtip Bartleby’yi okuyor. Yeter, artık bakmamayı tercih ediyorsun. Biraz telefonunu kurcalıyorsun. Müziği değiştiriyorsun. Derken, birini, sana bakarken yakalıyorsun.

ENES SÜSLÜ

24 yaşında. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi. Kısa öykü, eleştiri, batı düşüncesi ve sinemayla az çok ilgilenir. Birbirinin aynı öyküler yazar. Sait Faik’e, Ferit Edgü’ye, Mehmet Günsür’e ve daha birçoğuna kendini borçlu hisseder.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir