Varlığının farkına vararak varlıklar içinde ayrıcalıklı bir konum elde etme imkânına sahip olan insanın, bu süreci başlatabilmesinin ilk ve en önemli adımı soru sorabilmekten geçer. Doğru cevaplar ise ancak sorabildiğimiz doğru sorular sayesinde kendisini açığa çıkarır.

Kendinin anlamını ararken tabiatı tanıyan, tabiatın anlamını ararken tanrı ile yolu kesişen insan, en can yakıcı sorunun eşiğine dayanır: Ben kimim? Vereceği hiçbir cevap kalbini inşiraha kavuşturmayacağı gibi zihninin boşluklarını da gideremez. Öyleyse sorumuzdan vaz mı geçelim?

Hayır, mümkündür ki cevabını aramak için atacağımız adımlar canımızın acısını tamamen bitirmese de teskin edebilecektir.

Biyolojik varlığının imkânlarını muhasebe ettiğinde, karşılaştığı acziyete rağmen muhasebe edebilme ve soru sorabilme kabiliyetiyle diğer canlılardan ayrıcalıklı olduğunu da fark eden insanı ve insanlığın tarihini yazan Taberî şöyle der:

“Bu bilgilerden önce yazılması uygun ve münasip görüleni baş tarafa geçirerek zamanı, onun başlangıcını ve sonunu anlatacağım. Yüce Tanrı zamanı yaratmadan önce ondan başka bir şey var mıydı, zaman fâni midir? Zaman yok olduktan sonra Tanrı’nın yüce ve kutlu olan zatından başka herhangi bir varlık kalacak mıdır? Yüce Tanrı zamanı yaratmadan önce ne gibi bir varlık mevcuttu? Zaman yok olduktan sonra ne kalacak? Sonra onu nasıl yarattı, o nasıl yok olacaktır?”

Cevabı aramaya buradan mı başlamalıdır yoksa her araştırmanın ilk adımı olan sözlük bilgisine mi müracaat etmelidir?

İnsan kelimesinin kökenini unutmaya (nisyan) irca eden görüş; kendisini İbn Abbas’ın diliyle, “Çünkü o, Allah’a verdiği sözü unutmuştur.” cümlesiyle temellendirir. Yabani ve saldırgan olmanın zıddı olarak “alışmak, cana yakın olmak, uyum sağlamak” anlamındaki üns/الأنس mastarından türediği, “yaratılış itibariyle sosyal varlık” olarak tanımlanmasının da buradan kaynaklandığı söylenmektedir. Ayrıca “çok hareket etmek” manasındaki nvs/نوس kökünden türediğini söyleyen görüşlerle bir şeyi kendisine göstermek manasında inâs/إناس kökünden türediği çünkü insana pek çok şeyin gösterildiği ifade edilen görüşleri de aklımızın bir tarafına not edelim.

Sözlük anlamı, kelimelerin kaderine etki eden önemli amillerden, kabul. Ama değil mi ki zamanın akışı içerisinde anlam yatağını bulan kelime, bazen öyle olur ki sözlük anlamının çok uzağına düşebilir. Hem biz, Arapça insan kelimesinden daha ziyade insanlık anlamının arkasına düştüğümüz için yolumuz daha bir çatallanır. Bu arada Arapça “insan” kelimesi biyolojik yapıya temas etmezken İngilizce “human” biyolojik yapıya göndermede bulunur.

Tanrı-insan, Tanrı-evren ve insan-evren ilişkisine dair tüm düşünce sistemleri “İnsan nedir?” sorusuna verdikleri cevapla yola çıkmışlardır. Zira insanın ne’liğine dair verdiğimiz cevap; dikey düzlemde ilahi olanla beşerî olan arasındaki ilişkinin nasıl olacağına dair zemini kurarken, yatay düzlemde hem evrenle hem de diğer insanlarla ilişkinin teorisine de kaynaklık eder. Felsefecilerin öteden beri cevaplamaya çalıştıkları bu soruya, İslam düşünce geleneğinin önemli disiplinleri olan kelam ve tasavvuf da eşlik etmiştir. Yaklaşık olarak tüm disiplinlerin esas soruya ilaveten;

  1. İnsan, şu görünen bedenden ibaret midir?
  2. İnsan, soyut bir ruh mudur?
  3. İnsan, beden ve ruhun bileşimi midir?
  4. Ruhun bedenle münasebeti nasıldır?

Bu sorular ne’liğe dair sorulardır ve ardından “İnsanda ne vardır, insanın bir gayesi var mıdır?” gibi sorular devam eder. Hangi disiplinden olursa olsun verilen cevaplarda en sık geçen kelimeler nefs, beden, ruh, akıl, cisim, ârâz kelimeleridir. Her bir kelimeye ekoller başkaca anlamlar yükleyebildiği gibi aynı ekol içerisinde de ciddi farklılıklar ortaya çıkabilmiştir. Örneğin, Mutezile kelamcılarından Nazzâm’la başlayan ve “İnsan denildiğinde anlaşılması gereken nefs olup beden onun aracıdır.” diyen düşünce ile Ebu’l-Huzeyl’le başlayıp Kâdî Abdülcebbâr ile sisteme oturan ve “İnsan denildiğinde anlaşılması gereken bedendir.” düşüncesi gibi. Belki de birbiri ile zıt tanımların yapılabilmesine bizzat insanın kendi yapısı müsaade etmektedir.

Tüm bu kelimelere yüklenen anlamları başka yazıların konusu yaparak yazımıza devam edelim.

Eşya ile kurduğumuz ilişkiyi anlamlandırmak için ise sorduğumuz ilk soru, “Bu nedir?” sorusudur. Varlığı nesneleştirerek tanıyan ve anlamlandıran insanın kendisiyle münasebeti özne-nesne ilişkisini aynı anda sürdürerek devam eder. İnsan, âleme ve bilhassa da kendi varlığına açıklama getirerek hayatı “hiç” olmaktan kurtarır. Hayata anlam katar. Yani ne hiçten geldik ne hiçliğe gideceğiz! İnsan, ancak dinin bu ufku sayesinde hayatın anlam ve değerini fark ederek kendisini yetkinleştirme yolunda bir ömür sarf edebilir.

“İnsan âlemdeki her bir şeye ve duruma ünsiyet edebilecek yegâne varlıktır.” der sufiler. Ünsiyet sahibi insan yeryüzünü vatan edinir, orada veya herhangi bir yerde “yabanilik” çekmeden bilgece yaşayabilir. Başka bir anlamda insan, kelimenin teknik anlamıyla “dünyalı” sayılabilecek yegâne varlıktır. Varlık içindeki hiçbir şey ona yabancı gelmez, her duruma intibak edebilir, her yeni şeye uyum yeteneğine sahiptir. Aslında bu bakış tüm disiplinlerde farklı tonlarda ifade edilir. Zira tüm disiplinler, insan-evren münasebetinde insicamın olduğuna inanır. Bu düşüncenin tabii neticesi olarak insan, doğa ile kurduğu ilişkiyi kopukluk veya düşmanlık zemininde değil, ünsiyet zemininde sürdürür. Gerçekte yeryüzü insanın evidir. İnsan yerleşsin diye bu ev yaratıldı ve insan bu evi korumakla sorumlu varlıktır. Bunu bir emanet olarak üstlendi ve bu emaneti hatırlayarak ve ona karşı sorumluluklarını yerine getirerek hakiki bir insan olacak, hakiki insan oldukça da yeryüzü ile “barışacaktır”. İslam’ın silm yani barış olması bu demektir: Allah ile barış (teslimiyet), insanın kendisiyle barışı (itminan),  tabiatla barış. Modern dönem ise bu insicamın dağıldığı bir dönemdir. Her ne kadar bu dönem insanı merkeze aldığını iddia etse de insanın evren ile ilişkisi, tanrı ile ilişkisi bozulmuştur. “Artık ittifak yıkıldı; insan, kendisinin içinden tesadüfen çıktığı kainatın sağır kargaşası içinde yalnız olduğunu biliyor.” (J. Monod-Kaostan Düzene İnsanın Tabiatla Yeni Diyaloğu) Şu satırlar ise daha ibretamizdir: “İnsanlık artık sonunda milyonlarca yıllık rüyasından uyanacak ve uyandığında kendisini tam bir yalnızlık, köklü bir izolasyon içinde bulacak, şimdilik hiç olmazsa tıpkı bir çingene gibi dünyanın kıyısında yaşıyor olduğunun farkında. Bu öyle bir dünya ki, onun umutlarına, acılarına yahut ağlamalarına ilgisiz olduğu gibi, onun müziğine de sağır.”

Modern bilimin hülasası olan insan-evren münasebeti şöyle özetlenebilir:

  1. İnsan rastgele bir kaynaktan ve tesadüfen çıkmıştır. Evrende yalnızlık ve köklü bir izolasyon içerisinde yaşamaktadır.
  2. Dünya’nın yaratılışına amaç atfetmek, bu amaçla insanın varlığı arasında bağ kurmak ve insan varlığına amaç atfetmek bilimsel değildir.
  3. İnsan ve evren arasındaki mukarenet yerini uzaklığa, ünsiyet yerini karşıtlığa bırakmıştır.

Bu bakışın insanı ve evreni nereye taşıdığı okuyucunun malumudur.

İnsan kelimesini insânu’l-ayn (gözbebeği) kelimesinden yola çıkarak anlamlandıran ve insan-evren ilişkisini göz bebeği-beden ilişkisi gibi okuyan bakış nerede, “Dünya sorguda bulunan bir suçlu gibidir, ne kadar çok işkence edersen sırlarını sana o kadar açar.” diyen bakış nerede?

Yazımızın girişinde doğru sualin doğruyu bulmak için önemli olduğunu ifade etmiştik. İnsanın verili anlamlardan soyulduğu ve insanın yüklenen bir varlık olmasının mümkün olmadığı, dolayısıyla amaçlılığın el etek çektiği zamanımızda;

Belki de çıkış 

Suali bir meseleye dönüştürmekle mümkün olacaktır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir