Bülend Tokgöz ile Afganistan ve Taliban Üzerine…

Afganistan; yeni bir umut mu yoksa alışılagelen hayal kırıklıklarına eklenecek yeni bir halka mı? Ya da süper güçlerin dizayn edeceği yeni bir Dubai mi? Tarihi boyunca birçok farklı gücün işgaline maruz kalmasına, topraklarında ölümün, fakirliğin ve yoksulluğun kol gezmesine rağmen cansiperane bir şekilde mücadeleyi hiçbir zaman bırakmayan Afgan halkı yeni bir süreçle karşı karşıya. Son yirmi yılını ABD işgali altında geçiren Afgan halkı, Taliban ile yeni bir arayış içinde. Önümüzdeki süreç hiç kuşkusuz Afganistan’ı ilgilendirdiği kadar bölgeyi ve hatta dünya gündemini de ilgilendiriyor.

www.bimesele.com olarak meseleyi uzmanından dinlemek istedik. Farklı dönemlerde Afganistan’da bulunan, araştırmalarını Peştular üzerinde derinleştiren ve saha üzerine yaptığı analizlerle dikkatleri üzerine çeken araştırmacı yazar Bülend Tokgöz ile Afganistan’ın kısa tarihi, ABD işgali, Taliban, Afgan toplumu ve Türk-Afgan ilişkileri gibi konular üzerine bir röportaj gerçekleştirdik…

Bülend Tokgöz’ün “Büyük Oyun’dan Dersler” adlı serisi

“Afgan halkı,  gelen her imparatorlukla ölümlerden ölüm beğenmiştir. Kimi düşman karşısında varlığını ve değerlerini savunurken kimi de tek suçu orada doğmak olduğu için.”

Afganistan için kullanılan ya da ilişkilendirilen “Graveyard Of Empires / İmparatorluklar Mezarlığı” lakabı ne için kullanılıyor? Buna ilaveten Afganistan’ın “Sadece imparatorluklar için değil, hepimiz için bir kabristan” olduğu şeklinde bir cümleniz var. Neden Afganistan bir mezarlık olarak tanımlanıyor?

“Ağzınızın tadını kaçıran ölümü sıkça anınız” mealinde bir hadis vardır ya, Afganistan’ın kabristan oluşuyla ilgili vurgular da benim ağzımın tadını çarçabuk kaçırır. İmparatorluklar için bile olsa bir yurdun mezarlık diye tabir edilmesi olsa olsa hüzün ve endişe vericidir. Bunun gururla dillendirilmesi de hayretimi celbeder. Bir yurt, bir ülke olarak Afganistan’ın kıymet-i harbiyesi yoktur bu tanımlamada. Onun bir hasleti varsa o da imparatorlukların burada tökezleyip kafalarını sert bir cisme çarpıp veya da ahir ömürlerini bu zor coğrafyada sarf edip mevta olmalarına vesile teşkil etmesidir. Muhtemelen rakip bir imparatorluk tarafından keyifle seyredilen bir vaziyettir bu. İşe bak ki bu ibretamiz akıbette ibret almayıp kendisinin de aynı tuzağa düşmesi hiç de muhal değildir. Nitekim “kendi Vietnam’larını sunmak için” Ruslar bu tuzağa çekilmedi mi ABD tarafından? Peki ABD’nin 11 Eylül’le birlikte bu tuzağın içine koşarak girmesine ne demeli?

Hepimiz için bir kabristan oluşuna gelince… Batası gelen imparatorlukların duvarına yanaştıkları bu ülkede ölen sadece işgal orduları mı? Bu devasa yapılar tehdit olarak algıladıkları şeylere karşı merhametle mi muamele ediyor? Afgan halkı,  gelen her imparatorlukla ölümlerden ölüm beğenmiştir. Kimi düşman karşısında varlığını ve değerlerini savunurken kimi de tek suçu orada doğmak olduğu için.

Afganistan’dayken bir Özbek mücahit tanımıştım. Özbekistan muhaciri, Tahir Can’ın örgütünden ayrılmış, ayrıldığı örgütün infazından korunmak için azami dikkat sarf eden, asli düşmanlarından çok eski dostlarından korkan bu zat, tam da bu mevzuları konuşurken dilini bir ejderha diline benzetmeye çalışarak şöyle demişti, “Afganistan bir ejderhadır. Ne mücahitleri yutmuştur, kimler gelmiş, kimler geçmiştir buradan. Yine de yutmaya devam edecek ve doymayacaktır.”

İmparatorluklar mezarlığı ibaresinin beni eseflendirmesinin sebepleri sadedinde bunları söyleyebilirim.

“Pakistan Peştulara mecburdur. Peştunistan davasını gütmeyecek Peştulara. Durand Hattı’nı kabul edecek, onu tartışmaya açmayacak Peştulara.”

Peki Afganistan tarihini bir süzgeçten geçirecek olursak geçmişten bugüne özelde İngiliz işgalinden günümüze kadar ön plana çıkan olayları nasıl sıralayabiliriz?

İngiliz işgalinden arta kalan iki büyük miras vardır: Biri, “Büyük Oyun” dedikleri hesaplaşmanın kodlarını bölgenin kaderine nakşetmiş olmaları; diğeri de Durad Hattı marifetiyle Afganistan’la Pakistan’ın kaderini birbirine mümkün olan en kötücül ve hainane biçimde bağlamış olmaları.

İngilizler, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”larını gerçek bir süper güç hâline getiren zenginliği Hindistan’da bulmuşlardı ve geçen asırda dünya savaşından evvel onu ellerinde tutmak, o sağmal kutsal ineği ellerinden kaçırmamak ana davaları idi. Bu uğurda adamlar Hint Okyanusu’na açılan tüm kapıları tutmayı, mesela Yemen’i işgal etmeyi dahi göze almışlardı. Afganistan, en yakın ve en tehlikeli cepheydi. O kapı kırılırsa sağmal ineği elinden kaptırabilirdi. İngilizler için Afganistan’ın kendisinin bir ehemmiyeti yoktu. O sadece bir geçitti ve sıkıca kapalı tutulmalıydı.

Güneydeki sıcak denizlere inemediği için bir türlü İngilizler gibi büyük bir güç olamayan, sadece gariban Türki kavimleri talan etmekle yetinmek zorunda kalan Çarlık Rusya’sı ise Afganistan’ı güneye giden kestirme yollardan biri olarak gözüne kestiriyordu. Fakat bundan daha çok İngilizlerin orayı elde tutmaları durumunda Orta Asya’ya sarkıp boyunduruğu altındaki Türki kavimleri kendisine karşı ayaklandırmasından korkuyordu. Onun için de Afganistan sadece bir geçit olması hasebiyle kıymeti haizdi. Kendisini denize ulaştıran, düşmanı uzakta tutan bir geçit ve tabya… Bu konumlanışlar dünden bugüne aktörler değişse de Büyük Oyun’un hemen aynı kurallarla oynanması o günden bugüne kayda değer en önemli sabitedir.

Afgan-Pakistan sınırını tespit eden Durand Hattı ise bir oldubittiyle İngilizler tarafından kotarılmıştı. İki ülke arasındaki ihtilafları kalıcılaştırarak buralara sorun çözücü olarak yeniden gelmek niyeti de oldukça barizdi. Peştu nüfusunu neredeyse ortadan ikiye bölen bu hat, Pakistan’ın hummalı Afganistan mesailerinin ana müsebbibidir. Çünkü orada ne olup bittiği, kimin işbaşına geçtiği Pakistan için varlık-yokluk meselesidir. Hindistan karşısındaki biricik stratejik derinliğini hasımlarına kaptıracak olursa Hindistan tarafından bertaraf edilmesi işten bile değildir. Pakistan Peştulara mecburdur. Peştunistan davasını gütmeyecek Peştulara. Durand Hattı’nı kabul edecek, onu tartışmaya açmayacak Peştulara. Onun arayışı kendi stratejik derinliğini koruyabildiği kadar korumak ve Durand üstüne tartışmaları öteleyebildiği kadar ötelemektir.

Bu işgaller tarihi içerisinde sıkışıp kalan 5 yıllık bir Taliban iktidarı var. Bu kısmında Taliban’ı anlamak istesek bize Taliban’ı nasıl tanımlarsınız? Mesela, Taliban nasıl ortaya çıktı? Ayrıca direnişteki rolü neydi? 1996’ya gelindiğinde iktidarı nasıl ele geçirdi ve iktidarı boyunca neler yaptı?

Taliban, yozlaşmış hiziplerin halkta uyandırdığı tepkinin ve hak-hukuk arayışının adresi olarak vücut buldu. Hızla yayıldı ve son seferdeki gibi saatler içinde olmasa da süratle ilerledi. Savaş yorgunu ülkede, zinde bir güç olmayı muhafaza etmesini sağlayan şey Pakistan’daki binlerce medreseden insan kaynağı devşirme imkânıydı. Düşmanları kayıplarının yerini dolduramazken o gücünü hep bir ileri noktaya taşıdı.

Asayişi sağlaması Afgan halkı için en büyük nimetti. Ne var ki ülkenin asayişindense kendi kan davalarını daha çok dert edinen çok sayıda kabile ve kavim, onunla uzlaşmaya yanaşmadı ve gittikleri yere kadar gittiler. Peştu olmayan nüfusun hakim olduğu kuzey bölgelerinde, Taliban da düşmanları da ağır bir sınavdan geçti. Taliban zorlanarak da olsa kazanmak üzereydi ki 11 Eylül’e maruz kaldı.

Peki Afgan halkı bu iktidar sürecinde Taliban’dan memnun muydu? Taliban’ın halk ile ilişki düzeyi ne boyuttaydı?

Devlet; kabilevi ve kırsal nüfus için büyük oranda emniyet ve altyapı hizmetinden çok da ötesi değildir. Taliban, emniyetten gayrısını verebilecek kadar devlet olamadı. Ülkeye tam olarak hâkim olduğu bir dönem geçirmedi zaten, enerjisini hep savaşlara teksif etmek zorunda kaldığından devlet olmaya mecali kalmadı. Halka bakışı elbette ki her yerde aynı değildi, farklı yetkililerin farklı tutumları vardı fakat en kötü örnekler vasat ve iyi olanları gölgede bıraktı ve Taliban uzun yıllar halka karşı metazori metotlar kullanan, despot bir rejim olarak yaftalandı. Bunu yalanlamak için kayda değer bir gayret göstermediler. Dünyayı umursamıyor ve daha önemlisi tanımıyorlardı. Kendilerini ifade kabiliyetleri zayıf ve kısıtlıydı. Düşmanlarının dostlarının muazzam medya kapasiteleri karşısında çok da şansları yoktu. Boyunlarındaki yaftalarla 11 Eylül’den sonra infaz edilmek üzere peşlerine düşüldü.

Bülend Tokgöz’ün eserlerinden…

“Taliban yenilmediği için kazandı. ABD kazanamadığı için yenildi.”

ABD’nin sonlandırmış olduğu bir iktidardan sonra yine ABD’nin bölgeden çekilmesi ile elde edilen bir iktidar söz konusu. ABD gerçekten Afganistan’da yenilgiye mi uğradı yoksa başka hesaplar mı söz konusu?

Taliban yenilmediği için kazandı. ABD kazanamadığı için yenildi. 20 yıl; ABD’nin en uzun savaşıydı. Savaşlar uzadığında süper güç de olsanız bir şeylerin ters gittiği artık saklanamaz. Caydırıcılık gücü azalır. Rakipler cesaretlenir. Afganistan işgali bir saçmalıklar zinciriydi zaten. Hiç de şart değildi. Pentagon, CIA ve Beyaz Saray içindeki birtakım ekiplerin çizdikleri ferasetsiz bir stratejinin ceremesini çekti Amerika. Kazanamayacağı bir savaşa onu kendi kurumları içindeki klikler sürükledi. Kazanamayacağını anladığında orada bulunuşunun saçmalığı ayyuka çıktı. “Bizim düşmanımız El-Kaide’ydi, onu yendik. Taliban, Kabil rejiminin sorunudur!” demeye başladılar. İşbirlikçilerini Taliban’la baş başa bırakan çekilme projesi bir imparatorluk için en vahim ve berbat seçeneklerden biriydi fakat hiçbir anlaşma yapamadan bırakıp kaçmaya nispetle yine de iyi sayılırdı. ABD bozgundan bir gömlek yukarıda bir yenilgi yaşadı ve buna şükrederek defolup gitti.

Önceki hesaplarında neyi tutturabildiler ki varsa yeni hesaplarında onunla neyi tuttursunlar? Afganistan çekilişi değil bence mevcut durum. ABD tarihten çekildi.

“ABD’nin dostlarını satışındansa Afganların zilleti daha çok hafızalarda kaldı.”

Taliban’ın başkent Kabil’i ele geçirmesinden sonra insanların havaalanına akın ettiğini gördük. Ölmekten korkan insanların ölüme kaçtığına tanık olduk. İnsanları bu kadar çaresiz bırakan, bu kadar korkutan şey neydi acaba? Havaalanına akın eden o topluluk kimlerden oluşuyordu?

Kimi ABD hesabına çalışmış, savaşmış, tercümanlık yapmış, hizmetkârlık etmiş insanlar. Bunlar cezalandırılmaktan korkuyorlardı ve kaçmaktan başka çarelerinin olmadığını düşünüyorlardı, Taliban’ın genel af ilanına rağmen. Kimi de Taliban’ın getireceği şeriat kanunlarından kaçarak daha serbestçe yaşayabileceği yerlere gitmek için bohçasını toplayıp havaalanına koştu. Kimi de bu kalkan uçakları bir fırsat saydı.

Bir rejim değişikliği esnasında her ülkede bu tür göçler yaşanır fakat Afganistan’da bunu canlı yayında izledik ve ABD’nin dostlarını satışındansa Afganların zilleti daha çok hafızalarda kaldı.

“Bu yeni bir Taliban. Başka değil ama yeni.”

Taliban’ın özellikle dünya basınına verdiği demeçlerde daha ılıman ve daha dikkatli cümlelerin ön plana çıktığını görüyoruz. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkardıklarını ve global dünyaya entegre olmaya gayret edeceklerine yönelik beyanları var. Önümüzdeki süreçte Afganistan’da bizi neler bekliyor? Sizce Taliban nasıl bir yönetim sergileyecek?

11 Eylül’de El-Kaide vurdu ama onların eli acıdı. Sadece elleri değil her yanları acıdı. 20 sene dağda taşta, orada burada, ülkesiz ve ailesiz yaşadılar. Bu, toprağa ve kabileye bağlı Peştular için sınavların en ağırıydı. Kendilerini bu mecraya iten tecrübe üstüne senelerce düşündüler. Aşırılıkla yüzleştiler. DAİŞ orada da zuhur edip kendilerine karşı savaşınca içlerindeki aşırılığın karşılarına geçip bir düşman örgüt hâlini alışını iyi değerlendirdiler. DAİŞ’le savaşırken kendi aşırılıklarıyla hesaplaştılar aslında. Bu işin gerçeği Taliban’ı rahatlattı, önünü açtı. Kendisini dünyayla ve halkıyla karşı karşıya getiren en katı ve kaba taraflarını törpülemek durumunda kaldı. Bunda ne kadar içtenlikliler, ne kadar hesaplılar, bunu zaman gösterecek fakat bu yeni bir Taliban. Başka değil ama yeni.

“Afganistan’da hayal kırıklığı hayalle ikizdir.”

Peki Türkiyeli Müslümanlar olarak bu süreci nasıl okumalıyız, bakış açımız ne olmalı? Afganistan, Müslümanlar için yeni bir umut olabilecek mi yoksa yakın tarihte yaşadığımız hayal kırıklıkları gibi bir tecrübe mi olacak?

Afganistan’da hayal kırıklığı hayalle ikizdir. Bu, hayallerin kırılganlığından ziyade Afganistan’a müdahil olan güçlerin kırıcılıklarından kaynaklanır. Afgan halkıyla doğrudan bir dertleri olduğu için bile değil, rakip gücün huzurunu kaçırmak için. Pakistan’ın kuracağı düzeni Hindistan bozar, Rusya bir ileri adım atmışsa Çin kendi kozlarını sahaya sürer. Batı zaten çok sayıda irtibatla bölgededir. Ümmeti heyecanlandıracak, heyecanı diri tutacak gelişmelerin hüsranla sonuçlanması için sabit bütçeleri vardır ve gerektiğinde yeni havaleler yapmaktan sakınmazlar.

Afganistan’a hayallerimizi bağlarsak iflah olmayız. En iyi ihtimalle kendi ayakları üstünde durmaya çalışan yoksul bir Müslüman ülke olabilecektir. Tabii ki trilyon dolarlarla ölçülen cevherleri ve Kuşak-Yol Projesi’yle birlikte bambaşka bir Afganistan’la karşılaşmak da ihtimal harici değil. 20 sene sonra karşımızda yeni bir Dubai görebiliriz. Yeni Taliban’ın da şaşkınlıkla karşıladığı bir tuhaf ülkeyle karşılaşmak hiç de uzak ihtimal değil.

Bu bölümün son sorusu olarak; devlet bazında Türkiye-Afganistan ilişkileri nasıl olmalı? Süreç içerisinde yapılan olumlu/olumsuz şeyler nelerdi? Bundan sonrası için nasıl bir strateji izlenmeli sizce?

İslamcılıkla anılan iktidar, Taliban’la anılmamak uğruna gelişmeleri çok geriden izledi, tavır geliştirmekte çok ağırdan aldı. Biden görüşmesi sonrası başımıza sarılan havaalanı bekçiliği rolüne fazla kapaklandığımız için de Taliban nezdinde en sorunlu ülke konumuna ihtiyatsızca oturduk. Sonra sular durulur gibi oldu. Yeniden bulandırmazsak Taliban’la yeni dönemde yakınlaşmamız için bir mânia yok.

İzleyeceğimiz strateji, askerî olmaktan mutlak biçimde uzak olmalı. Hatta siyasi bile olmamalı. İnsani, kültürel düzeyde kalmalı ve Afganistan içinde artı-değer üretmeye dayalı olmalı. Ticari ilişkiler de geliştirilmeli elbette. Tüm Afganistan’la. Şu Özbek bizim kardeşimiz, bu Peştu elin oğlu şeklinde değil.

Bülend Tokgöz’ün eserlerinden…

“Bir ülke için kim savaşıyorsa o ülke onlarındır.”

Birazda Afgan halkından konuşacak olursak. Bir müddet Afganistan’da bulunan biri olarak Afgan halkını nasıl tanımlarsınız? Bir demecinizde “Afganistan’da Afganlık Peştuluktur” diyorsunuz. Taliban’ı daha iyi anlayabilmemiz için burayı biraz açabilir misiniz?

Bir ülke için kim savaşıyorsa o ülke onlarındır. Afganistan için savaşanlar Peştulardır. Diğerlerinin çoğu ya pasif kalmış veya işgalciyle aktif işbirliği yapmıştır. Peştular,  doğulularca bile oryantalist küçümsemeye kurban gitmiş asil bir halktır. Ölümcül zaafları da vardır elbette, zaten bu zaaflar sebebiyle tarihin büyük oyuncularından olamamıştır, büyük imparatorlukları tarihe gömmüş olsa da. Taliban, Peştu karakterinin her yönüyle yansıdığı bir harekettir. O yüzden ben Taliban’dan çok Peştu tarihine ve sosyolojisine odaklanmayı savundum hep.

“Kalaşnikof kültürü denen şey en çok Peştuları hasara uğrattı.”

Afgan halkında kültürel olarak sizin hoşunuza giden ve bizimle paylaşmak istediğiniz neler var? Âdetlerinden, müziklerinden, yemeklerinden ve eğlenceli yanlarından bahsetmek ister misiniz? Bunu özellikle soruyorum çünkü uzun yıllar savaş içinde yaşayan bir toplumun moral motivasyonu nasıl oluyor da bu kadar yüksek olabiliyor anlamak istiyorum.

Savaş, başka kavimler için olağanüstü bir dönem olabilir, Peştular içinse vaka-i adiyedendir. Çünkü, şayet ülke olarak değilse de kabile olarak bir savaştan ya yeni çıkmış veya ona yeni girecektir. Eli silahlı bir kavimdir. Bilhassa Pakistan’daki kabileler yöresinde herkes silahlıdır. Silahla bu haşir neşirlik karakteri netleştirmiş ve sertleştirmiştir. Uzun cümleler kuramazsınız elinde silah olan birine. Sizin de elinizde silah varken uzun boylu cümlelere odaklanmazsınız. Silahla yoğrulmuşluk Peştu kültürünün en asil taraflarına katkı sağladığı gibi onu güdükleştiren bir etkide de bulundu. “Kalaşnikof kültürü” denen şey en çok Peştuları hasara uğrattı.

Peştularda dingin bir dervişlik hâli hâkimdir. En sekülerinde bile bir derviş kumaşı vardır. O rint karakter, kendi teranesini söyleyerek savaşı eğlence hâline getirir. Peştular en güçlü savaşçılar değildir. En iyi yürüyüşçülerdir ve en uzun soluklu savaşçılardır. Son yorulan olduklarından her savaşı kazanabilirler.

Afganistan’da yaşadığınız ilginç ya da unutamadığınız bir anınızla bitirmek isterseniz…

Yüzlercesini romanlarımda anlattım. Arkadaşların kulaklık istedikleri Peştu’nun Peşaver’den steteskop getirmesine çok gülerim. Sabah namazından sonra kadınların topladıkları çalı çırpının çıtırtısı ve dumanını, sütlü çaylarını, yağlı ve berbat yemeklerini özlerim. Peştular ya neşeli veya komik insanlardır. Onlarla yol yürüdüğüm için kendimi talihli sayıyorum. Umarım huzur ve felah bulur da hasletlerini insanlık için seferber edecekleri bir döneme kavuşurlar. Bundan sonra onların yurduna gidenler de daha güzel anılarla döner.

İbrahim Okuyan

Paydos Dergisi ve www.bimesele.com 'da yayın yönetmeni...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir