Büyük Caddede, Kalabalığın Arasında

Şubat. Soğuk kış günlerinden. Öğleden sonra. Haftalardır beklenen kar, dün nihayet yağdı. Pencereyi açıyorum. Çift kanatlı ahşap pencereyi. Hava soğuk ama güzel, temiz. Birkaç kar tanesi ile beraber, yine karın getirdiği sakinlik, sessizlik de içeri giriyor. Bir kahve yapıyorum. Dünden kalan kurabiyeleri yiyorum.

Çıkıp büyük caddede yürüyorum. Onunla karşılaşıyorum. Üniversiteden sonra ne kadar kopmamaya çalışsak da bir süre sonra görüşmez olmuştuk. Doktorasını yarıda bırakıp Anadolu’da bir ortaokula öğretmen olmuş. Heyecanlı, girişken, idealleri olan biriydi. Değişmemiş. Açık tenli. Sarı, dalgalı, kısa saçları var. Yeşil gözlü. Boynunda küçük bir dövme: Üç nokta. Hikâyesi de var. Edebiyat, onun için çok şey ifade ediyor. Siyah kot pantolon üzerine lacivert, polar ceket giymiş. Sade. Güzelliğinin farkında.

“Hiç değişmemişsin.”

Teşekkür edip gülümsüyor. Gülümsemeler değişmez. Caddenin ara sokaklarından birinde, benim de çok sık uğradığım -sonunda sahibi ile ahbap olduğum- bir kafeye gidiyoruz. Türkçe müzik çalıyor. Hemen tanıyoruz. Birbirimize bakıyoruz. Genç biri. Sesinde buğu var. Öldüğünde, onunla aynı yaştaydım. İçerisi ahşap döşeli. Çok güzel kahve kokuyor. Duvarlarda, çok da meşhur olmayan birkaç ressamın çok da meşhur olmayan resimleri, eski bir ankesörlü telefon, kendisi sarı, tuşları siyah bir daktilo ve süssüz, küçük bir ayna var. Yer, koyu kırmızı halı. Masaların çoğu boş. Bir köşeye geçip oturuyoruz. Çay ve fesleğenli börek söylüyoruz. O anlatıyor, ben dinliyorum. Aldığı kararlardan, okulundan, öğrencilerinden bahsediyor. Konuşurken ellerini de kullanıyor.

“Bir görsen, ne kadar güzeller.”

Etrafına bakıyor. Dükkânı beğendiğini söylüyor.

“Güzeldir burası. Bir hikâyesi de var. Buranın ilk sahibi yetmişlerin devrimcilerindenmiş. O gizli toplantılar falan yapılırmış burada. Öyle anlatırlar. Sonra, bir baskınla içeri alıyorlar hepsini. Küçük, ıslak, karanlık hücrelerden birinde, işkencelere dayanamayıp ölüyor bizimki. Öyle anlatırlar. O ölene kadar oğlu işletiyor burayı. Sonra satıyor birine, çekip gidiyor. Nereye bilinmez. Memleketine gitmiş diyen de var, yurt dışına diyen de. Kaybolmuş, istediği gibi.”

“Burası ne olmuş?”

“Dur, anlatıyorum. Burası, birkaç kez daha el değiştirmiş. Kim aldıysa tutunamamış. Boş kaldığı bile olmuş. Yani, öyle anlatırlar.”

“Sonra?”

“Sonra, işte şimdiki sahibi alıyor burayı, bizim Arif Abi. Sağını solunu toparlayınca böyle bir yer oluyor. Kahve içer misin, çok güzel yaparlar?”

İki kahve söylüyoruz. Konuşuyoruz. Anılarla beraber daha birçok şeyden söz ediyoruz. Pişmanlıklar, eski fotoğraflar, çocuklar ve deliler, takım elbiseliler ve çöpçüler, yirmi yaşından sonra insan olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışan robotlar, duyular ve zekâ. Belki edebiyat.

Hesabı ödeyip çıkıyoruz. Hava kararmış. Büyük caddede biraz daha yürüyoruz. Yarın tekrar buluşmak için sözleşiyoruz. Telefon numaralarımızı kontrol ediyoruz. Sarılıp, ayrılıyoruz.

ENES SÜSLÜ

24 yaşında. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi. Kısa öykü, eleştiri, batı düşüncesi ve sinemayla az çok ilgilenir. Birbirinin aynı öyküler yazar. Sait Faik’e, Ferit Edgü’ye, Mehmet Günsür’e ve daha birçoğuna kendini borçlu hisseder.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.