Çok Yönlü Bir Âlim: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

Bitti, çürüdü, yıkıldı denilen bir eğitim geleneğinin, sona erdiği bir dönemde İslamî ilimlerdeki vukufiyetinin yanına, kültür dünyasının birçok alanını ekleyebilen münevverler yetiştirmesi, bu geleneğin ne kadar köklü olduğunu göstermesi bakımından çok etkileyicidir. Osmanlı medreseleri, yıkılırken bile her alanda yeni dönemin temellerini atabilecek ilmî ve fikrî genişliğe sahip ilim adamları yetiştirebilmiştir. Bu çok yönlü ilim adamlarının sonuncularından biri de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’dır. Bu geleneğin içinde yetişmiş ama bu geleneği aşmıştır.

1878 yılında Antalya’nın Elmalı köyünde doğar. İleride de buraya nispetle anılacaktır. Babası ve annesi hep ilmiye sınıfından gelen ailelerdendir. İlk eğitimini burada alıp, hafızlığını da bitirdikten sonra parlak zekâ ve gayrete sahip birçok öğrenci gibi eğitimini yükseltmek için İstanbul’a gider ve Ayasofya medreselerinde eğitim görmeye başlar. Köklü medrese geleneğiyle birçok ilim ve güzel sanat eğitimi alan Elmalılı, ayrıca uzunca bir süre felsefe okuyarak fikir dünyasını genişletir. Arapça ve Farsça şiir yazacak kadar bu dillere vâkıftır. Ayrıca musiki ve hat icazetleri de olan mütenevvi bir kişiliğe sahiptir.

Medrese hayatından sonra ilmiye sınıfında parlayan Elmalılı, daha sonra ilmiye sınıfının en yüksek mertebesi olan Süleymaniye müderrisliğine getirilir. Bulunduğu konumda siyasete de mesafeli durmamış, özellikle düşünce hayatına yeni bir soluk getireceği düşüncesiyle İttihat ve Terakki Cemiyetine katılmış. Sadece katılmakla da kalmamış, 2. Meşrutiyet’in ilanında aktif görev almış. O zamanlar içinde bulunduğu Osmanlı’nın en önemli fetva heyetinde Abdülhamit’in hal fetvası metninin taslağını da o yazmış.

Düşünen adam için en zoru düşündüğünü ifade etmenin yasak oluşudur. Abdülhamit’in uyguladığı istibdat politikası, işte en çok ulema sınıfını etkilemiş, özellikle ihyacı hareketler Batı’dan gelen fikir akımlarına karşı koyarken bu baskıyı yıkmaya çalışmışlar. Abdülhamit dışarıdan gelen politik, stratejik ve askerî manevraları engellemeye çalışmıştı. Ancak bir toplum sadece bu yollarla değil asıl fikriyatı ve ilmiyatı çürütüldüğü zaman yıkılırdı. Saldırılara politik arenada cevap vermek, fikrî alanı susturmayı doğurmuş, bu da fikir akımlarına karşı koyan insanları konuşmaya, baskıya direnmeye itmişti. Sanki o dönemde engellenen bu ihyacı hareketler bir noktada o dönemin de sonunu hazırlamış oldu. Tabii o dönemin değerlendirmesi, dönemin şartları ele alınmazsa çok sığ kalacak, gerçeklikten uzaklaşacaktır.

Meşrutiyetin ilanıyla Antalya mebusu olarak İstanbul Meclisi’nde görev yapar. Tabii daha sonraki süreçler çok daha sancılı geçmiş, Cihan Harbi’nden sonra Milli Mücadele başlamış, sonunda Ankara Hükümeti hâkimiyeti eline geçirmiştir. Elmalılı içinse artık siyasetten uzaklaşma zamanı gelmiştir. İstanbul Hükümeti’ne çalıştığı gerekçesiyle gıyabında idama mahkûm edilir. Sonra siyasetten uzak kalması şartıyla evine dönmesine izin verilir. Cumhuriyetle birlikte öteye itilen, yeni dönem için hiç olan ulema sınıfı artık her şeyiyle ötekidir. Bu dönemde sarığının yerini şapka alır diye âdeta kendini ev hapsine kapatıp Fatih’teki evinden ve camiden başka bir yere çıkmaz. Bu suskunluğunu anlamak mümkün değildir. İstibdata şiddetle direnen bu mütefekkirin bu zorbalığa susması küskünlüğünden ileri gelebilir ancak bu suskunluğun zorbalara rahat bir ortam sağladığı da ortadır. Bir yandan da bu dönem, onun elinden kazanacağımız çok nadide bir esere de olgunlaşma ortamı tanır.

1925 yılına gelindiğinde öğrencisi ve diyanette görevli Ahmet Hamdi Akseki’nin gayretleriyle meclis; tefsir, meal ve hadis alanlarında sağlam kaynaklık edecek eserlerin telifine tahsisat ayırır. Bunun sebeplerinden biri de ortalıkta birçok soytarı tarafından yazılmaya -daha çok tahrif edilmeye- çalışılan Kuran tercümesi adı altında müsveddelerin oluşudur. Bu görevlerden bilindiği üzere meal Akif’e, hadis Babanzâde Ahmet Naim’e, tefsir de Elmalılı’ya yoğun istek üzerine kabul ettirilir. Fakat Akif sonradan bu görevden belli sebeplerle vazgeçer ve bunu da Elmalılı üstlenir. O zamana kadar Kuran tercümesi diye bir kullanım varken ve bu, ihtiva itibarıyla yanlış iken Elmalılı, “meal” isimlendirmesini ilk kullanan kişidir. Çünkü hiçbir tercüme Kuran değildir.

İşte Türkçe yazılmış tek yetkin tefsirin serüveni böyle başlar. Hâlâ da tektir, geçilememiştir ve orijinalliği olarak geçilmesi bugün için mümkün değildir. Çünkü bu şaheser geleneksel tarzda yazılmış son eser olma özelliğini korumaktadır ve medrese geleneğinin kesilmesiyle böyle bir üsluba ulaşmak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Geleneksel tarzda oluşu sizi yanıltmasın. Rivayetten olduğu kadar dirayetten, dirayet kadar felsefeden beslenmektedir. Felsefeyi tefsirin hizmetine vermiştir. Geleneksel üslupta olduğu kadar modern de bir tefsirdir. Başta da söylediğimiz gibi merhum çok yönlü yetişen ulemadan biridir ve bunu tefsirinde incelikle kullanır. Felsefe, mantık ve nazari tasavvuf öğelerini tefsirine yerleştirmiştir. Mesela bir “سبع سماوات” (yedi gök) ifadesini yirmi sayfa boyunca lafza, manaya, maksada, astronomiye, jeoloji ilmine, felsefesine varana dek ortaya koymuştur. Ancak bunu yaparken gerekli ne varsa almış, tefsirden uzaklaşıp gereksiz hiçbir konuya girmemiştir.

Elmalılı’nın tefsiri, tefsir külliyatından kopuk değildir. Temel tefsir kitaplarından birçok alıntı vardır ve bu da tefsirde aranan bir özelliktir. Müellif, çok geniş bu külliyattan kendi tercihleri doğrultusunda alır ve sunar. Ama eserin en orijinal yönü muhteşem Türkçesidir. Dönemi için oldukça sade ve tatlı bir dili vardır. Tefsir için olduğu kadar Türk dili edebiyatı alanında da çok önemli bir yeri vardır. Zaten eserinin başında yer alan ve dilin inceliklerini anlattığı bölüm, dile olan vukufiyetini gözler önüne serer. O kadar güzel bir bölümdür ki burası, “Dilin kullanımıyla düşünce dünyaları nasıl şekillendirilir?”i orada anlamak mümkündür. Dilimizin inceliklerini ondan öğrenmek insanın ufkunu açar, okudukça hayrete düşmekten kendinizi alamazsınız.

Merhumun tefsirini kalıcı kılan özellik ise eserin günümüz eserleri gibi halkı aşağıda görüp aşağı yönlü bir anlatıma sahip olmayışı, aksine yukarıya ulaşma konusundaki çabasıdır. Konuya yakın olanların okuduğunda, manaların felsefi ve fikri arka planları konusunda şaşkınlığa kapılması onu kaynak bir eser hâline getirmiştir. Eski âlimler yazdıkları eserleri bu işe ehemmiyet veren kişilere yazarlar, seviyeden ödün vermezlerdi. Elmalılı merhumun da izlediği metot budur. Bununla beraber tefsirini okuyan sıradan biri bile ondaki hikmetleri görebilir. Meali ise zaten tek başına çok sade, anlaşılır ama bir o kadar özenli ve hikmetlidir.

Tanzimat sonrası hızla değişen Osmanlı’da medrese, tüm donanımına rağmen kulaklarını tüm yeni fikirlere, akımlara tıkamış, kendi kabuğunun içinde üç maymunu oynarken; Elmalılı merhum gibi az sayıda ihyacı, kendilerini bu medeniyeti diriltmeye adamışlar, ilim ve fikir dünyasını yeşertmeye çalışmışlardır. Elmalılı 1942 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Biz de yazımızı onun şu muhteşem duasını okuyarak, hâlâ açık duran defterine yeni hayırlar katarak bitirelim.

“İlahi! Hamdini sözüme sertâc ettik, zikrini kalbime mi’râc ettik, Kitabını kendimize minhâc ettik. Biz yoktuk sen vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümüzü bîkarâr ettin. İnayetine sığındık, kapına geldik, hidayetine sığındık lütfuna geldik, kulluk edemedik afvına geldik. Şaşırtma bizi doğruyu söylet neşeni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan biz duyamayız, sen sevdirmezsen biz sevemeyiz, sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini.”

*Paydos, Mayıs 2019 sayısında yayınlanmıştır.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir