“Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince, ben cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.”

Tarih, bu tarz bir istilayı görmemişti. Sömürü o kadar kazançlı bir istilaydı ki barbar Batı’nın ağzının suları köpürüyordu. Bu istila, bir toprak kazanma savaşı değil, gidilen toprağın tüm kanını emme, oradaki hayatı tümden bitirme şeklinde cereyan ediyordu. Toprak alınmadığı, fethedilmediği için hiçbir iyileştirme yapılmazken, tüm kaynaklar Batı’ya taşınıyordu. Batılı emperyal güçlerin aç sırtlanlar gibi, hastaolan dev Osmanlının vücuduna dişlerini geçirdikleri dönemde; köşe başlarını çoktan tutmuş olan İngiltere’den geri kalmak istemeyen İtalya, büyük Roma idealini tekrardan canlandırmıştı. İngiltere’nin Mısır’ı kolonileştirmesinden sonra İtalya da 1911 yılında Osmanlı’ya verdiği nota sonrası Trablusgarp’a çıkartma yapmıştı.

Artık kendini savunmaya dahi güç bulamaz durumdaki Osmanlı, halkı fakir bu Müslüman kara parçasını artık kendi kaderine terk etmek zorundaydı. Önünde bir ordu olmayan İtalya için bu toprak parçası kolonileştirilip sömürülmeye açıktı. Ancak karşılarında hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Onlara karşı tam yirmi yıl boyunca bir avuç Müslüman, hiçbir şeyleri yokken karşı koydular ve ölümü esarete tercih ettiler. Bu şanlı direnişin simgesi de bir öğretmen olan Ömer Muhtar’dı.

Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’da doğmuş, erken yaşta babasını kaybetmişti. Câbub’ta, İslami İlimler Enstitüsü’nde eğitim görmüş, sonrasında zaviyelerde hocalık yapmıştı. Muallimdi yani. Yalnız, vatanı işgal edilmeye başlandığında o, buna göz yumarak, aldırış etmeyerek bir kenarda öğretmenlik yapmaya devam edemezdi. Onun öğrettiği hakikatler, oturmasına müsaade etmiyordu. Medresesini kapatarak Senusi tarikatının başlattığı direniş hareketine katıldı. Bu, bana Çanakkale Savaşı’nda mezun vermeyen fakülteleri hatırlattı. Müslümanların esareti söz konusu olduğunda her ne sebeple olursa olsun harekete geçmemek, hiçbir Müslüman’a yakışmazdı.

1922 yılına gelindiğinde, İtalyan kuvvetleri bu direnişi kırmayı başaramamışken İtalya’da faşist devrim gerçekleşmişti. Faşizmin alçak ideolojisi, Libya’da kesin bir sonuç almak için girişimde bulundu. Ömer Muhtar ise bu yıllarda direnişin başındaydı artık. Direnişi başlatan ve Ömer Muhtar’ın da mensubu olduğu Senusi tarikatının birçok üyesi, ya ümitsizliğin kör pençesinde ya da düşmanın ışıltılı altınları karşısında ruhlarını kaybetmişlerdi. Düşmanın dünyalık vaatlerine kananlar olduğu gibi, Mısır’a kaçanlar da vardı. Oysa Ömer Muhtar’ın cihadı, onun için her şeyin üstünde ve taviz verilemez bir konumdaydı. Onlar için şunu söylüyordu: “Ne Mısır’a gidenlere gitmeyin derim ne de teslim olanlara mani olurum ama ben şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim.”

Faşist İtalya’nın zulüm saçan tam donanımlı ordusuna karşı tam yirmi yıl süren şanlı direnişlerini devam ettirdiler. Tarihin her devrinde gördüğümüz gibi önce satın almaya çalıştılar. Sonra ise zulüm ve barbarlıklarını tüm çıplaklığıyla sergilemeye başladılar. Uçaklarla bombardıman yaptılar, kimyasal gazları kullandılar. En aşağılık uygulamaları ise savaşla hiç alakası olmayan masumları, toplama kamplarında açlığa ve sefil bir ölüme mahkûm etmeleriydi. Mısır sınırına ördükleri dikenli tel duvar ise Libya’yı açık hava hapishanesine çevirmişti. Hiçbir şekilde Müslümanları dize getiremiyorlardı.

Ömer Muhtar’ın tavizsiz cihadının arkasında yatan, sarsılmaz imanı ve tevekkülüydü. O, savaştan önce kendi ile olan cihadını bitirmiş, kesin bir imana ulaşmıştı zaten. Kendisi bir mutasavvıftı. Ama onun tasavvufu atalete iten, insanı adaletsizliğe göz yumar hâle getiren bir tasavvuf hiç değildi. Ahmed Yesevî’nin; Anadolu’yu baştan başa İslam’a davet eden, gerektiğinde kılıçla cihat eden talebeleri gibi yahut Hasan el-Bennâ’nın; halkın yozlaşmasını izleyerek kendisini bundan uzakta durunca koruduğunu zannedenlere karşı ev ev, kahve kahve gezmesine sebep olan anlayıştı bu. Katıldığı Senusi hareketi de bu anlayışı benimseyen, yani mücadele ile mücahedeyi birleştiren bir tasavvuf ekolüydü. Bu yüzden, yirmi yıl süren savaşta ne bir yatak ne bir ev yüzü görmese de, kendisine sunulan rahat hayatı bir hakaret olarak görürdü.Yapılan bu teklifi “Ben bu rezilce teklif ve aptalca görüşleri işitmemek için hemen görüşmeyi terk ettim. Benim İtalya ile savaşmaktaki gayem, böyle basit bir hedefe ulaşmak için değildir.” diyerek anlatmıştı. 

Ömer Muhtar, yaptığı her hareketi ile Allah’ın rızasını kazanma amacı taşıdığını bize daima gösterdi. Mücadelesinin önüne hiçbir şeyi koymamayı şiar edinmişti. Yirmi yılın ardından artık biraz dinlenip bir hac yapmasını tavsiye edenlere yetmiş küsur yaşına rağmen “Vallahi, bu toprak parçasını asla terk etmeyeceğim. Ölüm meleği gelip de ruhumu alana kadar bu bölgeden ayrılmayacağım. Bir hac sevabı, hiçbir zaman din, inanç ve İslam topraklarını savunmanın kazandıracağı sevaptan daha fazla olamaz.” diye cevap vermişti.  Asla ümitsizlik çukuruna düşmedi. Meselenin her zaman mücadele olduğunun farkındaydı. Cihat, onun için tercih meselesi değil, bir zorunluluktu; zaferi görsün veya görmesin. İşte esir edildiğinde mahkemedeki sorgusu:

-Neden savaştın?

-Dinim ve vatanım için.

-Hedefin neydi?

-Hiçbir şey. Sadece sizi ülkemden ve topraklarımdan kovmaktı hedefim. Savaşa gelince, böyle durumlarda yani ülkemiz işgal edilince bu bizim için farzdır. Zafer ise Allah’ın elinde olan bir şeydir.

Hayatı dik durarak geçirmiş bu aslanın beni en çok etkileyen tarafı ise, filmden de hatırlayacağınız gibi hiç ayrılamadığı, her boşluğunda dertleştiği, cebindeki Kuran’ıydı. Öyle ki, ölümün kokusunu alırken bile Kitab’ından kopmayan, onu gönlünden ve fikrinden eksik etmeyen bir iman. Ya Rab, bize de nasip et bu aşkı, bu muhabbeti! İşte en azılı düşmanı, katil Graziani bile, Ömer Muhtar’ı yakaladıktan sonra onun imanını şu sözlerle ifade etmek zorunda kalıyor: “Ömer Muhtar, inancına son derece bağlı bir insandı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana, kim olursa olsun, büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak, üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan biriydi.”

1931 yılında, artık yetmiş üç yaşında, bir vadide bir grup mücahitle birlikte sıkıştırıldığında -cihadının yirminci yılında- esir alındı. Kurmaca bir mahkemede yargılandı. Kendine yapılan iş birliği tekliflerini ölüme gideceğini bile bile reddetti. Kendisine bu teklifi yapan Graziani, “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp kaldım.” diyerek ölümün korkutamadığı bu aslana hayranlığını dile getirmiştir. Kısa süren mahkeme sonrası idamına karar verilmiş ve ölümünün, düşmanının elinden olması sebebiyle Allah’a hamd ederek ertesi gün şehit edilmiştir.

Direnişi esnasında kendisiyle görüşen Muhammed Esed’in, onun ölüm haberini aldığındaki sözleriyle bitirelim yazımızı: “Ömer el-Muhtar öldü ha! Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el-Muhtar öldü demek. On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca, en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el-Muhtar. Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahitlerinin başında, kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede, son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el-Muhtar.”

*Paydos, Aralık 2018 sayısında yayınlanmıştır.

https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/11457

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir