Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Slogan mı? Havalı bir söz mü? Hatta bir de aynı nehirde iki kere yıkanamazsın vardı? Sıkıldık mı acaba bu klişelerden? Herkesin diline dolanmış cümlelerin makus talihi bu olsa gerek. Altında yatan fikirler ne kadar büyük olsa da sadece dilde kaldıkları için yeni karşılaşılan bir fikir kadar değer görmezler. Yaşadığın şehrin merkezindeki tarihî mekân gibi yani. Hep önünden gelip geçersin fakat içine girmek aklına gelmez. Şehrine gezmeye gelen birisi içinse orası, bu gezinin odak noktasıdır. Bu cümleden sonra Konyalıların aklına hemen Mevlâna Türbesi gelmiştir mesela. Bu sözleri de ben,işte böylece önünden geçip gittiğimiz eserlere benzetirim. Düşünce tarihi içinse bunlar kırılma noktalarıdır. İşte sayımızında misyonuna uygun olarak gelin “değişim” fikrinin bu önünden geçip gittiğimiz büyük sebepleri ve etkileyici sonuçları üzerine biraz düşünerek, içinde gezerek, hakettiği değeri verelim.

Durduramıyoruz

Aslında başta söylediğimiz klişeler(!), düşünce tarihini çok büyük ölçüde etkilemiş bir antik felsefecinin sisteminin temel sözleri. Herakleitos’un Yunanca “panta rei” (varlık oluştur) diye özetlediği bir sistemdir bu. Çok basit ama bir o kadar da sarsıcı sonuçları olan bir varlık düşüncesidir değişim fikri. Ne diyor Herakleitos? -Kabaca bahsedeceğim çünkü çok genişlemeye müsait bir konu-Etrafımızdaki her şey değişim içindedir. Bunu çok rahat bir şekilde gözlemleyebiliriz. Ben dünkü ben değilim, şehrim geçen seneki şehrim değil. O meşhur cümle de burada Herakleitos tarafından verilmiş bir örnektir. Nehre girdiğinde artık o nehir ilk girdiğin nehir değildir. Her an yeni sular gelmiş, eskiler de akmaya devam etmiştir.

Değişim fikri o kadar güçlü ki bundan kurtuluş yok. Yani değişmeyen bir şey “göstermek” -buna tekrar değineceğiz-imkânsız. Hiçbir şey yapmasak bile değişmeye devam ediyoruz. Bu yazıyı ben yazarken, siz okurken değişiyoruz. Hadi bizi geçtim en sabit zannettiğimiz cansız varlıklar bile değişmeye devam ediyorlar. Belki çok yavaş olduğu için fark edemediğimiz değişimler bile gün geliyor ortaya çıkıyorlar. Buna şöyle çarpıcı bir örnek verelim. Bir kilogramın belirlenmesi için Paris’te bir laboratuvarda stabil koşullarda korunan küre şeklinde bir ağırlık kullanılıyormuş. Aynı şekilde korunan birkaç kopyası da başka ülkelerde saklanıyormuş. Ancak bunlar belirli periyotlarla bir araya getirildiklerinde aralarında sadece hassas ölçümlerde ortaya çıkan farklılar gözlenmiş. Hatta bu sebeple -geçen yıl olması gerek- bilim adamları kilogramı artık bir cisim değil bir formül tarafından temsil edilmesine karar verdiler. Böyle bir uygulamadan da benim o zaman çıkan haberlerle bilgim oldu. Belki siz de denk gelmişsinizdir. Yani anlayacağınız değişim kaçınılmaz görünüyor. Her şey her an değişim halinde ise sadece hareket kalıyor elimizde.

Gösteremem ama Kanıtlarım

Tamam, buraya kadar aşağı yukarı hepimizin gözlemleyebildiği bir olgudan bahsettik. Ama biliyorsunuz ki felsefe burada duramaz. Felsefenin en sevdiğim kısmı gözlemin ötesine geçebilmeye imkân vermesidir. Sert bir şekilde değişimin varlığın temeline koyan Herakleitos’a karşı, yani bir nevi gözlem merkezli bu anlayışın karşısına bir o kadar etkili bir fikir çıkmıştır. O da Platon’un hepimizin babası dediği -filozofları kastediyor- Parmenides’tir. Ne yapmıştır bu adam da tüm felsefe tarihinin kendisine bir şerh olarak ortaya konabileceği bir adam ona hepimizin babası demiştir?

Yukarıda demiştik ki değişmeyen bir şey göstermek imkânsız görünüyor. Evet değişmeyen bir şey gösteremiyoruz belki ama kanıtlayabiliyoruz. Nasıl yani? Göstermeden nasıl kanıtlayacağız ki? İnsanın sahip olduğu harikulade bir şeyle, akılla. Parmenides, Herakleitos’un koyduğu değişim yasasına salt akılla yani deney ve gözlemi kullanmadan karşı çıkmıştır. Kısaca, eğer bir değişimden bahsediyorsak diyoruz ki: bir şey önce farklı bir şeydi, sonra farklı bir şey oldu. Bunun açılımı bir şeyi önce muayyen bir varlık sonra başka bir varlık olarak düşünmektir ki bu imkânsız. Çünkü bir şey hem bir şey hem de başka bir şey olamaz.

Biraz karışık gelebilir. Aslına bakılırsa hem Herakleitos’un hem de Parmenides’in sistemleri çok daha genişler. Ancak bizi asıl konumuzdan uzaklaştıracakları için ben yalnıza ikisini çarpıcı bir şekilde karşı karşıya getirme çabası içindeyim. Bunun içinde en güzel kaynak Parmenides’in öğrencisi Zenon.

Gördüğüme mi İnanayım, Kendime mi?

Zenon, değişim ve değişimin sonucu olan hareket fikrine karşı çok çarpıcı paradokslar ortaya koymuştur. Mesela hareketin mantıksal imkansızlığını ortaya koymak için verdiği ok örneği vardır. Yaydan atılan bir okla hedef arasında sonsuz sayıda nokta vardır. Ok ise her an bu noktalardan birinde durmaktadır. Aynı videoyu durdurmak gibi. Biz her an -ki bunu saniye salise gibi düşünmeyin çünkü onlarda bölünebilmektedirler- okun durduğunu söylüyorsak o zaman ok hiç hareket etmiyor deriz. Buradan yola çıkarak şöyle bir örnek de verilir. Ok hedefe varmak için önce aralarındaki mesafenin yarısını sonra kalan mesafenin yarısını sonra yine kalan mesafenin yarısını kat etmesi gerekir ki bu hiçbir zaman bitmez. Çünkü aralarında hep bir mesafe kalacak, sonsuz bölünme mümkün olacaktır.

Bir kaplumbağa ile bir atlet düşünün. Yarışacaklar ancak kaplumbağa yarışa daha önde başlıyor. Atletin ona yetişmek için harcadığı sürede kaplumbağa bir miktar mesafe daha kat edecektir. Yani kaplumbağa A noktasında başladığında atlet A’ya gelene kadar kaplumbağa B’ye geçmiş olacaktır. Atlet A’dan B’ye geldiğinde ise kaplumbağa az da olsa mesafe alıp C’ye geçecektir. Aynı şekilde atlet yine C’ye gelmek için az da olsa bir süre harcayacağından kaplumbağa yine farklı bir noktaya hareket edecektir. Böyle devam edip gidecektir.

Bir Kere Kandıran Hep Kandırır

İşte diyor Zenon, eğer hareketi kabul edersek böyle çelişkilere düşeriz. O zaman aklımızın ortaya koyduğu bu durum karşısında duyularımızın bizi yanılttığını kabul etmemiz gerekir. Ortada değişim, hareket ya da oluş yoktur. Salt varlık vardır. Ancak böyle dersek yukarıdaki çelişkilere düşmeyiz. Zaten duyularımızın zaman zaman bizi yanılttığını herkes kabul etmektedir. Bir kere yanıltan her zaman yanıltabilir. Sadece aklın ilkeleri sarsılmazdır.

Böylece Parmenides ve Zenon duyularımızın bize bas bas bağırdığı bir olguyu muhteşem bir güce dayanarak reddediliyorlardı. Rasyonalite denilen ve görüleni duyulanı aşan bir durumla karşı karşıyayız. Asıl harika olan, felsefeyi inanılmaz yapan da benim için bu. İşte bu güç insana Matrix’de olduğunu düşündüren güçle aynı güç. Doğru olmaları önemli değil, bunu düşünebilmek ve sadece düşünmekle kalmayıp ispatlayabilecek olmak muhteşem olan bu zaten.

Safsata

Tamam harika. Ama felsefe tarihinde ilk bilinçli karşıtlığı oluşturan bu iki görüşün de ilerletilmesiyle çok ciddi sonuçlar ortaya çıkıyor. Ciddi sonuç derken artık insanların hayatlarına etki etmeye başlayan fikirlerden bahsediyorum. Değişim kabul edildiğinde sürekli değişen şeylerin bilgilerinin de durmadan değiştiği için mutlak bilgiden bahsedilemiyor. Aynı şekilde duyularımızın bizi durmadan yanılttığı bir dünyada da hep şüphe kalıyor ortada. Artık doğru ya da yanlış olmayan bir dünyaya doğru gidiyor zihin. Ahlak da bundan nasibini alıyor ve rölativizm entelektüeller arasında giderek kök salıyor. Topluma özellikle fikir çevrelerine tam bir curcuna hâkim. Hiçbir ortak zemin, üzerinde anlaşılan hiçbir yargı, fikir, önerme yok. Sofist dönem olarak bilinen bu devir, sağduyunun kabul ettiği bir şey bırakmıyor. Tartışmak bile imkânsız.

Düşülen bu fikri kargaşa halinden çıkış tüm felsefe dünyasının üzerinde hiçbir tartışmaya girmeden kabul ettiği bir adamla son buluyor. Sokrates. Sokrates her ne kadar felsefenin konuları açısından üretken olmasa da insanların düştüğü bu buhranı “Hiçbir şeyde ortak olmasak bile ahlakta ortağız.” diyerek sonlandırıyor. Buraya daha detaylı girmeyelim. Sadece varlıkla ilgili bu görüşlerin bilgi meselesini, oradan da ahlakı nasıl etkilediğini görmemiz için deyindim.

Çözüm: Değişenin Altındaki Değişmeyen

Platon’un varlık sistemi bu çıkmazı çözme üzerine kuruludur. Etrafımızda apaçık görünen bir değişim var. Ama aklım bunun olmaması gerektiğini söylüyor. Bu işin içinden nasıl çıkarım? İdealizm bunun üzerine kuruludur. Değişen bir dünyada yaşıyoruz ama bunların değişmeyen asılları idealar evreninde. Orada en mükemmel halleriyle varlar.

En güzel matematikle anlayabildiğim bir konudur bu. Bir çember düşündüğümüzde zihnimizdeki çember mükemmel bir çember oluyor. Çember tarifi yaptığımızda da net özellik belirtiyoruz. 360 derecedir, alanı yoktur gibi. Ancak çizdiğimiz hiçbir çember mükemmel olamaz. Düşünceden cisme aktarıldığı zaman mutlaka hata payı ve çizdiğimiz çizginin kalınlığı olacaktır. Robotla, lazerle, hangi teknolojiyi kullanırsak kullanalım bir hata payı ve kalınlık belirteceklerdir. Herhangi iki tane çember de mutlaka birbirinden farklı olacaktır. Yani çember fikri hayata döküldüğünde artık çember değildir. Yazının başında değişim için verdiğimiz örneği hatırlayalım. Cisim olan 1 kg değiştiği ve aralarında farklar ortaya çıktığı için artık formül olarak kullanılacaktı ya hani. Onun nedeni de işte bu. Yani formülün hiçbir zaman değişmeyecek olması.

Dikkat! Gönderme Var

Böylece diyebiliriz ki değişim mükemmel olmayanlar için, sabitlik ise mükemmel olanlar içindir. Bizi de değiştiren budur. Ama değişenin altındaki değişmeyeni hiçbir zaman kaçırmayın. 🙂

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Mehmet Bektaş ( felsefe öğretmeni)

    Muhammed harika bir yazı olmuş,tebrikler.

  2. Çok teşekkür ederim hocam. Bunu sizden duymak beni ayrıca mutlu etti 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir