“Başınıza misafir kadar taş düşsün emi!” dedi annem. Babam gülümseyerek baktı yorgun, bıkkın suratına. “Deme öyle hatun. Yıkacan başımıza misafirhaneyi, rahatlayacan en son. Napalım, misafirdir işte. Hadi koy sen yemeği. Oğlanlardan biriyle gönderirsin.” dedi ve çıktı. Annem, iki eline aldığı paçavralarla saplarından kavradı tencereyi, ateşin üzerinden usulca indirdi. Tencerenin kapağını açıp, tahta bir kaşıkla karıştırdıktan sonra yemeğin piştiğine kani oldu. Bakır bir kaba, yemeğin neredeyse yarısını koyup, bir örtünün içine bohça yaparken söylenmeye de devam etti. İşini bitirip “Alın biriniz, götürün bunu misafirhaneye.” der demez abimden evvel ulaşıp kaptım annemin elindeki bohçayı. Abim biraz mırın kırın etse de, annemin bana dönüp “Ye de gel yemeğini.” demesiyle muzır bir ifade belirdi yüzümde. Elimdeki bohçayla fırladım evden.

Bahçe kapısından dışarıya adımımı henüz atmıştım ki müezzin, akşam ezanının tekbirini getirdi. Ezandan sonra sokakta olmamak niyetiyle, çabuk adımlarla yürümeye başladım. Fakat müezzin öyle hızlı okuyordu ki yüreğime dolan korku beni artık koşturuyordu. Bir taraftan koşuyor diğer taraftan “Akşam ezanından sonra tarladan dönüyor da nasıl şeytanlar musallat olmuyor bu Rıza emminin oğlu Reşad’a?” diye düşünüyordum. Müezzin artık ezanı bitirmek üzereydi ki nihayet dergâhın penceresine yansıyan soluk ışığı gördüm. Hızlıca kapısına varıp kendi kendime, “Abdestin var di mi hâlâ? Bak dışarıya çıkamazsın sonra.” dedim. Zihnimde ölçüp biçtikten sonra, şeytana yakalanmanın abdestsiz namaz kılmaktan daha büyük günah olacağına karar verip “Vardır vardır.” deyiverdim. Ahşap kapıyı üç kez yumrukladım. Bir müddet sonra kapı açıldığında, yemek kokusu ile karışmış sıcak havayı ciğerlerime çektim.

Büyükçe tek bir odadan ibaret olan dergâha girdim. Fazilet teyzenin torunları Kenan ve İsmail ile komşumuz Ramazan abinin oğlu İbrahim’e selam verip, bohçayı getirilen öteki erzakların arasına bıraktım. Herkes odanın bir köşesine ilişti ve namazlarını kıldı. Ardından Şeyh ve ahali camiden dönene kadar yere -kirli de olsa- bir sofra serdik, bohçaları teker teker açıp sofranın üzerine yerleştirdik. Annemin bulgur pilavının yanına bir tabak tirit, sofranın tam ortasına bir kâse un çorbası, kenarlarına ise ikişer kâse çalma yoğurt ve vişne hoşafı koyduk. Son bohçadan çıkan irmik helvasını da sevinerek sofranın üzerine bıraktık.

Kapı açılıp insanlar içeriye girmeye başladığında babam ile göz göze geldik. Gülümsediğini dudaklarının kenarından anladım.

Cemaat sofraya buyur edildi, böylece yedi sekiz kişi aynı anda sofraya oturdu. Şeyh sesli bir şekilde duasını yaptı ve besmele ile kaşığı ağzına götürdü. Bu andan itibaren ben ve diğer üç çocuk, vaktimizi bu yemek sahnesinin bir an önce bitmesini ümit ederek geçirdik. Nihayet kalkılıp, “Buyurun çocuklar. Besmeleyle!” dendiğinde karnımızı doyurmaya koyulduk. Çorbadan bir kaşık alıyor, ardından tirit ya da bulgur pilavı ile – özellikle de tirit ile- ağzımızı dolduruyorduk. Fakat lokmalarımızı yalnızca birkaç kez çiğnediğimizden, hoşaf yahut yoğurt ile yutkunmaya çabalıyorduk. Böylece göz açıp kapayıncaya kadar silip süpürdüğümüz tabakların tabanını ekmekle sünnetledikten sonra sofrayı nihayet toparladık.

Yemeğin akabinde çay faslına geçildi. Şeyh, Nuh aleyhisselamın kıssasından bahsetmeye başlamıştı. Şeyh efendinin anlattıklarını masalmışçasına dinlediğim esnada, babam usulca “Memet!” diye seslendi. Gözüyle şeyhin boş bardağını işaret ediyordu. Hemen kalktım, bardağı demli çay ile doldurup şeyhin önüne bıraktım. Yerime geçtiğim sırada şeyh, elini yeleğinin cebine atıp kâğıt ve tütününü çıkarttı. Bir kâğıt çekti ve kâğıdı, parmakları ile yarım daire haline getirip içini tütün ile doldurdu. “İman edenleri ve yeryüzündeki her hayvandan bir çifti gemisine bindirdi Nuh aleyhisselam. Son kez ‘Gelin iman edin, yoksa Allah size azap edecek!’ buyurdu, lakin insanlar dinlemeyince yerden ve gökten su fışkırdı. İşte Allah bu su ile devasa dalgalar yarattı.” deyip tütünü kavrayan kâğıdı boylu boyunca yaladı. Sonra kâğıdı tam daire hâline getirdi ve ağzına götürdü. Bir kibrit çaktı, kâğıdın ucunu tutuşturdu ve tütünden bir nefes çekti, dumanı dergâhın tavanına savurdu. “Dalgalar gemiyi yerinden söküp kaldırdı. İşte tam o esnada Nuh aleyhisselam yüksek bir dağa tırmanmakta olan oğlunu gördü, ona son bir defa seslendi: Ey oğlum, etme eyleme. İman et!” Gözlerim kıssanın tam bu kısmında suçluymuşçasına babama değdi ve yeniden yerini buldu. Babam dizlerinin üzerine çökmüştü, ellerini bacakları arasında birleştirmiş, hafif kambur vaziyette şeyhini dinliyordu.

*** Babamın elini tuttum ve elimi bırakmasına müsaade etmedim. Birlikte, köyün sokaklarından sessiz sedasız geçtik. Evimizin önüne gelince babam, “Misafirimiz vardı biliyon de mi? Misafirhanede? Ağzından kaçırma da yine günaha girmesin anan.” dedi. Gülüştük.  

ALAADDİN GÖÇER

Merhabalar. Ben Alaaddin Göçer. Dört çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak 1996 yılında dünyaya geldim. Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesinden 2015 senesinde mezun olmamın ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde eğitimime başladım. Buradaki eğitimimi tamamladıktan sonra bu dönem itibarıyla Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi alanında yüksek lisans yapmaktayım.

İlk göz ağrımız olan Paydos dergisinde ben de sizlerle birlikteydim. Şimdi ise arkadaşlarım ile hoş bir heyecan içerisinde “bimesele” platformunu oluşturduk. İnşallah bundan böyle bu mecrada sizlerle olacağız.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir