Dilde ve Ağyarda Aynılığın İmkânsızlığı

“…bir vakit İbrahim’i Rabbi birtakım kelimeler ile imtihan etmişti.” (Bakara Suresi 124. Ayet)

“İki temel yalan vardır: ‘Doğruyu söylüyorum.’ diyen yalan ve ‘Söyleyemem.’ diyen yalan.” (Jacques Ranciere – Cahil Hoca)

Anlam; dolayısıyla aktarım, ancak dil ile mümkün olur. Dilin temel yapı taşları, kelimelerdir. Düşünmek zordur, düşünmek üzerine düşünmek ise çok daha zordur. Kelimeler üzerinde, kelimelerle düşünülmesi de kelimelere verilen anlamların kelimelerle aktarımı da aynı derecede zor bir üretim olacaktır. Düşüncede derinleşme ve istasyonlar belirleyerek bir mutabakatla seyir hâli ise kavramla mümkün olur. Kavramlar, kelimeler içinde en fazla yük kaldıranlardır.

Kelimeler, muhatapta iz bırakıyorsa bu ismi hak ederler. Değilse sözden öteye geçemezler. Melhuzdaki anlam, becerilebilir de melfuz olabilirse muhatapta iz bırakır. Kelam olur. Bir başka deyişle; konuşan konuştuğu uğruna ne kadar bedel ödemişse dinleyen o denli müteessir olacaktır. Ödenen bedel bazen yalnızca bir lahza olarak zuhur eder. Ve bu lahza birçok kelimeye bedel olur. 

Anlam, soyutlama ile derinleşir. Soyutlama, düşünmenin omurgasıdır ve kavram zenginliği ile doğru orantılıdır. Bir zihin ne denli soyutlama kabiliyetini haiz ise o denli tahammülü yani yük kaldırabilme gücü artar. Soyutlama, akl-ı selîmin de zevk-i selîmin de kalb-i selîmin de varlığına imkân tanır. Soyutlama aklın incelmesi ile fikre ve felsefeye; kalbin incelmesiyle de estetiğe ve sanata kapı aralar. İnsanlığın ortak aklının kabulü olan bu iki alan da yine kelam ile vücuda gelir.

İnsan – insan, yatay ilişkisinde de; insan – tanrı, dikey ilişkisinde de kelimeler ilişkinin hamilidirler. Tanrı, insanlara tenezzül ederken kelimelerle gerçekleştirir bu eylemini. İnsan, Tanrıya tapınırken de onu inkâr ederken de kelimelerle gerçekleştirir bu ameliyesini.

Kelimeler; kökleriyle, aldıkları eklerle, çekimleriyle pek çok libasa girerler. Bazen şifa olurken bazen de yaralayıcı bir silah olurlar. Kullanım yerleri o derece mühimdir ki en ufak yanlışı dahi kaldıramazlar. Kullanım sıklıkları da bir o kadar kıymetlidir. Ama belki de asıl ehemmiyet kullanım üsluplarındadır. Ufacık bir yanlış bütün büyüyü bozmaya yeter.

İnsan içtimai bir varlık. Sirayet eden, sirayet edilen bir varlık. Çok katmanlı yapısı ile biteviye müşavere hâlinde. Bu katmanların her birinde gerçekleşen etkileşimler de kelimelerle olur. Savaş da barış da kelimelerle başlar, kelimelerle biter. Michael Ende’nin, Momo isimli klasik eserinde bir çöpçü karakter vardır. Beppo isimli bu karakter az ve öz konuşur. Bir de son derece yavaş ve tane tane konuşur. Zira ona göre bütün savaşların ve kavgaların sebebi insanların düşünmeden konuşmalarıdır. Bizler de tıpkı Beppo gibi az, öz ve tane tane konuşmalıyız, gibi gelir bana. Bu karakterin etrafı süpürüp temizlemesi ise ayrı bir mesajı bünyesinde barındırır sanki. Etrafı yaşanacak hâle getirme adına temizlemek ile konuşma dikkati, aynı hassasiyetin farklı yansımaları gibidir.

Anlamın aktarımında bu denli mühim olan kelimelerin israf edilmesi ve hoyratça kullanılması ayrı; yanlış anlamda kullanılması ise ayrı facialardır. Dilin bozukluğu, mukaddes olan her ne varsa hepsinde bozulmaya sebep olacaktır. Zira insanın ünsiyet kabiliyetindeki her bir katman sadece kelimelerle anlaşılabilirdir. İnşa da ıslah da yalnızca kelimelerle gerçekleşir.

Fakire göre, bu bağlamda, kelimeler eş anlamlı olamazlar. Her harfin ve her kelimenin işaret ettiği anlam başkadır. Aynı kelimenin farklı tonlaması ve telaffuzu bile anlamda bir değişikliği sebep oluyorsa nasıl olur da farklı kelimeler aynı anlama gelebilirler!

Al ile kırmızı aynı olabilir mi? Ak ile beyaz hakeza? İslam ile iman? Ya da insan ile beşer? Üzerinde biraz düşünün lütfen; hangi iki kelime birbirinin yerini doldurabilir? Bulmaca mantalitesi ile düşünmeyi kastetmiyorum elbette.

Bir vakıanın ve şeyin varlığı esasında, “Niye yok?” sorusu ile daha kıymetli hâle gelebilir. Varsa anlamı vardır. Başka bir var ise başka bir anlamı karşılamalıdır. Olmasa da olur, denebilecek bir varın olduğunu düşünmek Vâcibü’l-Vücud’a atılacak sinsi bir iftira olacaktır. Kevniyatta her ne varsa bir anlama dolayısıyla bir amaca mebni olarak vardır. Kabulü, ontolojik bir temel oluşturur.

“…Biz dilimizin yapısı ile büyüleniriz. Bu nedenle filozofun işi sözcüklerin farklı kullanım şekillerini ayırt ederek bizi gizemlerimizden arındırmaktı. Dil, kaçınılmaz olarak bir tekbiçimlilik kertesinde olduğu için farklı sözce türlerine hemen hemen bir aynılık görünümü kazandırır. Wittgenstein, Philosophial Investigations’ta, Kral Lear’dan bir alıntıyı özdeyiş olarak kullanmayı akıl etti: Size farkları öğreteceğim.”

Terry Eagleton’ın, Hayatın Anlamı isimli eserinden alıntıladığım bu pasajdan ilhamla; Wittgenstein’ın cesaretine saygı duyuyorum. Dilin tekbiçimli iddiasına mesafeli durmayı tercih ediyorum: Var olan hiçbir şey aynı değildir. Aynı kümede ya da aynı biçimde olsalar da aynı olmadıklarını görebilmeyi becerenlere, görmek isteyenlere selam ediyorum!

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.