Doğu Batı Arasında Bir Bilge

Osmanlı bakiyesi topraklarda yetişmiş bir şahsiyet, ilk defa hem kendisi olup hem de Müslüman kalarak bir var olma iradesi gösterdi. Kendisi kalmak, kendi toplumunun özelliklerini yansıtmak, kültüründen kopmamak; yani ne Türkleşmek ne Acemleşmek ne Araplaşmak olmadan Boşnak kalarak bu mücadeleyi vermek, gerçekten sadece bir bilgenin gösterebileceği bir tavırdı. Onun duruşunu özetleyen ise işte şu sözüydü: “Olduğunuz gibi kalın. Dininizi, milliyetinizi koruyun. Kimliğinizi kaybetmenin bedeli köleliktir.” Bu duruş, ona tüm Müslümanların ortak paydası olma şerefini verdi. Onun ismi Müslüman toplumların hepsinin değeri haline geldi, mezhepler ve milletler üstü bir konuma sahip oldu.

Aliya İzetbegoviç, 1925 yılında Bosna’da doğdu. O zamanlar Bosna Osmanlı’dan ayrılalı neredeyse elli yıl geçmiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sonrasında Yugoslavya’ya bağlanmıştı. Aliya’nın gençliği İkinci Dünya Savaşı’na kadar iç karışıklıklarla durmadan çalkalanan Yugoslavya’da geçmişti. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yugoslavya’yı işgali sonrasında soğuk savaş döneminde faşist Tito, devletin yönetimini ele geçirmişti.

Devletin yönetimi değişse de değişmeyen bir şey vardı. Bosna’da bir şeyler yapmak isteyen Müslümanlar hep tehdit olarak görülmüş, bastırılmaya çalışılmıştı. Aliya’nın gençlik yıllarında tanışıp onu özgürlük bilinciyle donatacak olan Genç Müslümanlar Cemiyeti, mücadele azmiyle kurulmuş ve bu baskılara maruz kalmıştı. Aliya ise bu cemiyette bulunması sebebiyle gençken hapse girmiş, içindeki özgürlük sevdasının bedel istediğini öğrenmişti. Ama özgürlük duygusu artık onun ruhuna işlemişti. Bundan sonraki hayatı da hep özgürlük adına mücadele ile geçecekti. “Ben hiçbir otoriteyi sevmem sadece O’nun otoritesi başka. Ben hiçbir otoriteye bağlanmam sadece O’nun otoritesi başka.” Müslüman özgür olmadıkça tam anlamıyla Müslüman olamazdı onun için.

Aliya, gençlik yıllarından sonra entelektüel birikimini bir hayli arttırmıştı. Batı felsefesine tamamıyla hâkimdi. Hapis yattığı süreler onun için bir kayıp değil, olgunlaşmasında büyük payı olan dönemlerdi. Kitaplarının bir kısmını da hapislerde yazmıştı. Artık kendine ait bir felsefesi vardı Aliya’nın. Dünyaya bir mesajı, söyleyeceği sözü vardı. İşte İslam Deklarasyonu bu söze giriş mahiyetinde yazılmış bir bildiriydi. O gerçekten bilge bir lider olarak son yüzyıl İslami hareketleri arasında çok farklı bir noktada. Bazen aklıma gelir, Aliya’nın içinde bulunduğu şartlar farklı olsa belki onu bir mütefekkir olarak daha farklı bir noktada görür müydük diye. Fikirleri liderliğinin altında eziliyor, görünmüyor ya da gösterilmek istenmiyor diye düşünürüm ara sıra.

Bilgeliği sayesinde çok kirli bir savaşı adaletten ayrılmadan yönetebilmişti. O diyordu ki, “Halkının sevmediği bir ordu asla başarıya ulaşamaz. O yüzden biz bu kirli savaşta taraf değiliz. Çünkü Hırvatlar da Sırplar da bizim halkımızdır. Biz sadece bize saldıranlara karşılık veriyoruz.” Ordudaki bazı aşırılıkları gördüğünde şiddetle karşı çıkıyor ve şu meşhur sözünü söylüyordu, “Siz de mi onlara benzemek istiyorsunuz? Düşmana benzeyince savaşın anlamı kalmaz.” İşte bu tavır, sadece bildiklerini hayata aktaracak kadar cesur olan bilgelerde görülebilir. O, kitaplarında yazdıklarını hayatında da birebir gerçekleştiriyordu. Çünkü o inanıyordu ki İslam, hâl dinidir. İslam, bugün ne yaptığındır. Geçmişte ne kadar adil olduğun, gelecekte ne kadar mükemmel bir sisteminin olacağı insanları ilgilendirmez. Şimdi ne yaptığındır önemli olan. Biz hep bu noktayı kaçırıyoruz benim gözümde. Hep şu an yapmayıp, ya gelecekten ya da geçmişten bahsediyoruz. O ise ne kadar kötü olursa olsun şartlara bahane bulmayıp “iyi” olmaya çalışıyordu. 98 yılında Bağımsızlık Bayramı’nda yayınladığı mesaj onun ahlakının yüceliğini bize gösteriyordu. “Barış gelmiştir ama yaşadığımız cehennemden taşıdığımız travmalardan dolayı içimizde hâlâ huzursuzluk vardır. Şimdi de ülkemizi yenileme yolundayız. Geçmişimizi hâlâ unutamadığımız için bu zor bir görev olacaktır ama bazı insanların yüreklerinde hâlâ dinmeyen kine karşı kinli davranmamız, Bosna’nın asıl gücünü gösterecektir.”

İslam dünyasını bu ahlaka erişemediği için hep eleştirdi. 97 yılında Tahran’da İslam Konferansı Örgütü toplantısında tüm Müslüman liderlerin karşısında şunları söyledi: “Batı çürük, yozlaşmış ve bozuk değil. Onun şüphesi yok. İslam en iyisi ama biz en iyileri değiliz.” İslam dünyasında egemen olan Avrupa’nın ahlaksız olduğu yanılgısını onlara göstermeye çalıştı. Tabii ki Avrupa değerleri maddeye dayalıydı ama en azından çiğnemedikleri değerleri vardı. Bizde ise durum tam tersiydi. İslam’ın bize sunduğu tüm o manevi değerlerimize karşı çiğnemediğimiz hiçbir değer kalmamıştı. İşte İslam, madde ile ruhun ortasında olmalıydı. Yani Doğu ile Batı’nın arasında. İşte o zaman bu, insanın yaratılışına en uygun sistem olabilirdi. Aliya da biliyordu ki kendimizi aldatmanın bir yararı yoktu. Acı dolu hakikat her zaman daha iyiydi. İslam Deklarasyonu kitabında ise İslam ülkelerinin eğitim sistemi hakkında, “İdare edilmek için yetiştirilmiş nesiller, İslam’ın ilerleyişini sağlayamazlar. Elimde olsa tüm İslam âlemindeki okullara eleştirel akıl dersleri koyardım.” diyerek hakikate ulaşmanın önemini vurguluyordu.

Aliya bizim için hep Bosna’nın kahramanıdır. Bosna’nın 92-95 yılları arasında büyük Sırbistan hayali ile İslam’ı Avrupa topraklarından silip atmak için saldıranlara karşı gösterdiği direnişin simgesi olarak zihinlerimizde yer etti. Başta da söylediğim gibi tüm İslam âleminin ortak değeri hâline gelen Bosna Savaşı’nın, bizim topraklarımızdaki yeri de apayrıdır. Anadolu, kardeşlerinin acısını en yakından hisseden coğrafyalardan biri oldu. Bunun en canlı örneğini çocukken köyde bulduğum köstekli saatlerin hikâyesini dedeme sorduğumda görmüştüm. O saatler Bosna için oluşturulan kermeslerden alınmıştı. Bu coğrafyadaki her ev, Bosnalı kardeşlerine bir damla suyla dahi olsa yanlarında olduğunu göstermişti. Aliya da başkanlığı sürecinde katılacağı çoğu uluslararası toplantıdan önce Türkiye’ye uğrayarak oralara giderdi. Türkiye’nin o dönemde siyasal olarak çok yetersiz olması ise içimizde bir ukde olarak durmaktadır.

Aliya, 2000 yılına kadar Bosna’nın başkanlığını yaptı ve Bosna’nın özgürlüğüne kavuşmasında liderlik yaptı. Burada yine muhteşem bir bilgelik yaparak bizim hep alıştığımız efsanevi liderlerin aksine kendi isteği ile görevinden ayrıldı. Genç Bosnalı siyasetçilerin neler yapacağını görmek istediğini, kendisinin artık fiziki gücünün devlet yönetiminde eksikliklere yol açacağını belirtti. Liderler de insandır. Yaşlanırlar. Ama siyasi güçten vazgeçmek, sadece o gücün esiri olmamış özgür ruhlara nasip olur. 2003 yılına kadar aktif siyasetten uzak kaldı ama tüm dünyada hâlâ bilge bir lider (kral yazmaya elim varmıyor) olarak kabul görmeye devam etti. Vefatından birkaç gün öncesinde de yeni seçilmiş Cumhurbaşkanımız Erdoğan, hastalığı üzerine ziyaretine gitti. Kendi ifadesiyle Aliya Bosna’sını ona emanet ettiğini söyledi. Bu emanet onun şahsında aslında bizedir ve bu emaneti unutan olursa hatırlatmak ödevimizdir.

Bu vesileyle, adaletten uzak ve Bosna’nın güçsüz kalmasını hedefleyen Dayton Anlaşması’nın meşruiyetinin tekrar gündeme gelmesinin önemli olduğunu, bu anlaşmanın değiştirilmesi için çaba sarf edilmesinin çok güzel bir gelişme olduğunu söylemek isterim.

*Paydos, Şubat 2019 sayısında yayınlanmıştır.

httpswww.aa.com.trtrinfoinfografik15903

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir