Dr. Hüseyin Gökalp ile “Fetih” Kavramı Üzerine

“Aylardan Ramazan, Hâlid b. Velîd (ra) surlara yakın bir yerde konaklamış, savaşa dair bazı planlar yapıyor. Bakıyor ki iftar vakti çadırına girdiğinde ekmeği azalıyor. Acaba ordunun mu ekmeği azaldı diye birkaç gün sonra askerine sorunca, “Hayır, biz ekmeği tam veriyoruz.” cevabını alıyor ve anlıyor ki birisi çadıra gelip ekmeğini alıyor. Hâlid durumu anlayıp gözlemeye başlayınca bakıyor ki bir köpek geliyor ekmeklerden birkaçını alıp surların içinden geçerek gözden kayboluyor. Köpek takip edilince surda bir gedik olduğu anlaşılıyor. Hâlid hemen ordunun komutanı İyâz b. Ganm’e (ra) giderek bana 200 gönüllü asker ver, surdaki o gedikten girelim, kapılardan bir kaçını açarak İslam ordusunu içeri alalım. Böyle giderse fetih mümkün olmayacak. İyâz b. Ganm (ra) tehlikeli bir taktik olmasına rağmen Hâlid b. Velîd’in (ra) ısrarına boyun eğerek kabul ediyor. Bu şekilde fetih gerçekleşiyor. Ancak bu fetih kılıç zoruyla değil, en az kan dökülen fetihlerden biri olarak gönül rızasıyla gerçekleşiyor.”

Bize göre geçmişte kalan kavram, “fetih”.  Son zamanlarda uzaktan bir sistemle ülkeler darmadağın edilip fethediliyor. Ama bu gerçek bir fetih mi? Ya da fetih dediğimiz şey tam olarak ne?  Biz de bu sorularımızı Hüseyin Gökalp hocamıza sormak istedik. İstifade edebilmemiz duasıyla…

Selamünaleyküm sevgili hocam, öncelikle çok teşekkür ederiz ve sizi tanımak isteriz.

1981 yılında Konya’da doğdum. 1999 yılında Nazilli İmam Hatip Lisesi’nden, 2004 yılında da Marmara Üniversitesi’nden mezun oldum. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Bilim Dalı’nda “Sosyokültürel ve Dinî Açıdan Moriskoların Tarihi” isimli tez ile yüksek lisans diplomamı aldım. 2019 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Bilim Dalı’nda “Irak’ın Fethi ve İslamlaşması Süreci” isimli doktora tezini tamamladım. Selçuk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, Siyer-i Nebi ve İslam Tarihi anabilim dalında Dr. Öğr. Üyesi olarak çalışmaktayım.

Hocam sizinle konuşmak istediğimiz konu, “fetih”. Ahir zamanda “fetih” denilince bunu nasıl anlamak gerekir?

Peygamber (sav),  “İnsanlarla ‘la ilâhe illallah’ deyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum.” buyuruyor. Bu hadis, sahih bir hadis mi? Evet, sahîhaynda geçen bir hadis. Peki, acaba bu hadis sadece Hz. Peygamber’i bağlayan bir hadis mi? Yani, yalnızca onun yükümlü olduğu bir emir mi bu? Ondan sonra gelen başta Hz. Ebu Bekir (ra) olmak üzere halifeler fetihle yükümlü hissetmemişler mi kendilerini? Hayır, bilakis, dört halife döneminden başlamak suretiyle Osmanlıların 17. yüzyılın sonlarına kadarki toprak kazanımlarına kadar fetihler süregelmiş. Fetih, kıyamete kadar devam edecek. Elbette zaman zaman duraklayacak. Zaman zaman toprak kaybedilecek, insan kaybedilecek. İnsanlar bazen bedenlerini bazen ruhlarını yitirecek. Zira Allah Teâlâ’nın, Âl-i İmrân Suresi 140. ayette buyurduğu gibi zafer ve hezimet, galibiyet ve mağlubiyet günleri insanlar arasında döndürüp duruluyor. Bazen öyle bazen de böyle imtihan oluyoruz. Ahir zamanda yaşayıp yaşamadığımızı tam bilmiyoruz. O yüzden yükümlülüklerimiz değişmiyor. Zaten ahir zamanda, kulun mükellefiyetleri değişmez. Ancak ahir zaman, kulun teyakkuz düzeyini artırıcı bir tembih gibidir. O sebeple, nasıl sahabe bile acaba ahir zamanda mıyız endişesini taşıyıp gayretlerini artırıyorsa, biz de sanki hiç kıyamet kopmayacakmış ya da hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaktan kurtulmamız, gafletten sıyrılmamız, başta kendi hayatımızdaki tıkanan noktalarla bir fetih hareketini başlatmamız ve daimi surette bu mücadeleyi sürdürmemiz lazım.

Size göre fethin ön şartları nelerdir?

Fetih, siyasi bir karar. Bireyler tek tek böyle bir eylemi gerçekleştiremezler. Yani kelimenin mecazi anlamlarını bir tarafa bırakıp, fethi cihat olarak düşündüğünüz zaman bu mücadeleyi başlatacak bitirecek bir devlet lazım gelir. O sebeple devlet gibi gayet organize ve kurumsal yapının şekillendirmediği tüm saldırı biçimleri bir şekilde akamete uğramak, yenilmek ya da manipüle edilmek durumunda kalır. Bu durum, siyerin, tarihin, fıkhın bize öğrettiğidir. Vakıa budur. Devleti, halkı, ekonomisi olmayan grupların fethi olmaz. Olsa olsa kendilerini savunmak adına emperyal güçleri yıldırmak için bir direnç hareketi ortaya koyabilirler ama gidip bir bölgeyi almak ve orada bir devlet kurmak işi sanıldığından daha komplike ve çok yönlü bir iştir. Belki de sahada savaşmak, cihadın ya da fethin en kolay kısmıdır. Bunu hilafeti ya da cihadı ütopya olarak görenlerin baktığı pencereden söylemiyorum. Yani emperyalizme yenildik, çıkış yolumuz yoktur, artık teslim olmalıyız anlamında söylemiyorum. Fethin ön şartı devlettir. Bu kadar yalın bir durum. Tabii devlet yeterli değil. Devlet, halkıyla birlikte bir kimliğe sahip olmalı. Devlet halka bir din ya da düşünceyi dayatmış olmamalı. Aksi takdirde halk, barışta vergi ödemez, savaşta savaşmaz. Zoraki vergi ödeyen ve zoraki savaşan halktan hayır gelmez. Devlet halkı, halk devleti yansıtmalı. Birbiriyle uyumlu olmalılar. O yüzden biz devrimci değiliz. Peygamber (sav) ne Mekke’de ne de Medine’de devrim yaptı. Devrim yapsaydı, vefat ettiğinde bu iki şehir irtidat ederdi. Ancak o bir ümmet inşa etti. Onun sahabesi de o günkü dünyanın fethedilmesi gereken tüm topraklarını fethetti. Evet, ikincisi de halk. Uyumlu bir devlet ve halk, ortak bir hedef için mücadele etmekte kararlı olur, içeriye dönük tükenmek yerine dışarıya dönük genişlemeye odaklanır. Bu genişleme, ilmî, ekonomik ve askerî alanlarda gerçekleşir. Askerî hareketlilik zaten sizin ekonominizi, AR-GE’nizi, eğitim müesseselerinizi, toplumunuzu dinamik hâle getirir. Toplum özgüven kazanır. Napolyon, savaş başarılarını, Fransa’da devrim sonrası kentlere göç ettirilmiş ve görsel bir kültürle hızlandırılmış bir şekilde aristokratlaştırılmış köylülere armağan ediyordu. Medeniyet dedikleri şey buydu. Dolayısıyla diğer toplumlarda da vardır bu. Devlet ve halk uyumu ve bu uyumun mücadelesinin yine halka ve devlete yansıması meselesi mühim bir mesele. Bu başlıklar geniş olduğu için ilgili pek çok alt başlığı devletle ve halkla ilgili ön şartların altına yerleştirebilirsiniz.

Sizce İslam tarihindeki en önemli ve büyük fetih hangisidir?

Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde başlayıp, Emevilerin ortalarına kadar devam eden bir dönem var. İlk üç nesil bu devirde fetih hareketlerin katıldı. Bu dönemde yapılan fetihler en büyük, en geniş ve en kalıcı fetihlerdir. Ne İslam tarihinde ne de dünya tarihinde benzeri yoktur. Mesela İskender, Cengiz Han, Napolyon veya Hitler’e baktığınızda savaşların lider karizmasıyla, sert kurallarla, istilacı bir biçimde yapıldığını ve liderin ölümüyle birlikte tüm kazanımların paramparça olduğunu görürsünüz. Ancak ilk dönem İslam fetihlerinde Hz. Ebu Bekir (ra) gibi halifeler vefat etmesine, Halid b. Velid (ra) gibi komutanlar bayrağı bir başka komutana devretmesine rağmen aralıksız sürüyor. Çin’den Frank topraklarına kadar geniş bir coğrafyadasınız. Endülüs ve Sicilya dışında da neredeyse hiç toprak kaybetmemişsiniz. Girdiğiniz bölgeler İslamlaşmış. Sicilya’da üç asır bulunduk, Endülüs’te ise son sürgüne kadar hesap edersek 8 asır kaldık. Elbette, daha sonraki dönemlerde de önemli fetihler oldu. Osmanlılar uzun süre Avrupa’ya kâbus yaşattı. Neredeyse Avrupa’nın tamamının Osmanlıların topraklarına dâhil olacağı zamanlar oldu. Bugün hâlâ Balkanlardaki Müslüman varlığı bu fetihlerin sonucudur. Ancak dediğim gibi dünya tarihinin en büyük fetih hareketi, sahabeye aittir. Bu sebeple o dönemi diğerlerinden ayırmak için belki Büyük İslam Fetihleri ismini vermek gerekir. Zira 1700’lere kadar da tarihte eski dönemin kapandığı yeni dönemin başladığı bir hareket olarak kabul ediliyordu ilk dönem fetihleri, İngiltere’de ve Fransa’da. Neyse, mevzu uzun. Burada bırakalım.

Peki, fetih deyince hangi sahabeyi hatırlamamız gerekiyor?

Fetih ve sahabe denilince genelde komutanlar anlaşılır ya da belli sebeplerle meşhur olanlar akla gelir. Hâlid b. Velîd (ra) gibi ya da Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) gibi. Malum olduğu için bu isimleri zikretmeyeceğim. Mesela, Abdullah b. Ömer (ra) var. Kendisini biz daha çok ilimle ilgili zikrederiz. Rivayetleri vardır, belli konularla ilgili tercihleri ve hükümleri vardır. Babası onu siyasetten uzak tutmuştur. Böyle olunca zannedilir ki Abdullah b. Ömer (ra) Medine’den hiç çıkmadı. Hâlbuki o da fetihlere katılmıştır. İstanbul’a da gelmiştir ya Sudan’a da gitmiştir. İslam’ın ilk dönemini saf, duru, steril, diğer medeniyetlerle henüz karşılaşılmamış bir dönem olduğu zannedilir ama öyle değildir. Abdullah b. Ömer (ra), çok fazla bölge görmüş, pek çok savaşta bulunmuş, Zerdüşt Zurvansitlerden Romalı Monofizitlere varıncaya kadar farklı din ve milletlerden insanlarla karşılaşmıştır. Evet, fetih denilince, sahabenin tamamını hatırlamak lazım. İhtiyaçları olmadığı hâlde fetihlerde bulundular. Çünkü Hz. Ömer döneminde dağıtılan aylık atiyyeler sebebiyle kimsenin paraya ya da maceraya ihtiyacı yoktu. Birer bahçe alıp başka ülkeleri de turistik maksatlarla gezebilirlerdi. Böylece hayatlarını tehlikeye atmazlardı. Demek ki sahabe, cihat ve fetih konusunu farklı algılıyor. Tam tersi, bir insanın cihadı terk etmesini, kendi eliyle kendini tehlikeye atmak olarak görüyorlardı. Allah hepsinden razı olsun.

Allah sizden de razı olsun hocam. Bizlere vakit ayırdığınız ve değerli bilgilerinizden faydalandırdığınız için teşekkür ederiz. İstifade edilmesi duasıyla, Allah’a emanet olun…

AZİME SELİN EKİCİ

2001 yılı mayıs ayında bol yağmurlu bir günde doğmuşum. Bir rivayete göre de ben doğduktan sonra yağmur başlamış. Bu durum ismime de ilham olmuş. Ereğli Fen Lisesi'nden 2019'da mezun oldum. Yoğun iki yıllık sınav sürecinden sonra da şimdiki bölümüm, matematik öğretmenliğinde okuyorum. Hayatı sınavlarla geçmiş, hâlâ da geçmekte olan bir yeraltı orkidesiyim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir