Paydos 37. sayımızda; Avrupa İslam Üniversitesi öğretim üyesi, İnsan Vakfı eğitim danışmanı ve hâlen Siyer Vakfı’nda muallimlik yapmakta olan; fıkıh ve siyer alanındaki çalışmalarıyla tanımış olduğumuz Dr. M. Şerafettin Kalay hocamız ile Müslümanların aylar içerisinde hasretle beklediği bir ay olan ‘‘Ramazan Ayı’’ üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Hasbihâl tadında gerçekleşen bu söyleşimizde, bilhassa Ramazan ayının ruhunu, bize emanet edeceği sorumlulukları ve ona yaraşır şekilde sürdürebileceğimiz ibadet şuurunu ele aldık. Kalay hocamız, her bir paragrafı bir ders niteliğinde olan oldukça ufuk açıcı değerlendirmelerde ve tavsiyelerde bulundu.

Kıymetli hocam, malumunuz olduğu üzere rahmet mevsimlerinden bir ay olan Şaban ayının son günleri içerisindeyiz. Recep ayından bu yana kavuşmayı arzu ederek dualar ettiğimiz Ramazan ayına sayılı günler kaldı. On bir ayın sultanı olan Ramazan ayını sahabe efendilerimiz nasıl karşılardı, bize nasıl karşılamamızı tavsiye edersiniz?

Biz genellikle ‘‘Sahabiler Ramazan’ı nasıl geçirirlerdi?’’ veyahut da ‘‘Peygamber Efendimiz Ramazan günlerini nasıl geçirirdi?’’ sorularının sık sık muhatabı oluyoruz. Ancak şunu unutuyoruz ki Ramazan ayı hicretten iki yıl sonra oruç ayı olarak tayin edildi ve Ramazan orucu farz kılındı. Daha bu yılın içerisinde, oruç farz kılındığı yılda Resulullah Efendimiz (sav) Bedir Gazvesi için yola çıktı. Bunu şunun için söylüyorum; Ramazan Kur’an ayıdır, Kur’an’ın nazil olduğu aydır. Ramazan oruç ayıdır. Ramazan ibadetlerin buluşma ayıdır. Namazla orucun, daha sonra insanların gönlü yumuşadığı için fitrenin ve zekâtın, umreler Ramazan ayında hacc ecri kazandığı için umrenin, kısaca neredeyse birçok ibadetin aynı anda buluşma ayı olduğu için kıymetlidir, önemlidir. Ama bunların yanında en önemlisi Ramazan ayı zaferler ayıdır.

Bedir zaferi bu aydadır. Savaş Ramazan’ın on yedinci günü, neredeyse tam ortasında yapılmıştır. Bedir Medine-i Münevvere’ye yaklaşık olarak 150 kilometre civarındadır. Yani bu mesafe Ramazan ayında gidilmiştir ve Ramazan ayının içinde dönülmüştür. Daha da var detayları ama sadece birini daha zikredeceğim. Ayrıca Mekke-i Mükerreme Ramazan ayında fethedilmiştir. Huneyn Gazvesi’ne bundan sonra yapılmıştır. Dolayısıyla Ramazan fetihler ayıdır.
Şimdi hicretin ikinci yılı deyince geriye ömürden kaldı sadece dokuz yıl. Peygamber Efendimiz için bakıyorum; şimdi dokuz yıl kaldı. Bunun birisi Bedir Gazvesi’ydi birisi de Mekke-i Mükerreme’nin fethiydi. Daha başkaları da var…

Peygamber Efendimiz rahat rahat hanelerinde oturma, orucunu tutma, akşam olunca önüne iftar sofrasının hazırlanması, sonra oturularak rahatça iftarını yapma gibi bir imkân elde edemedi. Hâliyle Peygamber Efendimiz’le birlikte sahabilerin çoğu da bu imkânı elde edemediler ama buna rağmen Ramazan ayı hep beklendi, gözlendi… Bir dostu beklercesine, insanın sevdiğini gurbetten beklercesine beklendi. Bilemiyorum günümüzde, haberleşme imkânlarının çokluğu ile herkesin birbirinden her an haberdar olduğu zamanda, fazlaca şahit olduğunuz bir durum mudur, öyle zannetmiyorum ama köylerimizde eskiden birisi gurbetten döneceği vakit veya askerden döneceğinde neredeyse bütün köy onu duyardı. Sonra insanlar yollara dökülür, yollarda karşılar, elinden bavulunu alır, dostlar, akrabalar kucaklar, hoş geldin derlerdi. Bambaşka bir atmosfer olurdu. Beklemenin bir kıymeti olurdu. Şimdi gidiyorsunuz uzaklara, hoş gelmişsin gibi bir eda ile karşılaşıyorsunuz. Sevilen insanı beklemenin, hasret gidermenin tadı öbür türlü çıkıyordu. Ramazan’ın tadı da öyle çıkıyor. Ama sahabilerimiz beklerlerdi. Ramazan ayının gelişini tespit için hilâli gözlerlerdi. Hilâli gözetlemek insanların üzerine vaciptir. Terk edilirse bir vacibin terki olur ve bu, ümmetin hatasıdır; bundan dolayı vebal yüklenilir. Sadece takvimlere, kişilere itibar edilirse, bu vebal devletlerin, milletlerin üzerinden kalkmaz.

O bekleyişlerin içerisinde Ramazan’ın gelişine hasret duyma vardır. Sen evde iç dünyanla hemhâl iken pat diye gelen gibi değildir. Yollara çıkmak, ufuklara bakmak, uzaklara bakmak, gelenin acaba karaltısı görünüyor mu gözüyle ona bakarak bekleyiş içerisinde olmak, ufuktan görülünce duyulan o sevinç çok farklı bir sevinçtir. Aynı şey Ramazan için de geçerlidir. Biz geleceğimiz zaman, rahmetli babaannem beni çok severdi, yaylada bir tepecik vardı, oraya kadar gelir, uzaktan görünüyor mu diye bakar ve dolayısıyla hep beklerdi. Ben de ona gizli gelmeye çalışırdım, gizliden önüne çıkmaya arzu ederdim. Bu bekleyiş, bu bakış, bu arzu ediş çok farklıdır. Biz biraz bunu kaybettik.

Eskiden sahabilerde de vardı, bizde de vardı. Ramazan ayı gelince erişteler hazırlanır, tarhanalar hazırlanır, Ramazan’a özgü yemekler için bir ön hazırlığa girişilirdi. Çocuklar da bu hazırlığın telaşına bürünür, heyecanlanırdı. Sahabiler de bu heyecanla, bütün sıkıntılarına rağmen, bu ayı böyle beklerlerdi. Bizim kadar yiyecekleri olmasa da, sadece hurma taneleriyle de olsa bunu beklerlerdi. Çünkü bu ay rahmet ayıydı, ibadet ayıydı, Kur’an’ı Kerim ayıydı. Çünkü o, Resulullah’ın (sav) teravih namazı kıldığı bir ay olup yatsıdan sonra Allah Resulü teravih kılacak mı diye ümitle bekledikleri bir aydı…

Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz teravih namazlarının bütününü hiç camide kıldırmadı. Bir gün yine çıktı, sahabilerinin camiyi doldurmuş, avluya taşmış olduğunu görünce gerisin geri döndü. Çünkü yirmi rekâtlık bir namaz, uzun bir namaz. Ümmetinin üzerine farz olsun istemiyordu. Yazı vardı, kışı vardı… İnsanların tarladan, bağdan bahçeden yorgun geldiği anlar vardı. Yaz aylarında, bizde de olduğu gibi, gecelerin kısa olduğu günler vardı. O (sav), ümmetine karşı çok rahmetliydi. İlk kez Hz. Ömer (ra) devrinde tamamı mescitte kıldırılmaya başlandı. Ama burayı da şunun için söyledim; o insanların iştiyakla sadece iftarı değil, aynı zamanda Cenab-ı Allah için, beş vakit namaza ilave olarak eda edecekleri ibadet saatini ve ibadet şeklini beklediğini görüyoruz. Bu da müthiş bir duygudur. Onlar Ramazan’ı seviyorlardı, bereketini de seviyorlardı, inşallah ümmeti de sever.

Peki hocam her ay her gün kıymetliyken, aylar içerisinde Ramazan ayı hususiyetle niçin vardır, bu ayda oruç tutmanın dışında bizden beklenenler nelerdir?

Şimdi tabii şöyle başlayalım; oruç tutmak ne demektir? Manevi olan manasıyla vurguluyorum: ‘‘Bir insanın, fecr-i sadıktan güneş batıncaya kadar olan zamanında, nefsini orucu bozan şeylerden alıkoymasıdır.’’ Niçin alıkoyar? Allah rızası için. Yemez, içmez nefsinin arzularına gem vurur; iradesine hâkim olur. Bu, iradeyi ciddi şekilde güçlendirmedir. Bu güçlendirmeye ihtiyaç vardır. Nasıl namaz ruhun gıdası ise oruç da farklı bir gıdadır. İnsanın Allah rızası için iradesine hâkim olması, nefsine gem vurmasıdır. Hem de gıda için, nefes almak için, su içmek için Rabb’ine muhtaciyetini, Rabb’i bunları vermezse hayatını devam ettiremeyeceğini, kişi olarak makamı ne kadar yüksek olursa olsun, emrinde kaç bin insan bulunursa bulunsun, ne kadar dünya malı, varlığı olursa olsun, neticede bu gıdaya, bu suya muhtaç olduğunu hissetmenin bir numunesidir.

Yusuf Aleyhisselâm’ın bize gelen bilgilere göre çokça oruç tuttuğu biliniyor, Edebü’d Dünyâve’d-Dîn eserinde İmam Mâverdî anlatıyor: Bir gün ona diyorlar ki, ‘‘Dünyanın hazineleri senin elinde, depoların ağzına kadar gıda dolu ve sen kendini aç bırakıyorsun, neden?’’Cevap veriyor, ‘‘Aç olanları, muhtaç olanları unutmamak için.’’ diyor. Hem onları unutmamak hem de kendi muhtaciyetimizi unutmamak içindir. Dolayısıyla zaman zaman ifade ettiğim gibi, ben Ramazan ayına ‘‘yılın manevi baharı’’ demeyi tercih ediyorum. Çünkü bahar mevsimi gelince duygular tazelenir, o çıplak görünen ağaçlar, bakarsınız yeniden tomurcuklanır ve sonra çiçeklere dururlar. Bazısı önce yaprak açar, sonra çiçek açar. Kimisi de önce çiçek, sonra yaprak… Ama çiçeklerde de, o tomurcuklarda da, çıkan yapraklarda da yeni bir yılın başladığının izleri görülür. Hani çocukların, bebeklerin elleri gibi tazeliğin hissedildiği yepyeni bir canlılık vardır. Yeniden dallar çiçeklenir, sonra meyveye durur, sonra yapraklar genişler, ağaçlar büyür, genişler, yepyeni bir hayat başlar ve tazeliğin, yeni başlamanın tadını hissederiz.

Ramazan ayı da böyledir. Ramazan ayında da yepyeni bir manevi canlılığın, yılın monotonluğunun dışında yeni bir hareketlenmenin, yeni bir tazeliğin canlılığı hissedilir. Diğer ibadetlerle de buluştuğu için insanların gönlü yumuşar. En çok ibadetinin yapıldığı ay Ramazan ayıdır. Zekât vermenin bir yılı, bir ayı yoktur ama dikkat edin insanların çoğu zekâtını Ramazan ayında verir, diğer ibadetlerle buluştuğu için yine insanlar umreye Ramazan ayında giderler. İnşallah dua edin, üzerimizden bu musibetler kalksın, tekrar gitmek nasip olsun.

Dostluklar bu zaman diliminde yayılır. Yine insanların birbirlerine ikramlarda bulunması daha çok bu ay içerisindedir. Komşuların düşünülmesi, akrabaların düşünülmesi hep bu ayın içerisindedir. Neden? Manevi atmosfer yükseldiği için. Hem bu ayın gerçeği unutmayalım, orucun niçin tutulduğu şuurunu unutmayalım hem de orucumuzu uykularımıza tutturmayalım.

Ramazan ayında arada yemek olmadığı için vaktimiz daha çoktur, bunu değerlendirelim. Özellikle ikindi sonu iftar saatini beklerken bu vakti değerlendirelim. İftar saatini bekleyerek yorulmak insanın zihnini gerer, insana orucu ağır tutturur. Kendimizi meşgul edelim, bir işimiz olsun, bir gayretimiz olsun ve yaptığımız bir şey olsun ki akşamın nasıl geldiğini bilemeyelim.

Ama asıl vurgulamak istediğim, sizin de belki bana sorarken düşündüğünüz, bu ayın Kur’an ayı olmasıdır. O bizim hidayet rehberimizdir. O bizim bilim, ilim ve irfan kaynağımızdır. Bu ayda indirilmiştir. Hâliyle bu ayda indirilen Kur’an’ı hem tilavet ederek hem anlamaya çalışarak hem de anladığımızı hayatımıza aksettirerek, çok defa direkt söylemeden söylediklerini ve hikmetlerini idrak ederek ve tefekkür ederek Ramazan ayımızı özümsemeye çalışmalıyız. Biz zikir deyince çok defa Allah Allah demeyi, Lâİlâhe İllallâh demeyi zannediyoruz. Ama Kur’an-ı Kerim zikirlerin efendisidir. Çok defa bazı şeyleri de yanlış kullanıyoruz. İyiliğin karşısına rakip olarak bir başka iyilik çıkarılmaz. Kur’an hayat düsturu olması için indirilmiştir, bu doğru; mezarlıklarda okuyun diye indirilmiştir, bu da doğru.

Bu, Kur’an-ı Kerim tilavet edilemez, ölen insanlarımıza ecri ve sevabı bağışlanamaz demek değildir. Bu, Kur’an’ı okuyun, tilavet edin, ecrini kazanın, dilinizden ve gönlünüzden Allah’ın kelamı dökülsün ve yalnızca bu kadar olmadığını, onun bir hayat nizamı olduğunu, hayatınıza onu yansıtarak, onu cemiyetlere de aktararak, böylece imanınıza iman katışınızı unutmayın, terk etmeyin demektir. Mü’min tarif edilirken nasıl tarif ediliyor Enfâl suresinde? Esteîzübillâh, ‘‘Mü’minler ancak o kimselerdir ki: Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda bu, imanlarını artırır ve yalnızca Rabb’lerine tevekkül ederler.’’Bu gerçeği sakın unutmayalım. Hayata aksettirmenin karşısına okumayı ve tilavet etmeyi çıkartmayalım. Okuyalım, okutalım, öğrenelim öğretelim, paylaşalım, tefekkür edelim, müzakere edelim, ta ki hayatımıza da aktaralım. Ama şu gerçeği de unutmayalım. Resulullah (sav), ‘‘Ramazan ayını geçirip de bağışlanamayana yazıklar olsun.’’ buyuruyor. Sakın bu gerçeği de unutmayalım. Bu ay rahmet ayıdır. Dolayısıyla bu ayda feyiz ve bereket almayı başaramazsak hakikaten büyük ziyandayız. Ben bahar gelince bazen takılıyorum, yine bahar geldi, yine çiçekler açtı ancak bu çiçekler geçen yılın çiçekleri değil, onlar döküldü, meyveye durdu, sonra yapraklarla karıştı ve gitti. Yeni bir çiçek açtı, bunun manası nedir? Ömrümüzden bir yıl gitti, bir yıl kaybettik. Bunun karşılığında ecir kazandıysak, bir adım ilerlediysek, hak davaya hizmet etmiş ve dünya ve ahiretimiz için gayret ettiysek, bu yıl o zaman boş geçmedi. Ama hep isyan ettiysek veya hiçbir şey yapmadıysak, hem ömrümüzden bir yıl kaybettik hem de karşılığında hiçbir şey kazanmadık veyahut da cehennemde kendimize yer hazırladık. Bu dehşet bir manzaradır. Onun için bu Ramazan dolu geçmeli, canlı geçmeli, bereketli geçmeli. Mağfirete erişen insanlar olmalıyız. İlmimize ilim, dostluklarımıza dostluk, gayretimize gayret katmalı ama muhakkak Kur’an’la hemhâl olan bir tilavetle iç içe olmalıyız. Bunu şunun için söylüyorum, bir de okuma üslubuna bir misal olsun diye söylemek istiyorum. İçinden çok ibret alınacağına inanıyorum.

Bir ayet-i kerime var ki sık sık tekrar ediyoruz ‘‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’’ Peygamber Efendimiz, ‘‘Hûd suresi ve kardeşleri saçlarımı ağarttı.’’ buyuruyor. Geçmiş milletlerin ahvali anlatılır bu surelerde. Rivayete göre o surelerden bu ifadeyle bahsettiği ayet, bu ayetlerdir. ‘‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’’Resulullah’ın (sav) zatında bu ayet hepimizedir. Ağır bir yüktür. Ben canıgönülden inanıyorum ki, Allah Resulü elbette ki dosdoğru olandır. Ancak burada duruyoruz, bazen garip yerlerde duruyoruz. Bundan sonraki ayetlerde, ‘‘Sana bağlı olanlar, senin yolunda yürüyenler, önlerine önder olup düştüklerin, onlar da dosdoğru olsunlar.’’ İfadesi, gerçekten saç ağartan bir şeydir. Kolay bir hadise de hiç değildir. Ayet birden üslup değiştiriyor sonraki satırlarda: ‘‘Sakın azgınlaşmayın!’’ Geri döndük şimdi… Hitap direkt Resulullah’ın (sav) kendisiyken şimdi, asıl ilk muhatap bütün insanlık oldu. Hitap edilen kimdir; Allah Resulü ve ashaptır. Azgınlık nasıl olur; kibirlenmekle, doğru yoldan şaşmakla, ölçüyü kaçırmakla, isyanla…

Ayeti biz okurken çok defa, neler düşünmek gerekiyor diye arkasını önünü hesap etmek yerine, düz okuyup kelimelerin içerisinde nelerin saklandığını es geçiyoruz. Bu ayda Kur’an-ı Kerim’i biraz da böyle okumaya gayret edelim. Zaman zaman yalnız bir iki ayet üzerinde ince okumalar yaparak ayetleri tefekkür edelim.

Bir misal daha vereyim ki belki ağır olacak ama her zaman duyduğumuz bir ayettir: ‘‘Allah’a ve peygamberine eziyet edenlere, Allah dünyada da ahirette de lanet eder; onlara alçaltıcı bir azap hazırlar. ’’Birinin Allah’a ve peygamberine maddi olarak eziyet vermesi mümkün müdür? Asla! Peki nasıl eza verilir? Bir insan Allah’ı tanımazsa, peygamberinin yoluna uymazsa, peygamberin ashabına karşı muhabbet beslemezse eza vermiş olur. Bir zat diyor ki Ebûbekir’i (ra) işaret ederek: ‘‘Sakın bu adamın gönlünü kırmayın, o adamın gönlünü kıran Resulullah’ın (sav) gönlünü kırmış olur. Resulullah’ın (sav) gönlü kırılırsa Rabb’imiz gücenir ve biz helak oluruz.’’ diyor. Şimdi kim ashaba dil uzatırsa, Resulullah’a (sav) ve Allah’a eza vermiş olur. Neticede ise Allah, o kişiye lanet eder ve o kişi azaba muhatap olur.

Bir sonraki ayet-i kerime ise başörtüsü sıkıntılarında en çok aklıma gelen ayetti. Bir yazımda da yazmıştım, o yazıma da ceza verdiler. Buyuruyor ki Rabb’imiz:‘‘Hak etmedikleri hâlde mü’min erkek ve mü’min kadınları incitenler, apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar. ’’Bu ayetleri ezberlemenizi tavsiye ederim. Bu şekilde ayet okumaları ayımızı bereketli kılar. İlim meclisleriniz, ayrıldıkları zaman insanların, iyi ki geldik, iyi ki dinledik dedikleri meclisler olsun inşallah. Bunun için gayret ediniz.

Muhterem hocam, az evvel de dediğiniz gibi bu güzide ay Kur’an ayı. Asırlar evvel peyderpey nazil olan Kur’an karşısında ashap, her daim yeni bir ayetle kavuşma heyecanı yaşıyor, bu doğrultuda da hayatlarına ayetleri aksettirebiliyorlardı. Bugün asırlar sonra aynı peygambere inanmış mü’minler olarak, Kur’an iki kapak arasında elimizin altındayken biz neden ve nasıl bir ayetle değişemiyor, alışkanlıklarımızdan vazgeçemiyoruz?

Maalesef insan yaşadığı toplumun izlerini taşır. Bundan vazgeçmek çok zordur. Ama sahabeye bakınca, iman ettikten sonra sanki başka bir âleme adım atmış gibi olduklarını görmemiz çok mümkün. İsmini duydunuz mu daha evvel bilmiyorum, yeri geldikçe ilim meclislerinde adını andığım bir sahabidir. Arap cahiliye edebiyatındaki Hatim et-Tâî’nin kabilesindendir ve o kabilenin reisidir. Adı Zeydü’l-Hayr’dır. Peygamberimiz, Müslüman olduktan sonra adını bu şekilde koymuştur. Müslüman yaşantısı oldukça az sürmüştür. Peygamberimizden kabilesine davet üzere müsaade alır. Peygamberimiz onu kabilesine yolcu eder ve arkasından onu uğurladıktan sonra şöyle der: ‘‘Ne adamdır bu! Şayet Medine humması yakasını bıraksaydı nice işler yapacaktı!’’ der. Bu sahabi yolda hastalanır fakat tedaviyi kabul etmeden yoluna devam eder. Atın üzerinde duramayınca onu hevdecin üzerine alırlar. Bir süre gittikten sonra yolda dururlar. Ne olduğunu sorar Zeyd.

Derler ki: ‘‘Efendim Kaysoğulları’nın topraklarından geçeceğiz. Nöbetçilerinin nerede olduğunu öğrendik, gecenin karanlığında girip sakince çıkacağız. ’’Zeyd, ‘‘Hayır’’ der,‘‘Yaşadığımız kan davası cahiliyenin ahmaklıklarıydı. Şimdi beni kardeşlerimin yanına götürün. ’’Kaysoğulları Zeyd’in geldiğini duyunca ona karşılama töreni yapmışlardır. Keşke bugünkü gibi drone olsaydı da bu buluşmanın anlarını gökyüzünden izleyebilseydik.

Bugün kalplerimiz mi katılaştı, zevklerimize mi takılıyoruz bilemiyorum ama keşke bunun bir ilacı, hapı olsaydı da hepimiz bu ilacı içip, eski alışkanlıklarımıza ‘‘Onlar benim cahiliye ahmaklıklarımdı!’’ diyebilseydik. İnşallah bunun için gayret edenlerden olalım.

Kıymetli hocam, son bir senedir küresel olarak mücadele ettiğimiz covid-19 salgını sebebiyle her zamankinden daha fazla ailemizle etkileşim hâlinde olduğumuz ikinci Ramazan ayımızı yaşayacağız. Aile bireylerinin arasındaki muhabbetlerini tazelemeleri için neler tavsiye edersiniz?

Aile içi muhabbet için öncelikle belirli bir günü ayırmak lazım. Gönül isterdi ki cuma olsun bu gün ama maalesef. Ramazan ayında ikindi namazından sonra ailece bir araya gelelim. Evde kimler Kur’an okumayı biliyorsa ve bilhassa çocuklardan başlayarak birer ayet de olsa Kur’an tilavetinde bulunulmalı. Resulullah (sav) buyurdu ki: ‘‘Bir kimse ki, Kur’an’ı akıcı okuyorsa ecir vardır. Fakat Kur’an’ı, (işlek olmadığı için) okurken zorlanıyor, (buna rağmen) Kur’an okumaya devam ediyor. İşte bu kimseye iki ecir (sevap) vardır.’’ Biri Kur’an okuma sevabıdır, biri de çektiği zorluk ve zahmetin sevabıdır. Kısaca zor okuyanlar bir ayet iki ayet, akıcı okuyanlar da bir sayfa iki sayfa Kur’an okuması yapılmalı. Daha sonra ya bir örnek nesil ya bir âlimin hayatı okunmalı, sohbet havasında öğretim yapılmalı. Çocuklar en etkili öğrenmeyi paylaşarak elde eder. Şimdi tersten okuyalım durumu. Anne ve babadan hoca olmaz, bilesiniz ki kocadan da hoca olmaz. Aileyle, eşle çok güzel istişare edilir ama ilim için birbirlerine hoca olmaları zor bir ihtimaldir. Hâliyle anne babalar, çocuklarına hoca olmaya kalkmasınlar.

Evet, anne babadan hoca olmaz ama çocuklar en güzel anne babadan öğrenir. Sosyal medyada denk geldiğim bir manzara, belki gördünüz; çocuk annesiyle birlikte ekmek yapıyor. Tıpkı annesinin açtığı gibi açıyor, el hareketlerini ona bakarak yapıyor. Yani çocuk, gördüğünü işliyor. Dolayısıyla evde güzel sözler konuşmalıyız. Eşler evde birbirlerine güzel hitaplarla seslenmelidir. Çocuklar bir süzgeç gibi bütün bu sesleri emer.

En önemli dil, ana dildir. Kimse anadili kadar bir başka yabancı dili konuşamaz. Her dilin kelime vurgusu, hitap şekli vardır. Her ailede de tıpkı böyle bir ana dil vardır. Çocuklar bu dille büyürler. Çocukların anadili ne kadar terbiyeliyse, o çocukların karakteri de aynı şekilde kaliteli olacaktır. Ramazan ayında bu bağlamda aile içi ilişkilerimizi de dinç ve güzel tutmalıyız.

Peki hocam genellikle Ramazan’a hazırlık aşamalarını konuştuk. Ramazan ayı sonrasında da bizi bekleyen bir süreç var. Bu sürece ve Ramazan ayında kazandığımız ibadet şuurunu korumaya dair neler söylemek istersiniz?

Ramazan ayına bahar ayı demiştik ama bahar ayının meyveleri de sonra düşer. Yani Ramazan ayının da meyvelerini sonraki aylarda toplamalıyız. Küçükken gittiğim camide hoca, ‘‘Aman namazlarınızı oruçlarınızla güle güle diyerek uğurlayanlardan olmayın!’’ derdi, aklımızda da öyle kalırdı. Her Ramazan bizi bir derece yükseltmeli, bir adım daha bizi ileriye taşımalıdır. Ramazan bizi beslemelidir; azim ve kararlılıkla Ramazan sonrası için de ilme, okumaya devam etmeliyiz. Bu Ramazan’ı biz oldukça dolu dolu geçirmeli ve sonraki aylarda da bu iştiyakı devam ettirmeliyiz. Bunun için de yine çokça dua etmeyi ihmal etmemeliyiz.

Son olarak, sizlerden gençler için bir Ramazan reçetesi yazmanızı istesek bu reçetede neler yer alırdı?

Şüphesiz gençler gemiler gibidir. Gemiler, yol uzunsa, okyanussa bir adaya yaklaşırlar. O adada yolun geriye kalanı için su, yiyecek, neye ihtiyaçları varsa onları depolarlar. Sonra yeniden yelken açarlar ve uzaklaşıp giderler. Gençler de bu gemiler gibidir. Kendi ihtiyaçları için bir limana yanaşır ve gerekli olan ilmî, fennî bütün kazanımları elde eder, zihinlerine depolarlar. Gençler hayatlarında daima bu yöntemle yol almalıdır. Gençler; kendi şahsiyetlerini oluşturan, filizlenip büyüten ve cennette özel gölgeliklerin altında gölgelenecek olan yedi zümreden biri olacak şekilde ibadetlerinden kopmamalıdır. Nasıl bir olimpiyatta başarı elde etmek isteyen insan kaslarını güçlendirmek için çalışıyorsa; atletse koşarak, halter kaldıracaksa kaldırma güçlerini kuvvetlendirerek çalışıyorsa, gençlerimiz de aynı şekilde zihinlerini ve bedenlerini güçlendirmelidir. Hak davanın yolcuları olarak bu davanın tebliğcileri olmalıyız. İlk önce kendimiz yaşamalıyız, daha sonra bu yaşamışlığın samimiyeti içerisinde bunu duyurmalıyız. Hem ifade kabiliyetimizi güçlendirmeliyiz hem de bir mü’min olarak sevilmeliyiz. Kişiler ancak sevdikleri insanın tavsiyelerini, fikirlerini önemserler. Siz güzel bir koku duyduğunuzda, o koku sevmediğiniz bir insandan geliyorsa o andan itibaren o kokuyu da sevmezsiniz. Bu, fıtratımızdan gelen bir davranıştır. Tevazuyla, güler yüzle kendisini sevdiren insanların fikirleri de sevilir.

Davranışlar tebliğde çok defa önemlidir. Kibir hiçbir insanı yükseltmez bilakis daima alçaltır. Şunu da unutmayalım; Kur’an en büyük mucizedir. Kur’an’ın en büyük mucizesi de beyanıdır. Biz de bu Kur’an’ın ümmetiysek beyan kabiliyetimizi hem yazı dilinde hem de sözlü ifadelerde güzelleştirmeliyiz. Ama yapmacık kullanmamalıyız. Samimi olmalıyız, içten olmalıyız, mütevazı olmalıyız. Belagat sahibi insan demek, en iyi nutuk atan insan demek değildir. Neyi, nerede, nasıl ve ne şekilde söylediğini bilen insan demektir. Ne olur Ca’fer Hazretleri’nin Habeş kralı Necâşî’nin önünde İslam’ı ve Müslümanları savunuşunu bir de bu bağlamda tefekkür ediniz. Çok net bir örnektir. Bu yolda gayret edenlerden olunuz. Geleceğe iyi hazırlanınız. Dünyanız güzel, ahiretiniz güzel olsun, hak davaya muzaffer olunuz.

Selam ve dua ile…

SENA COŞKUNGÖNÜL

“Saatinin ayarını kalemine kurmuştur o. Akrep yelkovana vurdukça bir kuş kanat çırpar yüreğinde.
Kelimeler, onun elinde bir ağacın dalları gibidir. Onlarla susar, onlarla konuşur...
‘Sessizlikle kavranan bütün cümleler eksiktir.ʼ düsturuyla kavganın ortasında yumruğunu kalemine sarıp havaya kaldırır.
Kavga uzun bir özgürlük seferidir.
Ya biz özgür oluruz bu kavga biter ya biz ölürüz kavgamız sürer.
Bu sebepledir ki yazmak onun için bir başkaldırıdır.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir