Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı öncesi koyu dindar bir Yahudi ailesi düşünün. Yahudilerin, Avrupa’nın sanat ve fikir dünyasında etkin oldukları yıllar bunlar. Tipik bir Avrupalı entelektüelken dindiremediği hakikat merakı ile çağımızın en parlak İslam mütefekkiri haline gelen Muhammed Esed, işte böyle bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. O zaman Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda, şimdiki Ukrayna’nın doğusunda Lviv şehrinde, 1900 yılında doğan Esed’in ilk adı Leopold Weiss’dir. Dedesi önemli bir haham, babası bir avukattı. Küçüklüğünden beri evde çok ciddi bir dini eğitim yanında dil, edebiyat, tarih dersleri aldı.

Gençlik yıllarını çok hareketli geçiren Esed, sanat ve fikir çevrelerinde bulunmaya başladı. Çoğumuzun onu Yahudi iken Müslüman olduğunu sanmasına rağmen o, dindarlar arasında gördüğü tutarsızlıklar ve Avrupa’daki fikri buhrandan dolayı bu yıllarda ateist olduğunu söylüyor. Yani daha gençlik yıllarında zaten Yahudilikten kopmuştu. Bu kopuşunda en etkili düşünce “Bu harikulade evreni yaratan o sonsuz varlık nasıl olur da yarattıkları arasında sadece belli bir ırkı seçer ve onları kendi kulu yapar, kötülük yapsalar da iyilik yapsalar da onları mükâfatlandırır? Peki diğer insanlar ne olacak?” sorularıdır.

Kendisini durmadan ateşleyen, oradan oraya sürükleyen bir arayış içinde edebiyatla, sinemayla, felsefeyle ilgilendi. En sonunda içindeki keşfetme duygusunu tatmin için gazeteciliğe başladı. 23 yaşında dayısının daveti üzerine Kudüs’e giden Esed, orada daha yeni yeni başlayan sömürünün ilk temsilcileri olan siyonist önderlerle tartışıyordu. Hatta bu tartışmaları ciddi yankılar getirmiştir. Kendi anlatımıyla, siyonizminne kadar aşağılık, şahsiyetsiz ve gayriahlaki olduğunu orada daha net görüyor, İslam’la ilk karşılaşması işte bu gezi sayesinde oluyordu. Siyonistlerin zengin ve güçlü olmasının yanında bu kadar aşağılık olabilmeleri, Müslümanların ise fakir ve zayıf olmalarına rağmen izzet ve vakarları derin bir etki bırakıyordu onun üzerinde.

Daha sonraları işi gereği Orta Doğu’da gezmediği yaşamadığı coğrafya yok desek yeridir. Sadece geziyor ya da muhabirlik yapıyor değildi. Artık Arapları ve Müslümanları ciddi bir şekilde gözlemliyor ve merak ediyordu. İlk yıllarındaki gözlemlerini Yakın Doğu’nun Romantik Olmayan Yüzü adıyla kitaplaştırdı. Bundan sonra artık hakikat arayışı onun içinde dinmeyen bir ateş olarak başlamış, İslam’ı ve Müslümanları araştırmaya ve tanımaya başlamıştır.

Birkaç yıl sonra Berlin’e döndüğünde eşi Elsa’yla evlendi. Elsa bir ressamdı. Berlin’de yaşamaya başladılar. Bir gün Berlin metrosunda, karşısındaki adamın ızdırap dolu boş bakışlarını fark eder. Yalnız tek bir adam değildir. Tüm insanlar aynı acıyı yaşamaktadırlar. Fark ettiği şeyi eşine de gösterir. Eşi Elsa da aynı tabloyu görür. İnsanların sanki bir uçuruma doğru koştuklarını, bitmek tükenmek bilmeyen bir tamahla refah hırsı içinde olduklarını düşünür. Eve geldiklerinde, zaten araştırdığı Kur’an masadadır. Kaldırmak istediğinde Tekâsür suresinin açık olduğunu fark eder ve kendini sarsılmış bir hâlde sureyi okurken bulur. “Bir açgözlülük saplantısı içindesiniz, mezarlarınıza girinceye dek süren.” İşte bu noktada İslam’ın, aradığı hakikat olduğunu fark eder. 1400 sene öncesinde bir adam benim Berlin metrosunda yaşadığım bir olayı nasıl böyle fevkalade bir gerçeklikle anlatabilir, bu bir insan ürünü olamaz diye düşünür. Hakikatle sonradan tanışmış diğer mühtediler gibi o da Kur’an’ın, hayatı yansıtmadaki mucizesine vurulur. O günden sonra Müslüman olur ve hayatını bu kitabı anlama uğruna vakfeder.

Müslüman olma kararlarıyla beraber ailecek derhâl hac yolculuğuna başlarlar. Uzun bir arayıştan sonra buldukları bu hakikat onları bu yolculuğa itmiştir. Birkaç ay sonra Mekke’de hac vazifesini yaptıktan sonra eşi Elsa vefat eder ve Cennetü’l-Muallâ’ya defnedilir.

Muhammed Esed o hac yolculuğundan sonra hayatını değiştirmiştir. Hayatını anlattığı muazzam eseri Mekke’ye Giden Yol kitabını zaten önceki sayılarımızda incelemiştik. Dört yıl kadar Suud’da İslamî ilimleri derinlemesine öğrenmiş, klasik eserleri okumuştur. Zaten ilim üslubuna sahip oluşu onu kısa sürede İslamî ilimlerde de yetkin bir yere ulaştırmıştır. Bundan sonra Hindistan’a geçen Esed, oradaki Müslümanlarla tanışmış, onların mücadelelerine destek olmuştur. Pakistan’ın kurulmasında etkin rol oynamış, kurucu misyonlardan biri olmuştur. Pakistan’ın kurulma sürecinde Müslümanların şer’î bir devletlerinin olması gerektiğini savunan kitabı Yolların Ayrılış Noktasında İslam daha sonraları Seyyid Kutub’un övgüyle bahsedeceği bir manifestodur. 

Burada sözü bitirmeden Muhammed Esed’in, hayatının en büyük hedefi olarak bahsettiği, Müslüman olmayanlara Kur’an’ın mesajını etkili bir şekilde ulaştıracak olan meal-tefsir çalışmasından bahsetmem gerek. O kendi tattığı hakikat lezzetini herkesin yaşayabilmesi için üç yılda bitiririm zannettiği ama on yedi yıl süren bir çalışmayla yayınlamıştır Kur’an Mesajı’nı. Her ayet her kavram her harf için harcadığı emek, çektiği fikir çilesi mealinde hissedilmektedir.

Kur’an’a bizim gibi biriktirmiş olduğumuz çevre etkileriyle değil, tam bir saflık içinde ümmî bir şekilde yaklaşıyor. O, Müslümanların bürokratikleştirdiği dini kurumlar ve kavramlarla değil indiği saflığı yakalamaya çalışırcasına mealini oluşturuyor. Bu his, meali okurken insana ayrı bir maneviyat bırakıyor. Lafız-mana-maksat birlikteliğini yakalamak için çabalıyor. O, mealinde her zaman bu kitabın, hayata aktarılması için indiğini unutmadan ona yaklaşıyor. Mealinin, tüm bu orijinalliğine rağmen çoğumuzun zannettiği gibi tamamen dirayetten oluşan bir yapısı yok. Aktardığı her görüşü mutlaka ilk dönem tefsirlerine dayandırıyor. Bu yönüyle tefsir geleneğimizden kopmadan, tam tersine o zincire yeni bir halka olarak bize yeni ufuklar açıyor.

Muhammed Esed, bize gerçekten saf bir hakikat arayışının kişiyi sonunda Kur’an’la buluşturacağını gösteren bir öncü. Bu kitabın, bu dinin; hiçbir zümre, grup, coğrafyayla sınırlı olmadığını, düşünen herkese indiğini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Hayatının son zamanlarını kendi gibi bir mütefekkire en yakışan yerde, Endülüs’te geçiriyor ve 92 yaşında Gırnata’da vefat ediyor. O bize bıraktığı eserleriyle, mealinin baş sayfasına yazdığı “…tefekkür eden bir kavme…” ayetiyle bugün bizi düşünmeye, akletmeye, saplandığımız bataktan çıkmaya çağırıyor.

*Paydos, Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir