2. Bölüm

Dünya şu an nasıl acaba? Griye boyandı mı? Boyanmış olmalı, aksi iddia edilmez. Çünkü kimse bu kadar zırvalığı kaldıramaz. Sıkıldığını belli eder bir şekilde. Ama ya eli kolu yoksa bu kimsemizin, yani Dünya’nın, ya benim Dünya’m bir Satürn değilse ki değil, ne yapayım ben? Dilsiz Dünya’nın kahrımı çekmesini düşünüp ne yapayım, ya dişsiz anamın takma dişlerinin suda yüzdüğünü izlerken balıklar aklıma gelmesin de ne yapayım, üstüne bir de hayatın tüm yorgunluğunu benden ve annemden eliyle, bileği ve yumruğuyla saklayan ama diliyle dünyanın tüm ağırlığını bize uzatan babama psikolojiye ve ruha dair savunmalarımla çocuksu ve aptal görünmeyim de ne görüneyim? Hayatı ya da geniş çevresiyle uzayı toplayabilen olmuş mudur? Masa örtüsünü? Ben bilmiyorum. Sadece bu karmaşa içinde ufak bir neden, azıcık bir basitlik, çokça sadelik, çokça merhamet, tutam tutam iyilik, iksir iksir mutluluk istiyorum ve acıyorum. Böyle olmalı mıydı, ben bunları düşünecek adam mıydım, bunlar zaten olacaktı da yine de ben miydim düşünecek adam? Düşünürken başım, kafam ağrımıyor. Düşünürken kafamı ağrıtacak bir kafam olmuyor çünkü. Düşünürken çıldırıyorum. Aklım almıyor. 

Bu kadar düşünce arasında Dünya nasıl mavi kalabilir? Daha fazla düşünsem, bir biyoenerjiyle ya da biyourla Dünya’yı griye, kendimi maviye boyayabilir miyim? Olur mu?

Düşünürken ateşten yanmıyor kafam ama her an ateşin beni alt edeceği korkusuyla yaşıyor, bunun bir korku olduğunu bilerek, korkunun böyle bu çeşit bu minvalde bir illet, bir andaval, bir gerizekalı olduğunu kavrayarak ondan endişe duyuyorum. Yaşam niye bu kadar çetrefilli geliyor bana? Neden insanlar gibi olamıyorum. İnsanlar gibi olmayı arzu edemiyorum? Sürekli sulardan bir heykel yapma uğraşındayım. Barajlardan kova kova su taşıyorum kendime, bazen gökten de iniyor, topluyorum damla damla. Ter ter koşuyorum masama. Sandalye dibinde onlarca, binlerce kova; yüz binlerce, milyonlarca damla bakışıyoruz. Elimi suya daldırıp bir heykel yapmak istiyorum. Su elimden kayıyor. Hep böyle mi olur, bilmiyorum. Topladığım ya da taşıdığım bu suların dağları, taşları, ovaları, toprakları ve bulutları ne denli yararak geçtiğini görüyorum. Su hep böyle davranır diyorum ama hep mi? Aksini iddia edene kadar böyle mi diye diye aksi iddia edilemeyen şeylerin peşinde koşuyorum belki sadece. Bilmiyorum. Tarif edemiyorum. Böyle tarif edemedikçe doğru mu yapıyorum, yanlış mı yapıyorum, aslında edebilirim de geri mi duruyorum, bilmiyorum. Bu yoğun bilgisizlik ensemde bir ağrı oluşturuyor. Bir elim kafamda, bir elim ensemde dolanıyorum. Gözümü kapatıp aslında bir rüyanın içinde olduğumu düşünüyorum. Bir rüyanın gerçeğe yakın hâllerinden bir gerçeğin rüyaya yakın hâllerine doğru gidiyor, geliyor, gidiyor, geliyorum. Aslında yaşam bu kadar sıkıcı ve yorucu değil. Dünya’yı, ben böyle görüyorum. Gözümde rüyadan ve hileden bir gözlük var.

Çıkarsam gözüm de çıkıyor çukurundan. Gözlükle yaşamak zorundayım dünyayı. Rüyadan ve hileden bir dünya görmek zorundayım. Çağın, insanların, ölü ve zamanın farkında olmayan insanların buna çok büyük katkıları olduğunu düşünmek için, onları böyle düşünürken cezalandırmaya doğru giden doneleri bulmak için, bin bir düşünce içinden kılı kırk yararak geçerken sakın ha, gerçeği görür de bizi öldürür düşüncesiyle kafama bir urla dokunduruluyorum. Dokunmak bu kadar kanatmaz insanı. Kafama bir urla çakılıyorum. Ben sanıldığı kadar kötü biri değilim. İnanır mısınız ben, ben bile değilim. Ben kafasında urla dolaşan ya da kafasındaki uru benle dolaştıran biriyim. Başka bir şey değilim.

Pek sanmam, o da beni istemez zaten ama içimdeki yankının etkisiyle söylüyorum, birini sevdim. Çok sevdim. Doktorları dinlemedim. Hayata bir yerlerden bir şekilde sokulur, hayatı beklerim dedim. Ne oldu, kendimi yedim. Kendimi bekledim. Suyun gökten ani kopuşlar yaşaması gibi ani kopuşlarla bedenimden parçalar attı. Kendime sahip çıkamadım. Hep sevdim, hep sevdim, hep sevdim… Urum da durur mu? Hep battı, hep battı, hep battı… Kafama alamadığım aşkımı kalbimde taşıdım. Duygularla yaşadım. Kalbimle yaşadım. Zulüm oldu böylesi. Belki yaşayamadım, belki almadı kafam böylesini. Ama urum da az değil. Nasıl kıvratıyor beni! Ah… Bilmeyen bir insan arıyorum. Bakın cahil demiyorum, bilmeyen. Bilmediğini bilen. Bilmediğini bildiğini bana söyleyen. Var mı diyorum aranızda öyle biri. Kim cevaplayacak, kime soruyorum? Dünya’nın bir kulağı, iki ağzı olduğuna inanıyorum. Ki ben bunca acıyı çekerken hâlâ konuşabiliyor, dönebiliyor, nefes alabiliyor, insanla yaşayabiliyor! Aklım, o güzide varlığım, ah almıyor, almıyor…

Devam edecek…

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir