3. Bölüm

Kalbime koyduğum aşkımı, bilmem belki de o iliştirmiştir diye onun elinden kendime bir yanak yaptım. Sadece onun eliyle dolan, sadece onun göz yaşıyla sulanan ve sadece onun gülümsemesiyle kasları gerilen… Bildi mi bunu? Sanmıyorum. Bilmesin! Daha neler bilmedi. Bir keresinde ona üstü kapalı ama yarı açık “Seni seviyorum.” dedim. Sonra anlar mı diye bekledim. Bekledim. Bekledim. Kafamdaki ur, bir çivi mi? Çakıldım. Çakıldım. Çakıldım. Söylediğim, haykırdığım, duyurduğum bu ilanıaşkı kabul etti de mi bekletiyordu, etmedi de kendisinden vazgeçmemi mi bekliyordu? Bilmiyordum. Bilmemenin bende oluşturduğu bu boşluğu bilseydi -görmesin görse çıldırır- diyorum ya bir bilseydi, konuşurdu. “Olmaz.” derdi. Aşk olsun, bunu nasıl diyebilirdi ya da “Olur.” derdi, ne de güzel derdi. Hiçbir şey demedi. Baktı. Gözümün ta içine baktı. Urum da böyle mi bakıyor diye düşündüm kafamın içine. Çünkü beynime nice iğneler battı bakışından. Hoş, buna da razıydım. Zaten razı olduğum için “Yok urdur bu.” dedim. Binlerce uru doktora söylemeden kafama yerleştirdim. Tedavimi zorlaştırdım.

Aşkımı büyüttüm. Ama o gitti. Giderken “Arkadaş kalalım.” dedi. Ne diyeyim, ne dememi bekliyor? Nasıl desem ona kendimi aşık ederim? Ne söykensem -söykensem evet- hoşuna giderim? Ne biçimde cevaplasam? Ya da hiçbir şey demesem mi? Ama gidebilir, demeliyim. Bana bakıyor, kafama iğneleri batırıyor. Bir şey diyeceğim illaki ama ne diyeyim? Ona sorayım, o bana benim diyeceğim şeyi söylesin, ben de aynısını ona söyleyeyim, belki aynı şeyleri söyledik diye, hani onun istediği kelimelerce konuştum diye beni sever. Bekledim. Dudağıma baktı.

Kafamdaki iğneler kımıl kımıl aşağı indi. Eminim hissetti hiçbir şey diyemeyeceğimi. O da demedi bir şey. Ben fazla sessizliğe gelemiyordum. Kafamdaki iğnelerin sesini bastıracak bir ses bulmalıydım her zaman. Nasıl oldu bilmiyorum ama o biliyor. Birden aralıksız konuşmaya başladım. İlanıaşkımı üstü kapalı sunduğumdan anlamamış gibi yaptı. Ben de başka bir şey uydurdum, “Bir film repliği, çok beğenmiştim, arkadaşım tavsiye etmişti, sana da o yüzden öyle dedim.” dedim. Diyemedim ki seviyorum seni, düpedüz. Sonra başımı kaldırıp gözlerine baktım. Sustum. Gözlerindeki bana olan güvensizliği, inançsızlığı, sevgiyi, hayır hayır öfkeyi -ne ki bu, niye gözlerini okuyamıyorum senin?- aslında hiçbir şeyi tam göremeyince hiçbir şey diyemedim. Yani desem diyebilir gibiydim ama demesem de yeriydi. Deseydim ve beni öteleseydi, kahrolurdum. Demedim kahroldum…

İnsan neden hep tek bir ihtimal uğruna yaşar? Doktor da hep öyle diyor, “Bir tek ihtimalimiz var kafanızdaki ur için.” Şöyle şöyle. Niye yani? Soruyorum. Sormakla hâlledeceğimi sanıyorum. Sormadan da hâlledilebilecek gibi bir şey değil ama. Çok küçük şeyleri bile kendime dert ediyorum. Düşünerek kalbime koyduğum aşkımı orada bir başına eziyorum. Diyeceğim iki kelime hâlbuki. Ya, öyle. Ama iki kelime neden böyle dizlerimi birbirine, gözlerimi içime, saçlarımı geriye, kalbimi ona ve urumu kafama bağlıyor? Hayata, akışa, zamana, aşka ve doktora dair sorularım var. Sorularımdan bir heykelim var. Kime sorsam, kime göstersem, kim bilir? Ya da birine göstermeli miyim, biri bilmeli mi? Hep böyle birilerine muhtaç olarak yaşamak bana nereden öğretildi? Ben bu soruları sormayı nereden öğrendim? Kafamda urdan başka bir şey de mi var? Varsa çıksın söylesin, “Benim.” diye. Öyle oradan beni yakmasın, çıksın karşıma adam akıllı derdi neyse söylesin. İçerde beni yiyip durduğu yeter. Varlığımdan şüphe duymaya başladım iyice. Kendimi anlayamıyorum. Ne çeşit bir varlığım bilmiyorum. İnsanlar hep böyle kendini bilmez mi? Bilmiyorum. Kendime insan demek daha yakışır kaldığından, kendimi en çok öyle anlatabildiğimden insan diyerek geçiştiriyorum. Ama hayat böyle olmamalı. Kimse bunca acıyı çekecek kadar uzun yaşamıyor. Kimse acılarla dolu bir hayat için can atmıyor, kimse. De ne bu anlam anlam?.. Hep anlam vermeye çalışıyorum. Anlamaya ve idrak etmeye çalışıyorum. Bu hasta kafamı bu deli düşüncelere harcıyorum. Ömrümü böyle böyle yiyorum. Kendime acıyorum. Bir eksik o vardı, onu da yapıyorum. 

Yine de iyisin, diyor doktor. Nereden konuşuyor bilmiyorum. Ben iyi olamam. Yani olurum da şu an olamam. Daha kabul edilecek dualarım var, bana âşık olacak biri var, kafamda bir ur var… Acım var sonra. Şu an değil yani. Başka zaman, bundan bilmem kaç yıl sonra, beklediklerim geldikten sonra iyi olacağım. Ha o da belki. Belki yine aynı düşünceler, aynı sıkıntılar beni kovalayacak. Gittiğim başka evrenler beni korkutacak. Ben böyle yaşamaya devam edeceğim. Hayatın böylesine ve böylesinin bir hayat olduğuna inanacağım. Bilmiyorum. Ama şu an değil. Belki sonra. Ama mevzu ameliyatsa -yani iyisin diyerek ameliyatı aceleye getirmek istiyorsan- getir neşteri al aklımı. Urum, beynime soktuğu iğnelerle bağladı kendini. Sadece onu almakla kurtaramazsın bu işi. Komple al aklımı. Başkası paklamaz beni. Her şeyi ben berbat ettim. Her şey benim yüzünden oldu. Bunu böyle bilmezdim. Güzel hayaller kuruyordum. Düşünmediğim zamanlar düşlüyordum. Düşünmeyi düşünmekle gidermek istiyordum. Ne de aptalmışım! Nasıl anlamamışım. Şimdi al aklımı, al neşteri. Al, kurtulayım. Düşünmekten, ağrıdan, acıdan, sancıdan, iğneden, aşktan, kalpten, ondan, kıymık kıymık gözlerden, bana arkadaş kalalım diyen dudaklardan, bana neler neler demeyen hayattan, ağzımı bozan evrenlerden ve tümüyle her şeyden. Kurtulayım. 

Kurtulmakla her şeyi çözeceğimi sanıyorum. Öyle olmazsa kahrolacağımı düşünüyorum. Her yerde bir belirsizlik, her yerde bir olasılık çıkıyor karşıma. Hayatı bütünlemesine, olduğu gibi yaşayamıyorum. Kimsenin benim gibi olmadığını görüyor, kendimi ona inandırıyorum.

Kendimi tekleştiriyorum. Sorunun ben olduğuma ve iflah olamayacağıma kendimi inandırıyor ve iflah olamıyorum. Ortada öylece kalıyorum. Kimseye uymuyorum. Kimseyle bir şeyi paylaşamıyorum. Hep sorularla mücadele ediyorum. Ömrüm sorular üzerine geçiyor. Soru işareti bile benim kadar soru görmemiştir, eminim. Bu benzetmem ya da edebiyatta yaptığım bu şeye ne deniyorsa o, çok kötü oldu. Yine de umursamıyorum. Neyim doğru, neyim tam ki?.. Hani kafam bile, te Allah’ım.. Kafamı geçtim, hani kalbim bile… Ne olursa olsun toprağa daha yakın olduğumu hissediyorum. Yeryüzünde yaşamak beni bulmuyor, bulsa benim olmuyor. Bağdaşacak yerlerimiz uyuşmuyor. Bende bir sorun var, beni varlık sahnesinden siliyor, ayağımı kaydırıyor. Düşüyorum. Hem de öyle bir düşüyorum ki rakam oluyorum.

“Günü yüz yetmiş iki ölümle kapatıyoruz.”

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir