Düşüyorum Öyleyse Sayın

1. Bölüm

Şöyle ya da böyle öğrendim kafamda bir ur olduğunu. Ama olmayabilir de. Çünkü elimi kaldırdım. Saçıma uzattım. Yan tarafta, kulağımın arkasından başlayarak -tıpta buranın bir adı var mı- yukarı doğru gezdirdim. Saçlarım çok sertti. Fırça gibiydi. Halıyı ters taraftan okşar gibi sürdükçe elimi, buldum, kafamın orta hattındaydı. Üstünde durdum, içerisi yanıyordu.

İçerisi ateşti. Lavdı, volkandı. Böyle yaşıyor olmama hayret ettim. Böyle yaşayabiliyordum, ne ilginç! 

Bazen kafamda bir ateş mi yoksa bir ur mu olduğunu düşünüyor, öyle yürüyorum sokaklarda. Yürürken düşünüyorum. Cadde köşelerinde, market önlerinde, cami avlularında ve muhtelif insanla dolup insanla boşalan yerlerde, acımı, ağrımı, ateşimi düşünüyorum. Ne garip, düşünürken bir şey olmuyor. Düşünürken bu dünyada olmuyorum sanki. Düşünürken dünya olmuyor sanki. Dünya beni unutuyor; hayalden bir gezegende soluyor, alış-veriş yapıyor, yaşlı amcaları yoldan karşıya, kendimi yola geçiriyorum. Yeni mekânımda derin derin soluyor, rahat rahat düşünüyorum. Ateşi, kafamın içini, yankıyı, ağrıyı, insanı, hayatı, sigarayı, yer çekimini, dumanın bulutla olan farkını, kalkıp bulutları griye boyamayı, platonik aşkları, aşkın varlığını, hayatın kutsal anlamını, insanın gökten ne zaman düştüğünü, ne kadarının gökten düştüğünü, yaraların ne biçim olduğunu, merhemin kimde olduğunu, asıl doktorun içinden çıkıp kaçıp durduğum dünyanın mı olduğunu, aslında sadece bunu ve hep bunun gibi birtakım şeyleri ve her şeyi… Düşünürken kafamın içindeki ur bir ateşe dönüşmüyor. Hele ki böyle bir gezegen ve böyle bir atmosferde. Yediler kırklar aşkına dikilmiş, dizilmiş altmışlar ve seksenlerden bir atmosfer altında. Ne de güzel böyle, aşklardan aşk beğenmek! Cellatların peşine itler salmak!Divandan şiirler okumak!.. Allah’ım, ne güzel dünyalar, ne güzel gezegenler var, keşke bu güzellikleri kimse görmese, saklamayı bana daha derinden öğretsen! Saklamayı öğreten bir dua çıkartsan karşıma. Göğe baksam Rabbim, şimdi çok yakınken hem de, beni Adem’den bir Adem sayıp da üç yıllık tövbemi böyle bir gezegende iki yüz yıla terfi edip bana kurtuluşumu gösterir misin? Rabbim çok yakınım göğe, sana ve kurtuluşa. Hem çok da kalabalık gelmem. Sen göster, tüm kusurlarımı kafamın içindeki ura sığdırarak geleyim. Biliyorsun beni, dünyada kapladığım pek bir alan yok. Küçük bir deliğe bile sığabilirim. Öyle ki; seni şah damarımdan daha yakın yerlerde bulacağımı söylüyorlar, sen iste şah damarım olayım. Hem urumdan da kurtulayım. Bir kafayı taşımanın, urlu bir kafayı taşımanın yorgunluğundan kurtulayım. Ne de güzel olur, ne kadar insanca olurum! Ben hazırım Rabbim, şimdi bakabilirim gökyüzüne. Sonra da, sonra da, az sonra da, az sonra da; başımı olduğundan daha yukarıda tutmaya alışığım, yeter ki müjdenle müjdele, kafama merhametini indir. Urumu delip kafama indir. Çarem olsun. 

Olmuyor tabii hemen, yani henüz olmadı. Olacaksa, umudum var diyesim geliyor ama ne umudumun ne de böylesine bir şefaatin olacağını biliyorum. Bilebiliyorum. Olabilecekse, hani öyle bir gelecek beni bulabilecekse buradayım. Bunu biliyorsun, beni biliyorsun Rabbim. Bana ayrılığı ve ağrıyı aynı anda yaşatma. Ki biliyorsun, ikisine tek tek de katlanamıyorum. Beni tanımadığım insanların arasında konuşma mecburiyetinde bırakma. Beni kara gecelerde kör kuyularda bırakma. Ben böyle çok narin kullarından bir narinim. Beni ancak sen anlar, ancak sen bilirsin. Bana kendimi bildir, ben kendimi bilmiyorum. Benim bir urum mu var yoksa urumun bir beni mi var bilmiyorum. Beni urdan ya da uru benden kurtar Allah’ım! Çok ihtiyacım var. Kendisinden bir göbek bağıyla ayrıldığım dünyama bir göbek bağıyla mı döneceğim, bunu bilmek istiyorum. Kafamdaki urun, kafamda durup bana düşündürdüğü şeyler var. Eğer çok düşünürsem gider diye bekliyorum. Buna inanıyorum. İnanmak istiyorum. Evet belki de urun bundan hiç haberi yok, hakeza belki benim de hiç haberim yok ama birinden birine, tam teslimiyetle ya da ihlas mı demeliyim, ama ihlas ne ki, ve bilmediğim ihlasla bir şeye inanmalıyım. Ki kendimi böyle avutayım. Dünyada oyalanmaktan, çırpınmaktan, dövünmekten, debelenmekten başka bir şeyle meşgul olamayacağımı bildiğimden böylesine ve böylesine inanayım. Safça duygularla kendimi ve göbek bağımı ve varlığıma sakız gibi yapışan benden daha ben olan urumu böyle saklayayım. Ölünce de ya da dünyadan başka, altından ırmaklar akan, vadettiğin o kutsal cennetini mezarda görünce de, hayaliyle yaşadıkça da, girmeyi hak edince de, bunlardan biri olunca da tekrar kendime bir göbek bağı eyleyeyim. Ama bu sefer topraktan, envai canlıdan, belki solucanlardan. Solucanlardan yaptığım göbek bağımla toprak ananın rahmine düşeyim, orada öyle bu dünyaya nasıl geldiğimi düşüne düşüne, kendimi unutarak sana geleyim. Kendimi, kırk yıllık geçmişiyle sızım sızım sızlayan, bir türlü yaşamla bağdaşamayan kalbimi unutayım. Kalbim bu dünyada çok acı çekti. Çektiği acılar sayısınca odalarına çekilip hüngür hüngür ağladı. Kalbimden yüreğime ve uruma sürekli irinler sızdı. Sızdı ve ben ateşlendim. Ne zaman patlayacağımı bilmiyorum, bir gün patlar mıyım?     Doktorun verdiği ilaçların ilk bir saati gibi oluyorum düşününce. Rahatlıyorum, gevşiyorum, çözülüyorum, çözünüyorum. Kafamdaki ur, kendini bana unutturuyor. Ben yokum devam et diyor. Hayatın böylesi de var, diğer insanlar, beni silince dünyada kalan insanlar, böyle rahat rahat yaşayabiliyor diyor. Böyle rahat rahat konuşuyor. Ne güzel diyorum, katılıyorum beynimin içindeki ura, benden bir parça olan ona; insanlar yaşayabiliyor hayatı, benim gibi değiller. Farkında değiller. Ölü gibi yaşıyorlar, yaşam onlarda değil, dinginler. Sakinler, geçiyorlar geçtiklerini görmüyorlar, saatleri işliyor, umurlarında değil, gözleri açıp kapanıyor bana mısın demiyorlar. Ki bana mısın demek, hayatı karşılamaktır, hayatı görmektir. Ama hayatı gördüklerini sanmıyorum insanların. Bugün kime, şuna baksana bir, desem hemen gözüyle ona bakacağını biliyorum. Ama hayatı gözünle göremezsin. Hayat gözle görünecek bir enerjiye, bir dalga boyuna, bir ışığa, bir görüntüye, maddeye, atoma, atom altı zerreciklere sahip değil. Hayat benim gibi uruyla, kendinden bir parça bir şeyle yaşamayana gözükmüyor. Ben mesela, çok net görüyorum geçtiğimi. Hayatı dakika dakika yaşıyorum. Hayat beni dakika dakika yaşıyor. Hayat, tüm nabzını bende atıyor, tüm debdebesiyle benim önüme çıkıyor, beni karşılıyor, hep burada olduğunu, ömrüm boyunca da benimle olacağını söylüyor.  Bunu ben özel bir rica olarak istemiyorum ondan hâlbuki, buna rağmen beni yalnız, bir başıma bırakmıyor. Bir urla yokluyor beni. Her dakika, her saniye ağrısıyla varlığını kanıtsıyor. Ağrısı olmadığında endişesiyle geliyor. Yalnız bırakmıyor yine, bir başıma kalamıyorum. Bazen annemi suçluyorum. Ki anneler hep mi iyi dua eder? Annem bana hiç yalnız kalmayasın oğlum, Allah seni yalnız komasın, diye dua ederdi. Şimdi bu dua kabul olmuştu da ben yalnızlığımı urumla mı kapatıyordum, beni böyle kör kuyularda bir başıma, sen de yokken yanımda anne, bir başıma ve bir uruma. Ben böyle heder olurken, yalnız olmadığıma şükretmeli ve mutlu ama mutsuz ya da sadece gri mi olmalıyım? Gri gri anlamsızlıklar, boşluklar içinde, uzayın genişliğini düşünerek, uzay boşluğunu açılmış bir masa örtüsü gibi düşleyerek, örtünün sürekli kendini tekrar eden bir örüntüye doğru gittiğini var sayarak, anlayamadığımın üstünü kapatarak, bilmediğim terimlerce, havadan havadan atarak bir şeyleri tespit edebilir miyim? Bundan razı olurlar mı ya da onları niye düşünüyorsam? Bundan razı olur muyum, bilmiyorum bana sorulmaz böyle şeyler gerçi, terliyorum hemen. Yine de onlara soralım, bundan razı mısınız, değilseniz de umrumda değil.

Devam edecek…

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Kalemine sağlık , devamını sabırsızlıkla bekliyorum .) Okurken kendimden bir parça bulmak , kendimi okumak uzun süredir okuduğum öykülerde rast gelmemişti . Bu iyi geldi .)

    1. Teşekkür ederim💐💐💐

Eda Nur için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir