“Deryalar içinde susuz gezerim

Beni kandıracak umman bulunmaz.” der Yunus Emre.

İnsan öyle hercai ki her ne ki var, ondan müteessir olmaması mümkün değil: İnsan öyle güçlü ki her ne ki var, onu müteessir kılmaması mümkün değil. Yani sirayet etmemesi, temas etmemesi mümkün değil. İnsanın uzay boşluğundaki varlığını ve gözlemlenebilir eylemlerini ölçebilen fizik ilmine göre ise insanın maddeye temas etmesi imkânsızdır. Siz elinizle bir nesneye dokunduğunuzu hissedersiniz, bu hissiyattan dolayı dokunduğunuza inanabilirsiniz ama bu konuyla ilgili birkaç satır okur ya da uzmanından dinlerseniz; dokunmadığınızı bilirsiniz. Ne latiftir ki insan, hacminden ibaret değildir. Hatta hacmi insanın kendisi bile değildir. İnsan maddi âlemde gerçek bir temas gerçekleştiremezken, yaşadığı âlem üzerinde tasarrufta bulunmuş ve bu sarfiyatında kendini merkeze koyabilmiştir. Bu, iradenin kaçınılmaz sonuçlarındandır. İlginçtir, sanki aynı iradenin hatırına, varlık âlemindeki azametli birçok varlık da insana musahhar kılınmıştır. Ki bu irade, insanın varoluşsal sancısının tek sebebidir.

Mizacı/Hayatı var kılan pek çok değişkenden bahsedilebilir. Kişinin ebeveyni; onlardan geçen kalıtsal durumlar, onların eğitimi, onların çocuğa temas etme biçimi vb. bu yukarıya doğru böylece devam eder. Ebeveynlerinin ebeveynleri, onların ebeveynleri… Kişinin doğduğu zaman, haftanın günü, günün saati, yılın mevsimi; doğduğu mekân, oda, doğum şekli; doğuma yardım edenin mizacı, duygusu, düşüncesi, yardım etme biçimi; kişinin çevresi, kavmi, akrabası, komşusu, dostu gibi en yakınındakinden en uzaktakine kadar her bir kişinin sirayeti;  kişinin aldığı eğitim; öğretmeni, dersleri, eğitimin felsefesi, müfredatı ve usulü… Bir çırpıda ilk akla gelenler aşağı yukarı böyledir. İşte, insanın mizacını dolayısıyla direkt hayatını belirleyen her bir değişkeni bir renk dairesine benzetirsek bu renklerin kesişim kümesi insan denen çok bilinmeyenli denklemin kendisi olur. Bu sayılanların mikd[t]arı (kadar:kader) ve sıralaması, hem bireysel kaderi  hem de toplumsal kaderi belirlemede de yardımcı olacaktır. Sözü şimdi yine Yunus alsın:

“Bu akl u fikr ile Mevlâ bulunmaz

Bu ne yâredir ki merhem bulunmaz.”

Mutlak kelimesinin tanımı yapılırken kısıtlanmamış kelimesine müracaat edilir. Sınır varsa mutlakiyet yoktur. Hem yatay düzlemde hem de dikey düzlemde kısıtlama olmamalıdır mutlakta. Mutlak kelimesi aynı zamanda içine posa karışmamış; özü ve cevheri de karşılar. Bu bağlamda daha önce başka bir yazıda zikrettiğimiz üzere “mutlak” zordur. İmkânsızın hemen altında bir zorluğa sahiptir. Söz konusu insan ise ne mutlak olabilir ki? Ne arî ve saf olabilir? Tanrısal olandan başka ne namütenahi olabilir? İnsan, Mutlak’a sahip olabilir mi? İnsan, Mutlak’a şahit olabilir mi? İnsan, Mutlak’ı üretebilir mi? Bu sorular, cevaplarından azade meselenin anlaşılmasına katkı sağlayabileceği için sorulmalıdır.

Düşünen ve neticesinde bir düşünceye ulaşan insan, hisseden ve bu hissiyatının neticesinde bir duyguya ulaşan insan ve nihayet bir seyir ya da aktarım yoluyla inanca/imana ulaşan insan hep aynı insandır. Düşünce, duygu ve inançtan arınmış bir insan yoktur. Düşüncesizlik, duygusuzluk ve inançsızlık insana yakıştırılan galat-ı meşhur sıfatlardır. Kastedilen malumdur. Düşünce, duygu ve inanç, mukayese edilmesi güç başlıklardır. Tercih edilebilir alternatif olmalarını bırakın, aralarında güçlü bir dip akıntısı mevcuttur. Birbirleriyle olan irtibatları akışkan ve geçişkendir. Hatırlayınız; Mutlak, insanda zor bir durumdur. Yani insanın düşüncesi, duygusu ve inancı mutlak olamaz. Bu kabiliyetler insanda sınırsız ve öz olarak bulunamaz. Şimdi yapmaya çalıştığımız gibi en fazla anlamaya çalışmış oluruz. Ama insan bu hâle taliptir. Bu arzu onun neredeyse varlık amacı olur. Bu arzu ile yaşama tutunur, niyaz eder, dua eder. Bunun mümkün olması ise vazgeçişle olur. Vazgeçmek, fark etmekle başlar. Fark etmek, firak – ayrılış- kelimesiyle aynı kökten gelir.

Bu meziyetler içinde zannediyorum, yaşam içinde, hacmi en büyük olan duygulardır. Duygu, ötekiyle olan ilişkimizde en baskın katmanıdır insanın. Duygular bu gücüne rağmen bir o kadar da kandırılmaya müsait hâldedir. Düşünce, inanç ve duygu paydaları içinde içimizi en çok ısıtan duygudaşlık olsa gerektir. İnanç kardeşliğine de düşünce birliğine de duygu kolaylıkla fırsat tanır. Bu dediğim kahir ekseriyet için böyledir. Duygularını düşüncelerine, düşüncelerini inançlarına ve inançlarını duygularına karıştırmayanlar da var mıdır? Bilmem, vardır elbette. Bu soruyu dahi duygularımızla cevaplar pek çoğumuz.

Ayrıştırmadan “ya – ya da” demeden, “hem – hem de” derecesi için çırpınarak, varlıkta hiçbir katreyi hakikatin dışında bırakmadan kavrama cehdinde olalım. O hâlde, her firakın bir vuslat olduğunu anlayanlara selam edelim ve sözü Yunus’un dizeleri ile bitirelim:

“Yunus öldü diye salâ verirler

Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir