Ellerin, ellerin ve parmakların/ Bir narçiçeğini eziyor gibi.

Ellerinden belli olur bir kadın/ Denizin dibinde geziyor gibi./ Ellerin, ellerin ve parmakların.

Sezai Karakoç – Mona Roza

İbn-i Tufeyl’in meşhur karakteri Hay b. Yakzan, ellerini keşfettiği an inşa kabiliyetini dolayısıyla iktidar yetisini kullanmaya başlamıştı. Artık, pençesi olmayışını, tüysüz bedenini, kanatsızlığını dert etmekten vazgeçmiş ve ellerinin maharetine izin vermişti. Kavrayabildiği sopa ve taş ile kendini koruyabiliyordu. Elleri ile yiyeceğini topluyor, ateşe hükmediyordu. El, onu, vahşilikten insîliğe doğru yaklaştıran bir ikramdı.

El, medeniyeti mümkün kılandır. Yazı da simya da sanat da el ile olur. El, hayata müdahalenin imkânıdır.İnşa eden de imha eden de eldir. Okşayan da döven de eldir. Yazan da silen de eldir. Kirleten de temizleyen de eldir. Rum Suresi’nde, “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu…” buyrulur.

Arapçada “yed” ile karşılanır el kelimesi. El, hem uzuv hem de bu yazımızın üzerine kurgulandığı nüfuz, iktidar ve otorite anlamlarına gelmektedir. Her iki dilde de bu anlamıyla ilgili pek çok deyim bulunmaktadır. Dilimizde, “Elimden geleni yaptım.”, “Elimde değil.”, “el vermek” gibi pek çok örnek bu anlamlarda kullanılır.

İnsanın özgürlüğü ellerinin yapabilecekleri ile sınırlıdır. Ele aldığı (gündemi), eline ne aldığı (amacı), aldığını nasıl tuttuğu (fıkhı/hukuku), elinden geleni yapması (gayreti) başlıkları, insanı terbiye etmede işçiliğe nereden başlanacağını gösterecektir. Üzerinde düşünülmeyi hak eden bir bahs-i diğerde ellerin insanın en çok kirlenen uzvu olmasıdır. Eller kirli olunca yapılan işler de kirlenir mi acaba? Kir ve leke aynı şey midir? Her kir necis midir?

İnsan, iradesinin varlığını sık sık dillendirir. Bununla övünür. İrade, genellikle sorumluluk denen ikiz kardeşi ile anlaşılabilir. İradeyi veren Güç, iradenin belki de sonucu olan ödevleri kontrol edeceğini söyler inananlara. İrade varsa sorumluluk vardır, irade varsa iktidar mümkündür. İradesi olmayanın muktedir olması söz konusu olamaz. Burada Schopenhauer’a kulak vermek iyi olur: “…Her şeyin esası ve kalbi olan bu ceht, vicdanımıza bütün aydınlığı ile görünen şeyin aynıdır ki buna irade diyoruz. Onun yürüyüşüne mani olan her şeye elem, gayesine varmasına yardım eden her şeye haz diyoruz.” Ona göre insan, istediğini istemek zorundadır. Başka bir seçeneği yoktur. İnsanın özgürlüğü iradenin nasıl bir seyir izleyeceği ile alakalıdır. İradeden bağımsız bir insan olamaz. İradenin özgür olması nedenselliğin tüm halkalarına cevap vermekle gerçekleşebilir ki, bu mümkün olamaz. Dolayısıyla insanın özgürlüğü muammasını açıklamak zordur Schopenhauer düşüncesinde.

Dinin de amacı olan mutluluk, irade ile uyumlu yaşamda oluşuyor. İradenin dışındaki alan ise ya kavrayamadığımızı ya da maruz kaldıklarımızı kapsıyor. İlkine karşı olan cehalet, konfor sağlarken; ikincisine karşı acziyet, sancı vermektedir. Zira el mahkûmdur. Maruz kalınan şey fıkıhta umûmü’l-belvâ gibi mazeret olarak kabul edilebilir, evet; ama fıkhın ürettiği çözümler hayatın pratiğinde işe yararken dert sahibi insanların vicdanlarını rahatlatamayacaktır. Atalet, haramdır bu dertlilerin nazarında. Elden gelen muhakkak bir şeyler olmalıdır. Eller nasır tutuncaya kadar çalışılmalıdır. Değilse, el açılan dua kapısında Rabb’e karşı sunulan nasırsız ellerle nasıl talepte bulunulabilir? Dervişane bu hercai yaklaşım, bizce yaraların merhemi olacak kıvamdadır.

İrade, yapabilme kabiliyeti üzerinden anlaşılmaya çalışılır genellikle; ama aslında irade, “yapmamak” ile belli olur. Kudret, eylememeyi de eylemek kadar içerir. Hatta yapmamak yapmaktan daha güçtür. El çekmek zordur. Elin ermemesi demiyorum, ele geçirdikten sonra el vurmamayı kastediyorum. Elden çıkarmayı değil, elden çıkmasını söylüyorum.

“Elimde değil!” koca koca insanların bile mazeret olarak kabul ettiği acziyeti ifade eder. Dikkat ederseniz bu ifade genellikle insanın vazgeçemediği durumlarda dile alınır. İyi bir sığınaktır. Anlaşılır ve hak verilir. Hâlbuki, ellerin de Mâlik’i olan; kimseye kaldıramayacağının yüklenmeyeceğini vaat ediyor.

“La!” diyememektir, elimde değil, demek. Elinde, hem de avuçlarının içinde. Buna iman ettiğinde, sorumluluğun ciddiyeti ile ellerin işlemeye başlayacak hem melhuz olanı hem melfuz olanı. Buna iman ettiğinde, ellerin inşa etmeye başlayacak hem dünyayı hem de ahireti.

Elinin altındakilere karşı ödevlerini unutmaz elleri iş tutanlar. Eli işte gözü oynaşta olanlar ise kimden el aldıklarına bile bakmazlar. Elden geçirmeli harap yanlarımızı. Elle tutulur sâlihât yüklenmeli heybelere.

Eli böğründe kalanlardan olmayalım erenler, gelin el ele verelim. Verelim ki ağzımızın mühürlenip ellerimizin konuşacağı o gün, gönlümüz gülsün. Çünkü nefsimizi elinde tutana göre başımıza her ne geliyorsa kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzündendir.

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir