Adam yazdı: “Evimdeyim. Uçsuz bucaksız belirsizlik–ki kesinlikle ebedî değil. Zira biliyorsun: Son belli, sonuç belli- yani seninle iken kendisinden en çok şikâyet ettiğimiz şey var ya hani. Şimdi yapışıp kaldı bak paçalarımıza deve dikeni gibi. Ama sen de takdir edersin ki “hayırlısı” demek gerekiyor nihayetinde. Bu kelime olmasaydı şayet, ne geçip gitmiş olanın ıstırabına ne de gelecek olanın ağırlığına dayanabilirdi insan zannımca. Neyse işte. Ben şimdi evimdeyim. Bolca çay içiyorum. Sen şimdi okuyunca kızacaksın bana belki ama üç gündür su içmiyorum. Söz olsun içeceğim, senin için yazdığım şu satırları bitirince.

Evimdeyim ve dışarıya çıkmıyorum. Bazen canım çok sıkılıyor. Daha ne kadar dayanırım bilemem. Kimi zaman bunun da bir nimet olduğunu anlayabiliyorum. Bu sıralar Ermeni musikisi ilgimi çekiyor. Önce Fars, sonra Yunan, ardından Gürcü derken sıra Ermeni musikisine gelmiş demek ki. Dillerin geçişkenliğine bir kez daha şaşırıp kalmama sebep olan “duduk” adını verdikleri üflemeli bir enstrüman kullanıyorlar eserlerinde Ermeniler. Aslına bakarsan şaşırılacak bir durum yok ortada. Yıllarca beraber yaşadığımız Yunanların “baklavâkî”sine ya da “Greek yogurt”una neden şaşıralım ki zaten. Sana tavsiyem: Şayet dinleyecek olursan asla mutlu olduğun bir anında dinleme bu parçaları.

Okumaya da devam ediyorum elbette. Fakat neyi fark ettim biliyor musun? Okuduğum her ne varsa, yıllardır sırtıma yükmüş meğer. Çocukluğumdan beri ilk kez yeniden Rasulullah’a hayranım mesela. Dedemin gözleri doluverirdi onun ismini her işitişinde. Ben ise her defasında çok şaşırırdım buna, anlam veremezdim bir türlü bu muhabbete. Allah riyadan muhafaza buyursun ama ben de kendimi tutamaz oldum şimdi. Zaten sulu gözümdür ben, bilirsin beni.

Epey zamanım oluyor. Satranç taşları ve sıradan bir topun dörtte biri büyüklüğünde bir top ile oynanan bir oyun keşfettik Zeynep ile. Genellikle o beyaz taşları seçiyor, bense siyah olanları. İki rakip arasında karşılıklı iki metre kadar mesafe bırakmak gerekiyor. Sonra herkes kendi taşlarını dört parmak boşluk kalacak şekilde yan yana diziyor. Topu ilk kimin yuvarlayacağını belirlemek için taş-kâğıt-makas oynuyoruz. Oyunun başlamasının ardından rakip taşların tamamını ilk kim devirirse, oyunu o kazanmış oluyor. Bir gün seninle de oynarız inşallah. E tabi günlerim bunlardan ibaret değil tümüyle.  Bazen düşünüyorum, anımsamaya çabalıyorum, anımsadıkça keşkelerim ve şükrettiklerim peşi sıra geliyor. Yanı başımda uyuklamalarını hatırlıyorum mesela. Gözümü senden alamayışım, her iki dakikada bir heyecanla kalkıp rüyalarını anlatışın, gülüşün. Bir de Çamlıca’da, şehrin güneşi yutmak üzere olduğu bir anda, gazozunu yudumlarken hatırlıyorumseni. Ne güzeldin. “Ulan!” diyorum “niye yok gömleğimin cebinde gözlerinin fotoğrafı. Rengini, güneşin yüzüne vurduğu tek anda görebildiğim.” Ve hepsinin ardından “Ne yapalım, çekmedik işte. Yok tek bir fotoğrafı.” diyorum. E madem buna da hayırlısı diyelim. Öyle değil mi?”

Adam duraksadı. Kalemini kâğıdın üzerine yeniden götürdü ve “Sevgilerimle.” yazdı. Yerinden yavaşça doğruldu, tabaksız kullanılmış çay bardaklarının yüzeyini soldurduğu sehpadan sürahiyi kaldırdı ve kendine bir bardak su doldurdu. 

ALAADDİN GÖÇER

Merhabalar. Ben Alaaddin Göçer. Dört çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak 1996 yılında dünyaya geldim. Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesinden 2015 senesinde mezun olmamın ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde eğitimime başladım. Buradaki eğitimimi tamamladıktan sonra bu dönem itibarıyla Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi alanında yüksek lisans yapmaktayım.

İlk göz ağrımız olan Paydos dergisinde ben de sizlerle birlikteydim. Şimdi ise arkadaşlarım ile hoş bir heyecan içerisinde “bimesele” platformunu oluşturduk. İnşallah bundan böyle bu mecrada sizlerle olacağız.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir