Sabahın ilk saatleri, olanca soğuğuyla yüze vuruyordu. Kızıllığını göklere yaya yaya yükselen güneşin hiçbir faydası yoktu. Anadolu’nun herhangi bir köyünde, horozlar ötmeye başlamıştı çoktan. Her gün olduğu gibi köyün en dışındaki evin ışıkları yandı önce. Birkaç dakika açık kaldıktan sonra tekrar kapandı. Yaşlı, nasırlı bir kadın eli tül perdeyi hafifçe aralayıp uzun uzun baktı dışarıya. Birkaç dilim peynir, üç dört zeytin ve bir parça köy ekmeğinden oluşan azığını alıp çıktı yola. Bahçesinden domates ve salatalık toplamayı da ihmal etmedi. İyi giderdi yanında. Yıllardır aynı yolu yürürdü, ayakları hep aynı taşta tökezlerdi, hep aynı yerden seyrederdi gökyüzünü. Yenilikler korkuturdu sanki onu. Yine bildiği yolları arşınlamaya başladı. Zaten köyün en ucundaydı evi, köyden tamamen çıkmak zor gelmiyordu ona bu yüzden. Ama artık yaş almıştı bu dünyadan, eskisi kadar sağlam değildi. Gençliğinden kalma bir alışkanlıkla, yol boyunca gördüğü tüm çiçekleri topladı kolları arasında. Papatya ve gelinciklerle doldu taştı avuçları. Bedeni yaşlansa da ruhu hâlâ ılık bir bahar rüzgârının savurduğu çiçek kokuları kadar tazeydi. Her gün biraz daha uzun zaman alıyordu bu tepeye çıkması. Derin derin soludu bu taze havayı. Soğuk, yüzüne bir bıçak gibi dokunuyordu, bir yandan da yürümenin verdiği sıcaklık hâkimdi yanaklarına. Gözlerinden bir damla yaş döküldüğünde ise cayır cayır yandı geçip gittiği yerler. Yüzündeki yaşlılık izlerinde yavaş yavaş gezindi o damla, tüm hatıraları bir bir kucakladı sanki. Elleri nerede durması gerektiğini, gözleri hangi ağacın dalları arasında kaybolup gitmesi gerektiğini, gözünden akan yaş bile ne zaman akacağını ezberlemişti artık. Her gün yıllardır tek yaptığı buydu. Kahvaltısını yaparken zorunluluktan yemek yer gibi bir hâli vardı. Ağzındaki lokmaları isteksizce yutuyordu, boğazından geçenler dikendi sanki, yutkunurken yüzünü acıyla sıkmaktan kendisini alıkoyamıyordu. Biraz da can sıkıntısındandı bu hâli. Pek dostu da yoktu, seveni de. Dertlerini paylaştığı, gözyaşlarını birlikte akıttığı tek bir dostu vardı. O da geç kalmıştı bugün. Huzursuzca kıpırdandı yerinde. Aradan çok zaman geçmeden nihayet duyuldu ayak sesleri. Yanına gelir gelmez sevgiyle sarıldı ona.

“Yine bekliyorum yine gelmiyor, gördün mü hayırsızı!”

Asıl beklediği bir türlü gelmiyordu. Uzak yoldan gelecek diye her gün kahvaltısını hazırlayıp onu burada bekliyordu ama ne gelen vardı ne giden. Tam elli yıl olmuştu, bu kadar uzak nereye gidilirdi ki? Yaşlı kadın bu köyden hiç çıkmamıştı, şehre gidip gelenleri duyardı sadece. Koca dünyayı bir şehirden ibaret sanırdı. Dünyası buraydı, o şehir de dünyanın bir ucuydu. Yarısı buradaydı, yarısı da oralara gitmişti. Söylene söylene yaptı kahvaltısını. Rüzgâr hâlâ sert esiyordu, etrafta hiçbir ağaç yoktu gölgesine saklanacağı, dostuna sarıldı yine. Tüylerinde ellerini gezdirdi. Buraya gide gele dost olmuşlardı, başka da kimseyi tanımaz etmezdi.

“Gelcem dediydi, işte tam şurada sarılcam sana dediydi. Niye gelmiyor be Benekli?”

Sesine umutsuzluk sarılmıştı artık, heyecandan değil, çaresizlikten titriyordu sesi.

“Bana deli diyorlar köyde hep. Neden delirdiğimi soran yok, kimin beni delirttiğini soran yok. Bana deli demelerindense ona ‘deli edenʼ demelerini isterdim.”

Kendisi de biliyordu aslında, öyle biri hiç var olmamıştı. Birisi karşısına geçip de “Kimi bekliyorsun sen?” dese, verecek bir cevabı olmadığını çok iyi biliyordu. Zamandan, mekândan ve şahıslardan çok uzak bir beklentiydi onunki.

Hiç sevilmediği için sevgilisini, onu hiç sarıp sarmalamadığı için annesini, hiç tatmadığı çocukluğunu, hâlini hatırını soracak insanlığı bekliyordu. Gözlerinde biriken bulutlar, ağlamaya hazır, aşağıya kıvrılmış dudaklar, eteklerine sıkı sıkı tutunan eller, yalnızca hatırlanmayı bekliyordu.

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir