Toprağı elleriyle süpürdüler, sivri taşları haşhaş tarlalarına doğru fırlattılar. Tek bir bulutun dahi gezintiye çıkmadığı bir gecede, kurumuş toprağın üzerine sırt üstü uzandılar. Gecenin sessizliğini yalnızca ağustos böcekleri ve elli metre ötedeki çadırdan gelen kap kacak sesleri parçaladı. Yıldızlara baktılar, ufak bir arayışın ardından her biri kendisi için seçtiği yıldızı buldu.

“Benimkisi şurda işte. Aha bak şu. Parlak olan.” dedi küçük oğlan.

“İyi de en parlak olan o zaten oolum. Bissürü kişi seçmiştir bile onu zaten. Senin sayılmaz ki o.” dedi ağabey. “Bak benimkisi şu mesela. Kimse bilmiyodur onu.” deyip bir yeri işaret etti uzun uzun. “Haaa…” dedi ve biraz düşündü küçük kardeş. “Olsun ben yine de onu seçecem.”

“…”

“Abi?”

“Hıh…”

“Yağmur ne zaman yağar?”

“Bilmem ki. Yarın yılan bulup yakcaklarmış. Yağar inşallah yarın.”

“Yağsa da gitsek artık burdan.”

“… Hadi uyuyak artık. Sabah, namazdan sonra başlayacaz işe. Hadi.”

***

Ağabey, elinde ibrikle çadıra girdi. Mehmet’i abdest alması için uyandırdı. “Memet hadi kalk. … . Memet! Kalk namaz kılak da kahvaltı edek. Tarlaya gitcez sonra. Hadi.” Çiğ yosun kokan buz gibi suyla abdestlerini alıp namazlarını kıldılar. Ağabey, çadırın bir köşesine istifledikleri, bahar işine çıkmadan önce torbalarına analarının kattığı kuru tarhanayı, yufkayı ve sıvı yağı çıkarttı. “Hadi çalı çırpı topla hemen Memet!” diye seslendi kardeşine. Mehmet, yorganını yüzünden henüz çekmekte olan güneşi gördü dışarıda ilkin. Ardından etrafında ateş yakmaya yarayacak ne varsa hızla topladı. Geri döndüğünde ağabeyi dört büyük taşın ortasına ateşin yakılacağı küçük bir ocak kurmuştu bile. Ağabey, kutusundan bir kibrit çıkarttı ve çalıları tutuşturdu. İçinde su ve yağ olan kara tencereye tarhana eklendi.

 ***

Tütün tarlasına henüz varmışlardı ki Rıza Emmi elinde yavru bir su yılanıyla koşarak geldi. Alnından süzülen teri, üstten üç düğmesi açık gömleğinin cebinden çıkarttığı griye çalan kirli mendiliyle sildi. “Hade bakalım. Yağmur yağacak inşalllah.” dedi gürültülü sesiyle. Sonra bir “Bismillah!” çekti ve yılanı ateşin içine bırakıverdi.

O gün gece yarısına kadar yağmur yağdı. Her iki çocuğun minik yılan için duydukları üzüntü, yerini sevince bıraktı.

“Gideriz di mi artık köye abi?”

“Gideriz inşallah.”

“Ne zaman gideriz?”

“Biraz daha böyle yağarsa birkaç güne gönderirler bizi köye.” dedi ağabey, yüzündeki tebessümle bulutlara bakarak.

***

Ağabey yattığı yerden doğruldu, ayağa kalktı. “Memet!” diye seslendi. Ardından dışarı çıktı. Yağmur dinmiş ve geriye çamurlaşmış toprağı, sırılsıklam tarlayı bırakmıştı. Ağabey, yağmur suyu ile dolu kovayı yerinden aldı, çadıra yeniden girdi. “Memet!” dedi. “Memet! Lan Memet! Kalk artık, sinir etme beni.” Mehmet kalktı. Abdest alıp namaz kıldılar.

Mehmet o gün, yağmurun ıslattığı yaş çalı çırpıdan fazlasını bulamadı. Kahvaltı edemeden tütün tarlasının yolunu tuttular.

***

Başlarının üzerindeki güneşin en şiddetli hâlini aldığı bir öğlen vakti paydos verildi. İki çocuk, tütün tarlalarının arasından süzülerek geçti. Öğle yemeğinin ateşini yakmaya yarayacak çalı çırpıyı topladılar yol boyunca. Çadırlarına vardıklarında ağabey hemen ateşi yakmaya koyuldu. “Memet! Bulgurlan yağı getir.” diye seslendi. Mehmet elinde bulgur ve yağ ile abisinin başına dikildi. “Hah. Dök accık yağdan. … . Yeter. Dök bulguru şimdi. … . Yeter. Şu suyu getir. … . Dök. … . Yeter.” Sonra bir kibrit çıkarıp yaktı, ardından bir kibrit daha. Fakat yağmurun yaş bıraktığı otlar yanmayı beceremediler bir türlü. “Sen bekle, geliyom hemen.” dedi ağabey.  Hızlıca Tahsin dayıların çadırına koştu.

“Taasin dayı. Taaasin dayııı. Sizin ateşinizden alsam ya biraz. Yakamadık biz ateş.”

“Bu söner oraya kadar. Gaz yağınız var mı sizin?”

“Var.”

“Ondan dökün ocağın altına accık. Yanar o zaman.”

Ağabey geri döndü hızlıca. “Memet! Gazyağını getir çabuk. Çadırda.” Küçük kardeş aceleyle çadıra girdi, gaz yağını aldı ve ocağın başına döndü. “Aç tıpasını da dibine dökek hemen. Geç kalacaz tarlaya.” Mehmet, sıkışmış gaz yağı tıpasını açmaya çalıştı. Beceremeyince daha sert çekti. Ve bir anda açıkta kalan şişenin ağzından dökülüverdi bulgurun içine bir tatlı kaşığı kadarı.

“…”

“Bişiy olmaz inşallah. Dök dibine hadi.” dedi dişlerini sıkarak ağabey.

Bir kibrit daha çakıldı. Çalılar alev aldı. İki kardeş, buldukları büyükçe iki taşı, ıslak toprağın üstüne bıraktılar ve oturdular. Ağabey bazen kalkıyor, tencereyi elindeki tahta parçasıyla karıştırıyordu. Nihayet bulgur, suyunu çekmiş; yemeğin dumanı adam akıllı yükselir olmuştu. Mehmet çadırdan iki bakır tabak ve küçük yufka bohçasını kaptı hemen. Tabaklar sıcacık bulgur pilavıyla dolduruldu, bohça açıldı, yumuşacık yufkalar bohçadan çıkarıldı. Arsa sahibi Hasan emminin nadiren getirip de ikram ettiği yoğurt düşlendi.

“Yoğurt gelmedi bugün?”

“Daha da gelmez. Hadi yiyek artık. Bismillah.”

Ağabey, kaşığını lokma ile doldurdu; ağzına götürdü. Sonra bir anda vazgeçti, Mehmet’le göz göze geldiler. Aniden yerinden kalktı ağabey, elindeki tabağı çamurlu tarlaya fırlattı ve “Ulan hay ben böyle işin var ya. … . Gidiyom lan ben.” deyip daldı tütün tarlalarının arasına.

Mehmet, elindeki tabağı yüzüne yaklaştırdı. Keskin gaz yağı kokusu genzini yaktı.  Sonra abisinin uzaklaşan bedeninin ardından bağırdı:

“Looo! Fazıl aabiiii? Napam ben bu bulguru? Looooo!”

Cevapladı ağabeyi:

“Dök!”

ALAADDİN GÖÇER

Merhabalar. Ben Alaaddin Göçer. Dört çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak 1996 yılında dünyaya geldim. Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesinden 2015 senesinde mezun olmamın ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde eğitimime başladım. Buradaki eğitimimi tamamladıktan sonra bu dönem itibarıyla Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi alanında yüksek lisans yapmaktayım.

İlk göz ağrımız olan Paydos dergisinde ben de sizlerle birlikteydim. Şimdi ise arkadaşlarım ile hoş bir heyecan içerisinde “bimesele” platformunu oluşturduk. İnşallah bundan böyle bu mecrada sizlerle olacağız.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir