Gerçek, Algı Mıdır; Algı Gerçek Midir?

Gerçek ne demek? Beş duyu organımızla algıladığımız bilgilere verilen isim mi, yoksa tahayyül edilen, tasavvur edilen bir zihinsel faaliyet mi? Gerçek ve gerçeklik de farklı elbette. Var, bir yüklem olabilecekken; varlık, bir isimdir. Gerçek de hakeza böyle değil midir? “İşte bu gerçek(tir)!” dediğinizde gerçek, yüklemdir. Gerçeklik ise “-lik” ekinin kabiliyeti dolayısıyla olma durumunu ifade edecektir.

Romantik Hareket isimli eserde Alain de Botton şöyle der: “Thales’e göre gerçeklik suyun yani elementlerin en başta geleninin ve en indirgenmez olanının ta kendisidir. Heraklitus’a göre gerçeklik ateşte bulunur. Platon’a göre gerçekliğin özü rasyonel ruh, Augustine’e göre Tanrı, Hobbes’a göre devinim, Hegel’e göre tinin gelişimidir. Schopenhauer’a göre istenç, Madam Bovary’ye göre aşk, Marx’a göre ise proletaryanın özgürlük yolunda verdiği mücadeledir.”

Gerçeklik/gerçek, zihnimizin dışında da olabilendir, denir. Zira algılarımız yanılır. Deneyimleme ile gerçeklik test edilemez; çünkü deneyimleme esnasında da algılarımız yanılabilir. Amerikalı bilim kurgu yazarı, Philip Kindred Dick, “Gerçeklik, doğruluğuna inanmaktan vazgeçtiğinizde kaybolmayandır.”der.

Peki, orijin nasıl belirlenir? Mesela sıcak kavramı mutlaka bir sabite ile söylenebilir. Ya da büyük kavramı. Güzel kavramı da öyle. O hâlde gerçek olarak dillendirilebilecek çıktılar, algısaldır. Algılar dayanılabiliyorsa gerçek/lik zihin dışında aranmalıdır. Burada da şöyle bir paradoks çıkıyor: algılayamadığım şeyin gerçekliğini nasıl anlarım? Mesela kimsenin olmadığı bir yere bir ağaç devrilse “pat!” sesi çıkarır mı? Çıkarırsa bunu nasıl bilebiliriz?

Gerçek anlamlıdır ve anlamın en temel tanımı aktarılabilir olmasıdır. Aktarılabilir, yani zihinden zihne makul, kabul edilerek geçirilebilir. Bu geçiş bir yansıma mıdır, bir kopya mıdır yoksa matematikte olduğu gibi bir çarpma ile nicel değerinin artması mıdır? Bir sayının (anlamın), mesela 2 ile çarpımı (2 zihne aktarımı), o sayının nicel değerini 2 katına çıkarır. Anlamın nicel değerinin artması yani çoğalması mümkün müdür, sualine bir cevap denemesi olarak şöyle diyebiliriz: Anlam nicel olarak çoğalmaz. ‘Anlam’ın aktarılabilmesinden maksat, anlamın başka zihinlerde, bizde yarattığı tesiri yaratmasa dahi, anlaşılabilmesidir.

Bahsedilen aktarımın mümkün olması için de hem düşüncenin hem de matematiğin temeli olan mantık bilimi şarttır. Temel sabiteler vardır. Bu sabitelerde uzlaşım gerçekleşirse anlam, dolayısıyla aktarım gerçekleşebilir: Postulatlar/belitler/aksiyomlar, önsel olarak bazı yapıtların mümkün olduğunu açıklar. Postulat ya da aksiyomlar herkesin kabul ettiği ortak kavramlar, doğruluğunun tartışılmasına gerek olmayan düşünce ilkeleridir. Diğer önermelerin temeli ve dayanağı şeklindeki önermelerdir. Kanıtlanmaya ihtiyaçları yoktur ama aynı zamanda da kanıtlanamazlar. Zira aşikârdırlar. Mesela, her bütün kendini meydana getiren parçalardan büyüktür, önermesi bir belittir. Descartes ve başta Spinoza olmak üzere temel düşünürler, felsefelerini postulatlara/belitlere dayarlar. Örneğin Descartes, felsefesini “Düşünüyorum, öyleyse varım.” belitinden çıkarak kurmuştur. Yine mesela, aynı şeye eşit olan şeyler birbirine eşittir. Eşit şeylere eşit şeyler katılır ya da eşit şeyler çıkarılırsa ortaya çıkan sonuç yine eşittir. Bu, klasik mantıkta düşünce zemini oluşturmak için zorunluydu. Ama temel mantık kuralları da tartışılabilmiştir. İnsanlar artık fuzy (bulanık) mantık ya da saçaklı mantığı da bir düşünme biçimi olarak kabul etmektedirler. Yani klasik mantıktaki bir şey ya kümeye dâhildir (1) ya da kümenin dışındadır (0) yargısındaki kesinlik yerine; bulanık mantıkta, bir nesne hem kümeye dâhil olabilir hem de olamayabilir, saçaklılığı vardır.

Gerçek’in en sarsıcı yanı, kavi oluşudur. Ne olursa olsun “ol”maya devam etmesidir. Bu eksende “gerçek” belki de “hak” kavramı ile de karşılanabilmelidir. Hak kelimesinden türetilen “hakikat” kelimesi de Türkçeye geçmiştir ve “gerçekten” anlamında kullanılmaktadır. Bana hakikat, gerçek olandan daha hürmete layık görünür. Dolayısıyla gerçeği konuşurken gösterdiğim cesareti “hak/hakikat” kavramlarını konuşurken gösteremiyorum. Hatta gerçeğin hakikat öncesinde bir rasyonel durak olduğunu, bu durağa uğramadan hakikat denen menzile varılamayacağını da iddia ediyorum. El-Hakk olanın hakikate koyduğu cazibenin, kevniyatı okumada en temel motivasyon kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Bizden talep edilen durumun, gerçeği/hakkı takip etmek, onun izini sürmek olduğuna inanıyorum.

Kabullerin altını uygun envanterle doldurmanın değil, ulaşılan gerçeğe uygun kabuller gerçekleştirmenin erdem olduğuna da aynı inançla bakıyorum.

Hak ile (bihakkın) hakikati arayanlardan olma hakkı verdiği için el-Hakk’a hakkıyla şükredebilme temennisiyle…

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir