“Sence yaz mevsimi mi daha güzel yoksa kışlar mı?”

Alnındaki terleri öfkeyle koluna sildi küçük çocuk.

“Dalga mı geçiyorsun sen?”

Sesinde hem öfke hem de karşı koyamadığı bir şaşkınlık vardı. Yanındaki ufaklığın yine boş boş konuştuğunu düşünse de yine de merakla bekledi cevabını. Konuşacağı başka kimse yoktu çünkü.

“Neden dalga geçeyim ki?”

Yüzünde alaylı bir gülüş belirdi yaşça büyük olan çocukta. Bir yandan da önündeki arabayı itmekle meşguldü.

“Neden mi? Çünkü biz kâğıt toplayan evsiz çocuklarız. Kışları sevemeyiz, çünkü başımızı sokacak bir çatımız, boğazımızdan geçecek bir yudum sıcak çorbamız yok. Yazları sevemeyiz, çünkü sıcaktan bunaldığımızda bize dondurma alacak bir ailemiz yok. Sonbahar zaten hüzün ayı, bizim her ayımız hüzünlü, onu hiç sevmeyiz. İlkbaharları da sevemeyiz, çünkü her yer kıpır kıpır olur, ama biz bu küçücük yaşımızda bir ihtiyarın kalbini taşıyoruz bedenimizde.”

Çocuk, bir hışımla söylediklerinin karşısında kendisi de en az karşısındaki kadar şaşkındı. Hayal bile kurmazdı o, bunları ne ara içine atmıştı? Canı çorba mı istiyordu? Hayır. Ailesinin aldığı bir dondurma mı mutlu ederdi onu? Hayır. Biraz düşününce aradığı tek şeyin sadece şefkat olduğunu fark etti. Kimden, nereden geldiği önemli olmayan bir yudum şefkate ihtiyacı vardı.

Yanındaki çocuğun yüzü hüzünle eğilmişti. Herkes zaten kendilerine karşı yeterince acımasızdı. Hele hayat… En çok da o acımasızdı. Bir de birbirlerini üzerlerse kendilerinden geriye hiçbir şey kalmazdı. Çocuğun başını şefkatle yukarı kaldırdı, küçük gözleri yaşlarla doluydu.

“Hadi bakalım, bugünlük bu kadar çalışma yeter. Şimdi seni bir yere götüreceğim.”

Az önce ağlayan sanki o değilmişçesine bir neşe kaplamıştı şimdi de yüzünü. Herkes çocuk kalabilseydi keşke, kimsenin kalbi büyümeseydi, kötülükler hiç yuva kuramasaydı o kalplere.

Kâğıtları topladıkları arabalarla birlikte parkın girişinde durduklarında bütün gözler onların üzerine çevrilmişti. Bugün canlarını hiçbir şeyin sıkmasına izin vermeyeceklerdi. Onlar oyuncaklara yaklaştıkça, anne babaları çocuklarını yanlarına çağırmaya başlamıştı. Çocuklarını esirgemeleri için ne vardı? Üstlerindeki kirli kıyafetleri, çalışmaktan nasır tutmuş elleri mi korkutmuştu onları? Biraz su, biraz merhem her şeyi düzeltirdi. Ya onların bu hasta kalpleri? Onlar nasıl iyileşecekti, hangi bakım onları tertemiz yapabilirdi ki?

Park şimdi bomboştu. Yine kocaman bir kalabalığın içinde yapayalnız kalmıştı. Etrafı insanlardan örülmüş bir duvarda, içindeki fırtınayla, yapayalnızdı. Daha demin kendisi demişti, sonbaharın hüznünden kaçarken, şimdi cıvıl cıvıl bahar ayında hüzne yer veremezdi. Yanındaki çocuk her şeyden habersiz, bir o oyuncağa bir bu oyuncağa koşuyordu neşeyle. Onu birkaç dakikalığına da olsa yalnız bırakıp köşedeki dondurmacıya çevirdi adımlarını. Bir yandan da eliyle cebini yokluyordu. İrili ufaklı madenî paralar avucunun içini dolduracak kadar çok değildi. Omuzlarını silkip cebinden çıkan tüm parayı dondurmacının tezgâhına koydu. Dondurmacının elinden dondurmasını alırken karşısındaki adam gülümseyerek başını okşayınca hayata dair tüm umutları yeniden filizlenmişti. Demek ki hâlâ bir yerlerde onu bekleyen iyi insanlar vardı. Küçük çocuk onu ve elindeki dondurmaları fark ettiğinde salıncağa doğru gidiyordu. Yüzündeki o şaşkınlık, gözlerinde kendiliğinden beliren yaşlar ve dudağındaki o kırık tebessümle kendisini bekliyordu. Dondurmaları alırken ellerinin nasıl titrediğini görünce, cebinde beş kuruş kalmayışına üzülemedi.

Küçük çocuk salıncağa oturduktan sonra yavaş yavaş onu sallamaya başladı.

“Şimdi en sevdiğin mevsim yaz olmuştur herhâlde.”

“Hayır, bunun önemli olmadığını anladım.”

“Önemli olan, kalbine hiç kara kışın gelmemesi ufaklık. Gözlerin hep bahar gibi cıvıl cıvıl olmalı, kalbin sımsıcak yaza ait kalmalı. E bu yaşımıza kadar onca şey yaşadık, yaşadıklarımız da sonbaharın hüznüyle dudağımızda kırık tebessümde saklı kalmalı.”

Derin bir nefes aldı bakışlarını gökyüzüne çevirerek. Ne vardı bu gökte? Turgut Uyar canından can gidercesine “Göğe bakalım” derken, Sezai Karakoç’a  “Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar” dedirten gökte ne vardı bu kadar? Derin bir nefes daha çekti içine, göğü göğsüne doldursa ancak yeterdi sanki.

“En çok da şunu unutma ufaklık. Bizim gözümüz hep yükseklerde olacak. Çünkü gözümüzde biriken yaşların akmasına fırsat verecek kadar çocuk olma hakkı verilmedi bize. O yaşlar hep pınarlarında çağlayacak ve yine orada kuruyacak. Yanaklarımıza akmaya, yüzümüzdeki kirleri silip atmaya hakkı olmayacak hiç. Gözümüz gökte olacak hep. Yaşlarımızı silecek kimsemiz olmadığından değil, bize ağlamayı bile çok gördüklerinden.”

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir