Haç ve Hilal’in Mücadelesi: Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu

İslam Devleti’nin Hz. Ömer döneminden itibaren ciddi bir siyasi yapılanması ve sistemli bir devlet formu kazanmasına müteakip Hristiyanlar ve Müslümanların tarihî süreç içerisinde karşı karşıya geldikleri çok fazla olay, savaş, mücadele ve gelişme yaşanmıştır. Ancak Haçlı Seferleri bu mücadelelerin en sistemli ve güçlü bir şekilde meydana gelmesine yol açan tarihî gelişmedir. Haçlı Seferleri, Orta Çağ’ı karakterize eden üç büyük ve etkisi yüzyıllarca devam eden olaylardan birisidir.[1] Bu açıdan konu üzerine Avrupa temelli birçok çalışma yapıldığı gibi en önemli soru da Haçlı Seferleri’nin meydana çıkış meselesidir. Yani bu büyük kitlelerin hareketine sebebiyet veren gelişmelerin ne olduğudur. Bilimsel geleneğe uygun olarak, hareketi doğuran sebeplerin çeşitliliği üzerinde ısrarla durulmuş olmasına rağmen, bu alanda öncü çalışmalara sahip tarihî ekoller[2] tarafından hareketin asıl motifi, dinî unsurlara mal edilmektedir. Bu görüşün savunulmasındaki en doğal sebep ise bu düşünceyi geliştiren ve Haçlı Seferleri ile ilgili çalışmalar yapan âlimlerin, Batı dünyasına ve Hristiyan dinine mensup olmalarından kaynaklanmaktadır. Doğal olarak görüşlerinde tamamen objektif olabilmeleri mümkün olmadığı gibi, dinî motifin günümüze kadar vurgulanması, bahsi geçen bu sebepten kaynaklanmaktadır.

Haçlı Seferleri düşüncesinin doğuşunda günümüze kadar dinî motif vurgulanmış olsa da, seferlerin meydana geldiği Orta Çağ Avrupa toplumunu zorlayan unsurlar aslında siyasal, sosyal, çoğunlukla ekonomik ve kısmen askerî nedenlerdir. Batılılarca bu hareketin en önemli unsuru olarak ileri sürülen dinî motif ve vurgular ise, sadece itici bir güç olmuştur.[3]

Haçlı Seferleri’nin amacı, bazı araştırmacılar tarafından kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak çabası olarak ifade edilir. Ama akla gelen ilk soru şu olmuştur: Hristiyan dünyası, kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için neden şimdi harekete geçmek gereğini duymuştu? Kutsal topraklar, İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer’in 638 yılında Kudüs’e girmesinden itibaren, 457 yıldan beri aralıksız Müslüman hâkimiyeti altında bulunmuştu ve Batı Hristiyanları da yüzyıllardan beri bu duruma en ufak bir tepki ve başkaldırı göstermemişlerdir. Hristiyan Bizans dünyası ise, bu durumu kabullenmişti. O hâlde neden şimdi Avrupa’daki Hristiyan âlemi kutsal toprakları kurtarmak üzere, o zamana kadar görülmemiş ölçüde büyük ordular toplayarak Doğu’ya yürümek fikrine kapılmıştı?[4] Bu sorunun en basit cevaplarından biri ise uzun süredir içinde yaşattığı, bölgeye giden tüccar ve hacıların anlatımıyla zihninde parlattığı Doğu’yu ele geçirme arzusunu gerçekleştirecek ortamı ve fırsatı yakaladığını düşünmesidir.

Haçlı Seferleri’nin doğuşunda ve bu harekete mal edilen dinî motifin altyapısında iki büyük Hristiyan kilisesinin egemen olma düşüncesi yer almaktadır. Hristiyanlığın en yüksek makamı olan Roma kilisesinin arzusu, bütün Hristiyanlık âleminin tek efendisi olma gayesi için aynı düşüncede hareket eden İstanbul patrikliği üzerinde üstünlük sağlama durumudur. Aslında bu düşünce yeni bir şey değildi. Daha 7. yüzyılın sonunda iki taraf arasında beliren dogmatik anlaşmazlıklar, 8. yüzyılda Doğu kilisesinin benimsediği “Tasvir Kırıcılık (İkonoklasm)” akımı ile derinleşmişti. Bizans’ın İtalya’daki hâkimiyetinin sona ermesi ile Roma’nın imparatorluğa olan bağı ve bağlılığı da kopmuş oluyordu.[5]Böylece bu Batı ve Doğu arasındaki fikrî ve dinî bakımdan meydana gelen ayrılık da keskin hatlarla ortaya çıkıyor ve siyasi yönetimleri dahi etkileyecek birer mücadeleye dönüşüyordu. Nasıl ki Batı’daki imparatorluğa dayanarak Roma, yani Papalık, bütün Hristiyan dünyası üzerinde üstünlük iddiası ileri sürüyorsa, Güney Slavlarının ve Rusların Doğu kilisesine bağlanmasıyla 10. yüzyılda etki alanı büyük oranda genişlemiş bulunan İstanbul patrikliği de artık aynı üstünlük iddiasını savunmaktaydı.[6] Ayrılığın derinleşip gerçekleşmesi ile iki rakip kilise için kendi iddiasını karşı tarafa kabul ettirmek, yani Hristiyanlığın en yüksek tek başkanı olduğunu kanıtlamak, en önemli amaçtı.

Bu karşılıklı olarak birbirlerinin zayıf durumunu kollayan kiliselerden Batı kilisesi için bahsi geçen hedefe ulaşmayı sağlayacak bir sebep 11. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıktı. Bizans Devleti, Türklere karşı yardım istiyordu. O zamana kadar Hristiyanlığın doğu sınırını korumak görevini üstlenmiş olan Bizans, askerî bakımdan düştüğü güçsüzlüğü gidermek üzere Papalığın aracılığıyla Batı’dan ücretli asker temin etmeyi düşünüyordu.[7] Avrupa’da bu isteğe olumlu cevap verecek siyasi ve sosyal ortam da vardı.[8] Papa VII. Gregorius’un[9] olumlu tavrına rağmen Müslüman Araplara yönelik İspanya’da yürütülen Reconquista’nın bir benzerinin Türklere yürütülmesi hayallerini gerçekleştirebilecek bir durumda bulunmuyordu. Ancak bu düşünce Batı’da unutulmadı[10] ve 15 yıl sonra Papalık tahtına çıkmış olan II. Urbanus (1088-1099) da konuya büyük ilgi duymaktaydı. Buna karşın Bizans’ın zor durumu devam etmekte fakat imparatorluk tahtında ileri görüşlü ve politik kıvraklığa sahip Aleksios Komnenos (1081-1118) oturmaktaydı. Böylece Papa II. Urbanus da Aleksios ile anlaşabileceği kanısına vardı. Papalık mevkisine geldiğinden beri Roma ve İstanbul kiliseleri arasındaki ilişkileri düzeltmek için çaba gösteren II. Urbanus, Bizans İmparatoru ile temasa geçmişti bile. 1089 yılındaki Melfi Konsili’nde İmparator Aleksios’un elçileri de hazır bulunmuştu. Belki de Papa, daha o sıralarda Doğu meselesine müdahale etmek için Fransız gönüllüleri toplamayı düşünmüştü. Şayet 1095 yılındaki Piecenza Konsili’nde Bizans’ın yardım çağrısına karşı Papa’nın kararlı tutumu, anında belirlenen bir karar veya bir davranış olamazdı. Çok muhtemel ki, üzerinde yıllardan beri düşünülmüş, derin bir planlama ile oluşturulmuş bir cevaptı bu.[11]

Picenza Konsili’ne katılan Bizans elçileri, yaptıkları konuşmada Türklere karşı savaşmanın şerefli bir iş olacağını, Türkler geri atılmadıkça Hristiyanlığın doğu sınırının güvence altına alınamayacağını belirtmiş olmalıydılar. Son yıllarda imparatorun Türklere karşı yaptığı savaşlar iyiye gidiyordu. 1092’de Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın (1072-1092) ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti içindeki otorite boşluğu ve iktidarı ele geçirmek için hanedan üyelerinin arasındaki mücadeleler, Türk dünyasını zor duruma sokmuştu.[12] Anadolu’nun bu yıllardaki durumuna bakıldığında ise burada kurulmuş olan küçük Türk devletlerinin hükümdarları arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden Bizans’ın lehine gelişmeler olacağı görünmekteydi.[13]

1095 Picenza Konsili’nden sonra aynı yılın sonbaharında Auvergne’nin Clermont kentinde topladığı Clermont Konsili’nde (18-28 Kasım 1095) Papa II. Urbanus, Haçlı Seferi çağrısı yaptı. O, bu çağrıda Batı Hristiyanlarına Doğu’daki din kardeşlerini Müslümanların baskı ve zulmünden kurtaracak bir savaşa katılmanın, dinî açıdan ne kadar şerefli bir görev olduğu mesajını verdi.[14] Bu çağrıdan sonra Papa, kendisine bağlı Flander bölgesine bu konuşmanın içeriğini açıklayan bir mektup yazmıştır. Bu mektupta;

Kardeşlerim, sizlere inanıyoruz. Kısa müddet önce edindiğimiz malumatlar bizi derinden yaraladı. Kudurmuş barbarlar Tanrı’nın doğudaki kiliselerini istila edip yıkmışlardır. İşin çok daha kötüsü, onlar İsa’nın tutkusu ve dirilişi ile bezenmiş kutsal haçı ele geçirip -ki bunu söylemek küfürdür- onu satmışlar ve kiliselerimizi köleleştirmiştirler. Bu felaket üzerine ciddi ciddi düşünerek keder içinde Galya’yı ziyaret ettik ve tüm tutkumuzla o toprakların lordlarını ve halklarını doğu kiliselerimizi kurtarmaya çağırdık. Auvergne’de topladığımız konsilde, herkesin bildiği gibi günahların bağışlanması karşılığında askerî teşebbüs yükümlülükleri getirdik. Bu seferin liderliğini bizim yerimize Le Puy Piskoposu sevgili oğlumuz Adhemar yapacaktır.[15]

Görüldüğü gibi Papa, savaş çağrısı yapmakta ve böylece Avrupa’da son 50 yıldaki bütün kilise adamlarının sözlerini tekrarlamaktaydı. Papa II. Urbanus, Haçlı Seferi çağrısında iki hedef belirtiyordu: Doğu Hristiyanlarına yardım[16] ve kutsal toprakların kurtarılması.[17] Başka bir ifade ile Anadolu’nun ve Kudüs’ün ele geçirilmesi.

Bu iki büyük hedef de siyasî, sosyal ve ekonomik çıkara dayalı hedeflerdi ancak bunların dinî bir temelle  meşrulaştırılması gerekiyordu. Bunun için de Papa II. Urbanus, Haçlı çağrısını yaparken, bu seferin büyük bir hac yolculuğu olacağını belirtiyor, bu sefere katılacakların günahlarından af ile kilisenin hacıların şahısları ve malları için daha önceleri vermiş olduğu koruma güvencesini tekrarlıyordu. Fakat bu, acayip bir hac davetiydi. Çünkü II. Urbanus sefere katılmayı sadece silah taşıyan şövalyeler, yani genç ve sağlıklı kişilerle kısıtlamaya çalışıyordu. Özellikle keşişlerin gitmesini kesin olarak yasaklamaktaydı. Din adamları dışında, ihtiyarların, hastaların ve kadınların da sefere çıkmak için uygun olmadığını vurguluyordu. Hâlbuki hac ziyaretleri, geleneksel olarak günahlardan arınmak için yapılan bir görevdi. Sağlıklı insanlara -durumları ne olursa olsun- haccı yasaklamak imkânsızdı. Hatta hastalar bile, şifa bulmak için hacca giderlerdi.[18] Bu açıdan II. Urbanus’un Haçlı hareketini, büyük bir hac seferi olarak tanımlaması, gerçek bir ifadeyle bağdaşmıyordu.[19]

Bu sosyal ve siyasî olguların meydana getirdiği Haçlı düşüncesi, Hristiyanlığın baskın etken olarak kullanılmasıyla dinî bir hüviyete büründürüldü. Oysa o dönemde de Hristiyanlığın savaşmaya karşı veya şiddet karşıtı olduğunu söylemek mümkün değildir.[20] İşte bu etken de Haçlı Seferleri düşüncesini örten dinî motifin zedelenmesine sebep olur. Bu bilgiler, Haçlıların savaşma amaçlarının belirlenmesi açısından Haçlı Seferleri’ndeki dinî motifin nasıl suni bir yapıya sahip olduğunu açıklamaktadır.

Haçlı Seferleri düşüncesindeki dinî motif, seferlerin tarihsel gelişimi ve Haçlıların hareketleri ile uyuşmuyordu. Haçlılar şüphesiz ki bu seferleri dinî bir itici güç ile öğrenmişlerdi ve sefere çıkmak için aradıkları amaç bu olacaktı. Ancak binlerce kilometreyi, yurtlarından uzakta, çoğu zaman aç, perişan ve yoksulluk içinde geçirecek olan bu kitlelerin sefere devam edebilme güçlerini pekiştirecek başka destekleyici sebeplerin de olması gerekiyordu. Dinî faktörün bir itici güç ve asıl çıkarları perdelemek için ortaya atılan bir kalkan olduğu yukarıda belirtilmiştir. Haçlı Seferleri düşüncesinin asıl meydana getiricileri ise sosyal, siyasî ve ekonomik nedenlerdir. Özellikle Avrupa’dan yola çıkan bu kitlelerin, vatanlarından bir açıdan vazgeçmelerini sağlayabilecek kadar olumsuz koşulların ve şartların oluşabilmesi mümkündür.

11. yüzyılda Avrupa, tam anlamıyla bir anarşi içinde değildi ama kan davaları ve kanunsuzluk her yerde hüküm sürmekteydi. Toplumsal yaşam son derece sınırlıydı. Batı, henüz doğanın pençesindeydi ve toprakların büyük bir kısmı ya ormanlarla kaplıydı ya da işlenmemiş açık arazi durumundaydı; başlıca yol sistemlerinin büyük bir kısmı Roma İmparatorluğu’ndan kalmaydı. Böyle bir dünyada bir insan tüm yaşamı boyunca doğduğu yerden en fazla 80 kilometre uzağa gitmekteydi.[21]

Haçlı Seferleri düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa’da yıllardan beri süregelen açlık, yoksulluk ve topraksızlık sıkıntılarının doğurduğu kargaşa yanında, ücretli askerlik anlayışı, savaşçı ve kolonizatör bir taşma hareketi de başlamış bulunuyordu. Avrupa toplumu üzerinde en büyük etkiye sahip bulunan kilise ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi hem düzenin bozukluğuna çare aramakta hem de gittikçe artan kudretini Doğu’ya hâkim olmak hususunda kullandığı için düzeni tam olarak sağlayamıyordu.[22]

Avrupa’da nüfus sayısı hızla artmaktaydı. Bu artışı önlemek için miras ve evlilik sistemleri bile baskı altına alınmıştı. Öte yandan devir, kolonileşme çağıydı. Üstelik Haçlı Seferleri için vaazlar verildiği devre, kuraklık yüzünden hasadın çok fena olduğu ve neticede tarımda büyük bir çöküntünün yaşandığı zamana rastlar. 1094 yılındaki sel ve salgın hastalıkları, ertesi yıl kuraklık ve açlık felaketleri izlemişti. Kutsal Kitap’ta “İçinde süt ve bal akan” Doğu topraklarına yerleşmek efsanesi, yani zengin bir toprağa sahip olmak arzusu köylüleri, topraksız oğulları ve ufak alanları paylaşan ailelerin fertlerini cezbeden bir hayaldi. Papa, Clermont Konsili’nde, “Bu memleket artık sakinlerini doyurmaktan acizdir; onun için mülkü tahrip ediyor ve bitmez tükenmez şekilde birbirinizle savaşıyorsunuz.” demişti. O hâlde, Doğu’ya gitmeli ve kendilerini içinde bulundukları sefaletten kurtarmalıydılar. Bu açıdan, onları bu maceraya iten sebep, göze hemen çarptığı gibi, Doğu’da para ve toprak sahibi, yani zengin olmak düşüncesiydi.[23]

Avrupa’daki bütün bu karışık sosyal, siyasî ve ekonomik düzensizliğin de etkisiyle II. Urbanus’un Haçlı Seferi çağrısına ilgi ve destek büyük oldu ve Batı toplumunun harekete geçmesini sağladı. Bu çağrının başarıya ulaşmasında yukarıda da belirttiğimiz gibi dinî etken baskın değildi. Asıl sebepleri örten bu etkenin yanında Avrupa’daki çok güçlü sosyal ve ekonomik sebepler ortaya çıkmaktadır. Bu sosyal ve ekonomik sebep ve etkilerin varlığı, Haç ve Hilal’in görüntüsü altında Hristiyan ve Müslümanların mücadele ve münasebetlerinin temelini oluşturacaktır. Çıkar, toprak kazancı, siyasî iktidar ve güç peşinden koşan bu hareketin liderleri, askerleri, Anadolu’da kuşattıkları kalelerde ve kuşatılmalarda dinî çıkarları öne sürerek bölgelere saldırmayacaklardır. Tamamen sosyal, siyasî ve ekonomik kaygılarla bu mücadeleyi yürütmüşlerdir. Ancak Avrupa’dan gelecek desteği de devam ettirmek için kalkanlarında ve üstlerinde Haçlarını taşımış, dualarını da ihmal etmeyerek amaçlarını dinî örtüyle kapatmışlardır.


[1] Dünya tarihi bakımından Orta Çağ’ı, üç büyük olay karakterize eder. Bunlardan birincisi İslamiyet’in doğuşu ve o zamana kadar Hristiyan hâkimiyetinde olan ülkeleri Müslümanların fethetmesi, ikincisi Türklerin büyük güçlerle Doğuʼdan Batıʼya yönelmesi ve İslamiyet’in bu göçün öncesinde durmuş olan ilerleme ve fetih gücünü yineleme gayretine girmesi, üçüncüsü ise bu fetih hareketlerinin sert bir reaksiyonu olan Haçlı Seferleri’dir  (Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, İÜEFTD(İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi),  s.35  (1994), s.65 ve Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri’nin Mahiyeti ve Başlaması”, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri(26-27 Mayıs 1997), Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1998, s.1-14).

[2] Çok önemli sosyal, siyasî, ekonomik etkilere sahip olan bu hareket, 19. yüzyılın başlarından itibaren büyük bir ilgi görmüş ve tarih literatüründe, değişik ekoller ortaya çıkmıştır. Bunlar kısaca sıralanırsa: Alman ekolünün temsilcileri Wilken, von Sybel, Röhricht, Hagenmeyer ve Waas, Haçlı Seferleri’ne daha ziyade dinî açıdan; Fransız ekolüne mensup Michaud, Riant, Chalandon, Bréhier ve Grousset, bu harekette rol oynayan daha çok Fransız şövalyelik müessesesinin uyandırdığı milliyetçilik yönünden; İngiliz ekolü ise 19. yüzyılda kendisine hâkim olan Grek hayranlığı düşüncesinin etkisiyle Bizans yanlısı bir gözle bakmışlardır. 20. yüzyılda Amerika’da D.C. Munro ile başlayan ve genellikle onun öğrencileri olan araştırmacılar ve bilim adamları tarafından sürdürülen Haçlı Seferleri çalışmaları ise, hemen hemen bütün ilgi alanlarını kapsayan çok yönlü çalışmalar olmuştur  (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.65).Türkiye’de ise Haçlı Seferleri’nin belki de en önemli mücadele ve siyasî varlık dönemlerini oluşturan ilk üç Haçlı Seferi’nin Türkler ile direkt olarak ilgili olmasına rağmen 1950’li yıllara kadar bir görüş ifade edilmemiştir. Ancak Fikret Işıltan ile başlayan, onun öğrencisi Işın Demirkent ile devam eden çalışmalar ile Haçlı Seferleri’ne olan ilgi artmış ve bu alanda bilimsel çalışmalar meydana gelmiştir.

[3] Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri ve Türkler”, Türkler, c.VI, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, s.651; Işın Demirkent, “Haçlılar”, TDVİA, C.14, s.525; Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.66.

[4] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.67.

[5] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.67-68.

[6] 11. yüzyıl başında İstanbul kilisesi geleneksel Roma dostluğu tutumundan vazgeçince, bu sırada zayıf durumda bulunan Papalık taviz vererek meseleyi barışçıl yolla çözmeye çalışmıştı. Ama bu taviz, yarattığı fikir akımı gittikçe güçlenen Cluny reform hareketinin uyuşmaz tutumu yüzünden verilemedi ve iki taraf arasında anlaşmaya varmak da mümkün olmadı. Bunun sonucunda, tarihî akışın zorunlu hâle getirdiği “Shisma” terimiyle ifade ettiğimiz, iki kilise arasındaki kesin ayrılık 1054 yılında gerçekleşti (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.68).

[7] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.68.

[8] Papalık bir süredir Doğu Hristiyan sınırının çöküşünden büyük endişe duymaktaydı. Bizans, Anadolu’daki Türk ilerleyişini durduramıyordu. 1074 yılında İmparator VII. Mikhail(1071-1078) Batı’dan ücretli asker toplayabilmek için Papa VII. Gregorius  (1073-1085) ile temasa geçmişti ve Papa bu teklifi olumlu karşılamıştı.  Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan atmak için bahsi geçen teklifinin Papalık nezdinde olumlu karşılanmasında iki büyük sebep vardır. Birincisi; Türklerin Anadolu’daki ilerleyişi diğer istilalara benzemiyordu. Türkler Anadolu’ya yerleşiyorlardı, hatta Avrupa kıyılarına dayanmışlardı. Ayrıca genç ve enerjik bir millet olan TürklerinAnadolu’dan atılması İspanya’daki Müslüman Araplara yönelik yürütülen “Reconquista” faaliyeti gibi pek tabii olarak gerçekleştirilebilirdi (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.68-69).

[9] İmparator ve kralların Kilise üzerindeki nüfuzunu kırmanın tek yolu, Papa’nın sonunda kendisine Tanrı tarafından bahşedilmiş olan üstün yetkinin farkına varmasıydı. Bu görüşlerin en ateşli savunucusu Papa VII. Gregorius idi. Gregorius, dünyaya Hristiyanlığı değiştirmek için yollandığını ve bunu da Latinlerin dinsel meselelerini kesin kontrol altına alarak başaracağına inanıyordu (Thomas Asbridge, Haçlı Seferleri,Türkçe Çev. Ekin Duru, Say Yayınları, İstanbul 2014, s.32).

[10] Papa VII. Gregorius, Latin dinini kutsal bir savaşın eşiğine getirmiş, papanın, orduların Tanrı ve Latin Kilisesi için savaşa çağırma hakkına sahip olduğunu ileri sürmüştür. Hatta daha ileri giderek, kutsanmış şiddet kavramını bir tür arınma çerçevesine oturtmuştu; bu görüş kısmen Haçlı Seferleri’nin özünü oluşturacaktı (Asbridge, Haçlı Seferleri, s.39).

[11] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.69.

[12] Haçlı Seferleri esnasında  Büyük Selçuklu Devleti’nin durumu için bkz., Erdoğan Merçil, “Haçlı Seferleri Sırasında Büyük Selçuklu Devleti’nin Durumu”, UHSS (Uluslararası Haçlı Seferleri Sempozyumu), 23-25 Haziran 1997 İstanbul, TTK Yay., Ankara 1999, s.83-89; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Yay., İstanbul 2014, s.229-231; Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yay., Ankara 2013, s.287-297.

[13] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.69-70.

[14] II.Urbanus’un kutsal savaş çağrısı tüm Avrupa’da olumlu karşılandı, bunun en büyük nedeni Latin dünyasında hüküm süren dinsel atmosferdi. Batıʼda Hristiyanlık neredeyse evrensel olarak kabul edilmiş bir dindi ve çağdaş laik Avrupa toplumunun aksine, 11. yüzyıl son derece ruhsal bir dönemdi. Burada Hristiyanlık ilkeleri-doğum ve ölümden uykuya, beslenmeye, evliliğe ve sağlığa kadar- yaşamın hemen her alanında uygulanmaktaydı ve Tanrı’nın mutlak gücü “mucizevi” iyileşmeler, kutsal vahiyler ve dünyevi ve uhrevi haberciler aracılığı ile herkesçe görülebiliyordu. Sevgi, cömertlik, sorumluluk ve gelenek gibi kavramların hepsi Orta Çağ’daki dine bağlılığı şekillendiren unsurlardı ama belki de en güçlü etken korkuydu (Asbridge, Haçlı Seferleri, s.32).

[15] Malcolm Barber, Haçlı Seferleri Tarihi, Türkçe Çev. Doğan Mert Demir, Kronik Yayınları, İstanbul 2021, s.29; Mektup için ayrıca bkz; Die Kreuzzugsbriefe aus Jahren 1088-1100, ed. Heinrich Hagenmeyer, Innsbruck 1901, no.II, s.136-137. Ayrıca İngilizce çevirisi için The Crusades: Idea and Reality 1095-1274, Çev. L.ve J. Riley-Smith, Documents of Medieval History, 4, Londra 1981, s.38. Malcolm Barber’ın vurguladığı gibi Hristiyan hacıların maruz bırakıldığı kötü muamele ile ilgili yapılan anlatı hem yetersiz hem de çelişkilidir. Ancak o Doğu Kilisesi’ne yapılan zulme dair inancın VII. Gregorius’tan beri Papalık söyleminin sabit bir unsuru olarak görüldüğünü belirtir bkz; Barber, Haçlı Seferleri Tarihi, s.29 ve 1. dpnt. Durumun gerçek mahiyeti hakkında vurgulara ulaşmak çok zor görünmese de Papalık nezdinde Doğu’ya gönderilecek bir gücün Doğu Kilisesi’nin özgürleştirilmesinden çok daha büyük bir anlam ifade ettiğini anlamamız gerekmektedir. Özellikle yapılanların aşırı dramatize edilmesi, seferin askerî gücünün dinin “bağışlanma” vurgusuna yedirilerek kutsallığının arttırılması önemlidir. Doğu’ya gidecek olan herhangi bir kitlenin yönetiminde Adhemar gibi Haçlı Seferleri tarihinde çok farklı bir dinî figür rolü oynayacak, dini lider olarak belirlenmiş bir şahsın Papalığı temsil etmesi de seferlerin anlatısındaki vurguyu ve motifi “din” olarak kapsamaktadır. Adhemar’ın rolü ve etkisi gerçekten günümüzde bile önemli ölçüde tartılışmaktadır. Bkz; James A. Brundage, “Adhemar of Puy: The Bishop and His Critics”, Speculum A Journal of Medieval Studies, Cilt 34, Sayı 2 (1959), s.201-212

[16] Bu ifade ile öngörülen ilk hedef, Batılı şövalyelerin Bizans kuvvetleriyle birlikte Anadolu’da Türklere karşı savaşması ve Türklerin elinden burasının alınmasıydı. Zaten İmparator Aleksiosda bunu istiyordu. Ama önemli bir farkla! Aleksios, Anadolu’yu yeniden devletine ilhak etmeyi arzulamakta ve bunu yapabilmek için de, Batı’dan sadece ücret karşılığında askerî hizmet beklemekteydi; yoksa Batılıların Anadolu’yu ele geçirip burada yerleşmeleri fikri asla kabul edebileceği bir görüş (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.72-73) olmamakla beraber, gelen Haçlı reislerine bir tür fief sözleşmesi olan ve imparatora bağlılık ve vasallık yeminini ettirmezdi. Bu yemin, törensel bir havada gerçekleştirilmiş, gelenlerin aslında Bizans’a bağlı birer statüde oldukları onlara benimsetilmeye çalışılmıştır. Ancak bu bağlılığın ve verilen yeminin sahteliği Antakya’nın Haçlılar tarafından ele geçirilmesi ile ortaya çıkacaktı. Ayrıca bkz; Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt 1, TTK Yayınları, Ankara 2019, s.164-199; Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul 2013, s.38-47.

[17] Papa II. Urbanus’un Haçlı çağrısındaki ikinci hedefi olan Kutsal toprakların kurtarılması vurgusu, Kudüs’ün zapt edilmesi anlamına geliyordu. Ancak bunu gerçekleştirmek için, Hristiyan ordusunun Anadolu ve Suriye’den Türklerle savaşarak başarıyla geçip Filistin’e varması gerekiyordu. II. Urbanus’un aslında çok arzu ettiği bu hedef, belki de ikinci derecede ve uzun vadeli bir plandı. Fakat sefer mucizevi bir şekilde Kudüs’e ulaştı. Ne var ki “kutsal topraklar” deyimiyle gerçekten Kudüs kastedilmiş idiyse, seferin bu başarısı ancak 88 yıl gibi kısa bir zaman dilimi için geçerli olabildi. Buna mukabil öngörülen birinci hedef, yani Anadolu’nun ele geçirilmesi, Urfa ve Antakya’da kurulan küçük devletçikler dışında gerçekleşmedi (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.73).

[18] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.73.

[19] Günümüzde, Papa’nın Haçlı Seferleri’ne örttüğü bu dinî motif konusunda Batı’da hâlâ bir savunma söz konusudur. Haçlı Seferleri ile ilgili çalışmalarıyla ünlü olan Asbridgeʼye göre; “…Papalığın Haçlı Seferleri’nin fikir babası olarak üstlendiği rol Roma’nın dinsel yetkisinin Fransa gibi bölgelerde pekişmesini sağladı ve Haçlı askerleri en azından başlangıçta papalık ordusu gibi görev yaptılar. Gene de muhtemelen daha başka özgeci güçler de işbaşındaydı. Orta Çağ papalarının çoğu görünürde Hristiyanlığı savunma görevini üstlenmiş gibiydi.”ifadeleriyle papalığın yönlendirdiği ve meydana getirmeye çalıştığı bu hareketin başka güçler tarafından da kullanıldığı ifade edilmekte ve Haçlı Seferleri’ni Papa’nın Hristiyanlığı savunma içgüdüsünün bir yansıması olarak görmektedir (Asbridge, Haçlı Seferleri, s.31).

[20] İlk bakışta Hristiyanlık barıştan yana bir din gibi görünür. Yeni Ahit’in birçok yerinde Hz. İsa’nın şiddete karşı çıktığı ya da şiddeti yasakladığı yazılıdır: Zorbalık yapanın zorbaların elinden öleceği söylenir, kişiye bir tokat yediğinde öbür yanağını çevirmesi salık verilir. Eski Ahit’te de şiddete karşı açıklamalar yer alır: Hz. Musa’nın vaaz ettiği On Emir’den biri “Öldürmeyeceksin” der. Oysa M.S. birinci bin yılda inançları ile Roma’nın askerîimparatorluğunun beraberliğin üzerinde kafa yoran Hristiyan din adamları, yazılanların gerçekten savaşı kesinlikle kınayıp kınamadığını sorgulamaya başladılar. Eski Ahit bu konuda belirsiz görünüyordu, çünkü İbranilerin varoluş yolundaki tarihi anlatılırken Tanrı’nın onayladığı bir dizi kutsal savaştan söz edilmekteydi. Bu da, doğru koşullarda en intikamcı ve saldırgan savaşın bile mubah olabileceğini gösteriyordu. Yeni Ahit’te Hz. İsa barışla değil, kılıçla geldiğini söyler ve tefecileri kırbaçla kovalar (Asbridge, Haçlı Seferleri, s.36). Asbridge’in bu yaklaşımı bize Haçlı Seferleri’nin dinî motifindeki “öç alma” duygusunun nasıl Hristiyanlık ile sağlam biçimde bağdaşabileceğini anlamamızı sağlayan basit bir çözümlemedir. Batılılar bağlı bulundukları dinin şiddet eğilimini sorgulamayı her zaman denememektedirler.

[21] Asbridge, Haçlı Seferleri, s.29.                       

[22] Bu hareketin başlamasına öncülük etmiş olan kilise, Haçlı Seferleri’ne katılanlara günahlarının affı ve uhrevi mükâfat vaat ederken, dinî motiften, sosyal ve ekonomik şartların zorladığı para, ganimet ve toprak kazanmak hırsını kamçılayacak ve siyasi amaca yönlendirecek bir faktör olarak faydalanmıştır (Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.66).

[23] Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, s.75-76.

ŞAFAK EFE

90’ların naif ve kendine özgü ikliminde, mandalina kokan memleketlerinde yaşadı. Hafif kavruk teninin aksine zihni bembeyaz bir sayfa gibi her merakın, her geçmişin izinden gitti. Bu yolculuk onu geçmişine, yaşadığı toprakların geçmişine, taşlarına, binlerce yıllık hikayesine aşık etti. Tarihçi oldu özellikle üzerlerine “Haç” dikip “Nehirlerinden bal ve süt akan Kudüs’ü” ele geçirmek için Müslüman topraklara karşı akın eden ordulara karşı Anadolu’yu, İslam’ı koruyan Türk mücadelesini araştırdı. Müstâhkêm mevkilerde Haçlılara karşı Türk Savunması üzerine çalışarak Tarih alanında Uzman oldu, doktora öğrencisi olacakta işte hayat onu sokaklarda kötülüğün engellenmesi için koşturuyor : )

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir