Haçlı Seferleri Öncesi Anadolu’nun Durumu

Haçlı Seferleri tarihi incelendiğinde özellikle sosyal, siyasi, dinî, ekonomik ve askerî etkilerin Avrupa’daki kitleleri harekete geçiren sebepler olduğu ve bunların modern tarih anlatısında da yer bulduğu günümüzde ağır basan görüştür. Batılı tarihçilerin özellikle dinî motif üzerinden yaptığı vurgular, seferlerin adının tarihî terminolojideki yoğun etkisi göz önüne alındığında hâlâ sosyal, siyasi, ekonomik, askerî etkilerin Haçlı Seferleri kavramı üzerindeki ciddi ağırlığı üzerine çalışılmaktadır. Bu Haçlı Seferleri tarihinin “Nasıl?” ve “Neden?” sorularına aranan cevaplarını bizim önümüze getirmiş olmakla beraber, özellikle hedefine ulaşarak Kudüs’ün ele geçirilmesi ile sonuçlanmış Birinci Haçlı Seferi’nin (1096-1099) başarılı olmasındaki “Neden?” sorusunun ise Anadolu’nun bu tarihlerdeki durumunun ortaya çıkardığı sonuçla anlaşılabilir olduğu kabul edilmelidir. Tarihî olarak, ciddi bir askerî gücün hemen hemen binlerce kilometrelik zorlu yolu aşıp, ciddi bir şekilde tahkim edilmiş müstahkem mevkileri kuşatıp ele geçirmesi ve siyasi mevcudiyet kurmasının anlaşılmasında, karşı tarafın durumu büyük bir önem arz etmektedir. Bu açıdan özellikle Anadolu’nun Haçlı Seferleri öncesindeki durumu bize seferlerin gerçek gücünü ve neden bütün var gücüyle mücadele edilmesine rağmen durdurulamadığı durumunu açıklığa çıkarmaktadır. Batı ve Doğu, bu konuyu anlamak için farklı argümanlar kullanmaya çalışmış olsa da asıl etki noktaları yine siyasi, sosyal ve askerî durumların yapmış olduğu gelişmelere bağlı olarak şekillenmektedir.

Haçlı Seferleri öncesi Anadolu’nun durumunu anlayabilmenin en önemli yapı taşı Malazgirt Meydan Muharebesi[1] ve sonrasındaki durumdur. Bu durumu anlamanın en iyi yolu, Büyük Selçuklu Devleti’nin gelişimi ile açıklanabilmesidir.[2] Büyük Selçuklular, 1040 yılında Horasan’da bir devlet kurduktan sonra kısa sürede Bizans ve Fâtımî sınırına kadar tüm Yakın Doğu’ya hâkim olmuşlar, ardından da planlı bir fetih harekâtı çerçevesinde yurt edinmek gayesiyle Bizans hâkimiyetindeki Anadolu topraklarına yönelmişlerdi. XI. yüzyıl ortalarından itibaren Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya girişi, 1025 yılından beri gerileme ve çöküş sürecinde olan Bizans’ı zor durumda bırakmıştı. Çünkü imparatorluk, basit bir yağma ve istila hareketi olmayan bu ilerleyişi durduracak askerî güce sahip değildi.[3] 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’ndan sonra Bizans’ın mukavemetini kıran Türkler, süratle Anadolu’yu fethetmeye başlamıştı. 15-20 yıl içinde Anadolu’da birkaç Türk devleti birden kurulmuştu. XI. yüzyılın ortalarından itibaren bölgedeki Türk ilerleyişi karşısında çaresiz kalan Bizans, daha 1074 yılında papalık aracılığıyla Avrupa’dan Türklere karşı ücretli asker yardımı istemiş ve bu çağrılar tekrarlanmıştı.[4]

Runciman’a göre “Malazgirt Savaşı Bizans tarihinin kesin felaketiydi. Bizzat Bizanslılar da bu hususta teselli hülyalarına dalmaktan uzaktılar. Bizans tarih yazarları her vesileyle bu korkunç güne işaret ederler. Muahhar haçlılar, Bizans’ın Hristiyanlığın koruyucusu olmak iddiasını savaş meydanında yitirdiği fikrindeydiler. Malazgirt, işe Batı’nın müdahalesine hak verdirmişti.”[5] İfadelerini kullanarak Anadolu’nun içine girmiş olduğu bu karışık düzeni tasvir etmektedir.

Bizans’a bakılırsa 1071 ile 1081 yılları arasında geçen zamanda Bizans ordularının, çok kere düşmanlarının yardımıyla Malazgirt Savaşı sonrası başlayan Anadolu’daki bu karışık durum ile mücadele hâlinde oldukları görülecektir. Bu durumun kanıtı olarak yine bu düşmanlardan talepte bulunduğu yardımlar Haçlı Seferleri çağrılarında yoğun olarak kullanılmıştır. Bizans’ın temeldeki prensibi kendi coğrafyası üzerinde çoğu zaman yaptığı gibi gelen paralı askerler ile bu karışık durumu sona erdirip eski siyasi, sosyal ve askerî yapılanmasını devam ettirmek olmuştur. Ancak Anadolu’nun Türkleşmesi ile birlikte akıncıların ciddi ilerleyişi ve Bizans’ın içindeki taht kavgaları Anadolu’nun zaten bozuk siyasal iklimini çok daha derinlemesine etkiliyordu.

Bu süreçte Bizans imparatorluk merkezinin taht kavgalarıyla çalkalanmasından da faydalanan Türkler, zaman zaman taht iddiacılarıyla iş birliği yaparak kısa zamanda Boğaziçi kıyılarına kadar ilerlemeyi başarmışlardı. 1081 yılına gelindiğinde Bizans, Kilikya’dan Marmara’ya kadar uzanan Anadolu topraklarını kontrolü altına almış olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın hâkimiyetini resmen tanımak zorunda kalmıştı. Bununla beraber birkaç yıl sonra Türk dünyasında yaşanan olumsuz gelişmeler Bizans açısından kaçırılmayacak fırsat doğurdu. 1086’da Süleyman Şah’ın, 1092’de de Sultan Melik Şah’ın ölümü üzerine başlayan iktidar kavgaları Türk dünyası için yıllarca sürecek buhranlı bir dönemin başlangıcı olmuştu. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen İmparator Aleksios Komnenos (1081-1118), Anadolu’da Türklere karşı harekete geçmek için imparatorluğun geleneksel politikasına başvurup Batı’dan ücretli asker yardımı istedi. Fakat bu isteği Avrupa toplumunun menfaati açısından değerlendiren Papa II. Urbanus (1088-1099), ücretli askerler yerine her sınıftan sayısız insanın katıldığı büyük orduları Doğu’ya yönlendirdi.[6]

Türkler açısından Anadolu’daki fetih hareketleri Anadolu’nun siyasi, sosyal, askerî ve ekonomik atmosferinin sürekli değişmesine sebep oluyordu. Sultan Melik Şah’ın 1092’de ölümünden sonra Süleyman Şah’ın Isfahan’da hapiste tutulan oğlu Kılıç Arslan, İznik’e gelerek tahta çıktı. Onun hâkimiyet alanı başlangıçta sadece İznik ve civarıyla sınırlıydı. İzmit ve Gemlik Ebu’l-Kasım zamanında kaybedilmişti; İzmit Körfezi sahilleri de Bizans hâkimiyetindeydi. Anadolu’da Malazgirt Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan bazı Türk Beylikleri de vardı. Sivas, Amasya, Niksar’da Danişmendliler, Erzincan ve çevresinde Mengücükler, Erzurum ve çevresinde Saltuklular, Ereğli ve Aksaray civarında Hasan Bey hüküm sürüyordu. İzmir bölgesinde Çaka Bey, Elbistan ve Maraş bölgesinde Buldacı Bey, Harput ve civarında ise Çubuk Bey tarafından kurulmuş olan beylikler bulunuyordu. Sadece bu açıdan bakıldığında bile Haçlı Seferleri öncesi her küçük bölgede ciddi bir derebeyi konumunda, komutan vasıflı ve gücü olan yapılanmanın bulunduğu görülmektedir. İşte bu durum Haçlı Seferleri’nin hemen öncesinde Anadolu’nun içinde bulunduğu karışık atmosferin sebebini bize açıkça göstermektedir.

Haçlıların Avrupa içlerinden başlayan ve Kudüs’e kadar devam eden süreci incelendiğinde en ağır darbeleri yine Anadolu üzerinde aldıkları görülmektedir. Çünkü yukarıda bahsi geçtiği gibi Türkler Anadolu’yu yurt edinme sürecine başlarken aynı zamanda bölgede bir siyasi güç olarak varlıklarını da göstermekteydiler. Ancak Haçlıların savaş stratejisi açısından ayrı bir yapıya sahip olmaları, liderlik faktörünün farklı bir boyutta ilerleyişi ve Türk kuvvetlerinin bu orduları alt edebilmek için meydana getirmek zorunda oldukları birlik tam olarak meydana gelemiyordu. Böylesine ciddi bir askerî harekâta karşı durabilmek çok ciddi bir yapılanma ve hazırlık gerektirmektedir.

Anadolu’nun Malazgirt Savaşı sonrası içine girmiş olduğu durumun, karışık atmosferin ve mücadelelerin varlığına işaret edilmişse de Batı kendi tarih anlatısında kendisinden kaynaklı gücün ve birlikteliğin bu uzun ve başarılı ilk seferi gerçekleştirdiği görüşüne ağırlık vermiştir. Oysa sadece Bizans’ın paralı asker talebine karşılık gönderilen liderlerin bile tek başına birer ordu niteliği taşıdığı şüphe götürmez bir durumdur. Ayrıca Anadolu’nun karışık atmosferini de vurgulayarak Birinci Haçlı Seferi’nin (1096-1099) ordularının başarıları açıklanabilmektedir. Özellikle Türklerin Anadolu’yu yurt edinme sürecine denk gelen bu hareketlerin Batılı tarih anlatılarında Anadolu’nun siyasi, sosyal, askerî ve ekonomik karışıklığından kaynaklı bir başarı yerine kendi güçlerinin etkisinin aktarılmaya uğraşılması gerçek tarihî anlatıyı bulanıklaştırmaktadır. Bu açıdan Carole Hillenbrand’ın öz eleştiri konumundaki ifadeleri bizce Batı tarih anlatısındaki durumu niteler özelliktedir:

“Birinci Haçlı Seferi savaşçılarının Müslüman dünyasındaki bölünmüşlük ve zayıflık sayesinde başarıya ulaştığı görüşü, Haçlı tarihinin bildik bir savıdır. Birinci Haçlı Seferi on yıl öncesine denk gelseydi, üç Büyük Selçuklu sultanının sonuncusu Melikşah tarafından yönetilen devletin güçlü ve birleşik direnişiyle karşılaşacaktı. Irak, Suriye ve Filistin onun batıdaki toprakları arasındaydı. Oysa Müslümanların 488/1095’te genel durumuyla ilgili önceki değerlendirmelerde, İslam dünyasının ne ölçüde birlikten yoksun olduğunu ve hem güçlü önderliğin eksikliği, hem de dinsel bölünme yüzünden feci biçimde zayıfladığını yeterince vurgulamaktan geri kalmıştır.”[7] Bu yorum açısından bakıldığına bile kendi içinde önem arz etmekte ve Haçlıların bu coğrafyalara geldiklerinde aslında büyük bir kaos ortamından yararlanarak başarılı oldukları gerçeği üzerine düşülmesini göstermektedir. Bu açıdan Anadolu’nun siyasi, askerî, sosyal ve ekonomik yapısında 1071-1096 yılları arasındaki kargaşanın Birinci Haçlı Seferi’ni başarıya götüren somut bir durum olduğu benimsenmeli ve Haçlıların ilerleyişindeki hız ve güç buna göre değerlendirilmelidir. Bu şekilde gerçek tarih anlatısı bu önemli tarihî hareketin temel prensiplerini sorgulamamıza yol açabilir.


[1] Malazgirt Meydan Muharebesi Türk tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir. Anadolu’nun Türk yurdu olmasını sağlayan savaş aynı zamanda Haçlı Seferleri çağrısı içinde büyük bir önem arz etmektedir. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlayan Dandanakan Savaşı’ndan (431/1040) sonra Merv şehrinde toplanan büyük kurultayda cihan hâkimiyeti mefkûresi doğrultusunda tesbit edilen fetih planları çerçevesinde Selçuklular bilhassa batı yönünde büyük fetih hareketlerine başladılar. Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan bu mücadeleler sırasında Selçuklu kuvvetleri Sivas’a kadar ileri hareketlerine devam etmişler ve buradaki Bizans kaleleri ve müstahkem mevkilerini geniş çapta tahrip etmişlerdir. Anadolu’daki Selçuklu istila ve fetih hareketlerinin hızla devam ettiği sıralarda Bizans’ta imparator olan IV. Romanos Diogenes, gittikçe artan Türk fetihlerini durdurmak amacıyla çeşitli milletlerden meydana getirdiği bir orduyla Mart 1068’de Anadolu’da Selçuklu kuvvetlerine karşı harekâta başladı ve Maraş’a kadar gitti. Ancak kesin bir başarı kazanamadan geri döndü. Yeniden başlayan Selçuklu akınlarına karşı sevk ettiği kuvvetlerin yenilmesi üzerine imparator, Sivas ve Malatya’ya iki ordu gönderdiği gibi kendisi de üçüncü bir orduyla bizzat harekete geçerek Harput yörelerine kadar ilerledi. Fakat Selçuklu kuvvetlerinin Orta Anadolu’nun merkezi durumundaki Konya başta olmak üzere birçok şehir ve kasabayı fethetmeleri karşısında hiçbir başarı elde edemeden İstanbul’a dönmek zorunda kaldı (1069). İmparatorun 1070 yılında saraydaki muhalefet sebebiyle başşehirden ayrılamadığı için en güvenilir kumandanları emrinde gönderdiği ordular da başarılı olamadı. Bunun üzerine Romanos Diogenes, doğrudan İran’a ulaşıp merkezlerini ele geçirmek suretiyle Selçuklu problemini kökünden halletmek için Ayasofya Kilisesi’nde düzenlenen büyük bir törene katıldıktan sonra 13 Mart 1071 günü öncekilerden daha güçlü bir orduyla yola çıktı. Sultan Alparslan’ın da Çeşitli milletlerden oluşması sebebiyle birlikten mahrum 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık Selçuklu ordusu hepsi aynı ideale hizmet eden yaklaşık 50.000 kişiden ibaretti. Alparslan’ın beraberinde Gevherâyin, Afşin, Savtegin, Sunduk ve Ay Tegin gibi Anadolu’yu ve Bizanslılar’ı iyi tanıyan tecrübeli akıncı beyleriyle Artuk, Tutak, Dânişmend, Saltuk, Mengücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsuk gibi Selçuklu devletinin en değerli emîrleri bulunuyordu. Alparslan’ın 27 Zilkade 463 (26 Ağustos 1071) Cuma günü ordusu ile birlikte Cuma namazını kıldıktan sonra Bizans ile yaptığı bu büyük savaşı Büyük Selçuklu Devleti kazanmış, Anadolu’nun Türkleşme süreci başlamış, Bizans’ın askeri, siyasi, sosyal durumu bozulmuş ve bu sebeple de Papalık tarafından Türklerin ilerleyişi de göz önüne alınarak Haçlı Seferleri çağrısının başlatılması durumu meydana gelmiştir. Savaşla ilgili ayrıca bilgi için bkz; Claude Cahen, “İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı” (trc. Zeynep Kerman), TM, XVII (1972), s. 77-100; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Siyâsi Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye(1071-1318), Boğaziçi Yay., İstanbul 1993(3.Baskı); Semavi Eyice, Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes: 1068-1071, Ankara 1971; Ali Sevim, “Malazgirt Muharebesi”, TDVİA, C.27, s.481-483; Ali Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı, TTK Yay., Ankara 1971; Ali Sevim- Faruk Sümer, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, TTK Yay. Ankara 1988; , İbrahim Kafesoğlu, “Malazgirt”, İA, VII, 242-248; Carole Hillenbrand, “Malāzgird”, EI2 (İng.), VI, 243-244.

[2] Haçlı Seferleri’nden önce Büyük Selçuklu Devleti’nin durumu da çok önem arz etmektedir. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın 1092 yılındaki ölümünden sonra oğulları arasında çıkmış olan taht kavgaları hala sürüp gitmekteydi. Haçlıların Birinci Seferi’nin de başarıya ulaşmasında da bu karışık durumun büyük etkisi olmuştur. Ayrıca bkz; Erdoğan Merçil, “Haçlı Seferleri Sırasında Büyük Selçuklu Devleti’nin Durumu”, Uluslararası Haçlı Seferleri Sempozyumu, 23-25 Haziran 1997 İstanbul, TTK Yay., Ankara 1999, s.83-89

[3] Ebru Altan, “Haçlı Seferleri ve Anadolu (1097-1190): Türkiye Selçukluları Tarihinde Haçlı Seferlerinin Yeri ve Önemi”, USAD, C.2020(Bahar), S.12, s.37.

[4] Altan, “Haçlı Seferleri ve Anadolu (1097-1190): Türkiye Selçukluları Tarihinde Haçlı Seferlerinin Yeri ve Önemi”, s.37

[5] Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Türkçe çev. Fikret Işıltan, I. Cilt, TTK Yay., Ankara 2008, s.50

[6] Altan, “Haçlı Seferleri ve Anadolu (1097-1190): Türkiye Selçukluları Tarihinde Haçlı Seferlerinin Yeri ve Önemi”, s.37

[7] Carole Hillenbrand, Müslümanların Gözünden Haçlı Seferleri, Alfa Yay., İstanbul 2015, s.60

ŞAFAK EFE

90’ların naif ve kendine özgü ikliminde, mandalina kokan memleketlerinde yaşadı. Hafif kavruk teninin aksine zihni bembeyaz bir sayfa gibi her merakın, her geçmişin izinden gitti. Bu yolculuk onu geçmişine, yaşadığı toprakların geçmişine, taşlarına, binlerce yıllık hikayesine aşık etti. Tarihçi oldu özellikle üzerlerine “Haç” dikip “Nehirlerinden bal ve süt akan Kudüs’ü” ele geçirmek için Müslüman topraklara karşı akın eden ordulara karşı Anadolu’yu, İslam’ı koruyan Türk mücadelesini araştırdı. Müstâhkêm mevkilerde Haçlılara karşı Türk Savunması üzerine çalışarak Tarih alanında Uzman oldu, doktora öğrencisi olacakta işte hayat onu sokaklarda kötülüğün engellenmesi için koşturuyor : )

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir