Edward Munch, meşhur Çığlık tablosunun hikâyesini günlüğünde şu şekilde açıklamaktadır: “İki arkadaşımla yolda yürüyordum; güneş battı, bir melankoli dalgasına kapıldım. Birden gökyüzü kıpkızıl bir renk aldı. Durup parmaklıklara yaslandım. Alev alev gökyüzü, mavi fiyordun ve şehrin üstünde kan ve kılıç gibi sarkıyordu. Arkadaşlarım yola devam etti; ben ise büyük bir endişeyle öylece duruyor ve doğada sonsuz bir çığlığı hissediyordum sanki.” Edward Munch, doğanın kalbine doğru çıktığı bu yolculuktan geri geldiğinde zihninin tuvalinde muhtemelen çığlık tablosu çoktan yerini almıştı. İnsanın durup ince şeyleri görecek kadar vaktinin olmamasına karşı bir tepkiydi belki bu tablo. Tablonun hikâyesini ilk okuduğumda aklıma çocuk üzerine düşünmek geldi. Zira insanların temas ettiği her çocuk aslında incelenip seyredilmesi gereken bir âlemi içinde taşıyordu. Nasıl dünyadaki her ülkeyi diğerlerinden ayıran doğal ve tarihi güzellikler söz konusuysa her çocuğun iç dünyası da saklı şehirleri, gizli koyları, fırtınalı zirveleri ve otantik bahçeleriyle kâşiflerini beklemektedir. Burada bir soru yolumuzu kesiyor: “Çocuğa ulaşmak için yanımıza almamız gereken şeyler nelerdir?” Bu soruya cevabı Mustafa Ruhi Şirin veriyor: “Çocuğun dünyasına onun alfabesiyle gidilir. Çocuk dünyasının genel çizgilerini bilmek ve eğiteceğimiz çocuğun alfabesini fark etmekle çocuğa ulaşabilirsiniz.”

Çocuk nasıl ki ana dilini çevresel ve bilişsel süreçlerle öğrenmeye çalışırsa ebeveynler ve eğitimciler de çocuğa özgü dilin kodlarını çözmek için çabalamak zorundadırlar. Aile, çocuğun ilk mektebidir. Bu mektepten mezun olamayan çocuğun hayatında oluşacak açığı diğer okulların başarı belgeleri ve diplomaları kapatamayacaktır. Aile, adına çocuk denilen ödevin hakkını vererek kendi amel karnesindeki notunu yükseltmelidir. Bu yüzden ebeveynler çocuklarına bakmakla değil ödevleri gereği onları yetiştirmekle vazifelilerdir. Yetiştirme süreci çocuğun kendine has dilinin çözümlenmesiyle yüksek verimlilikte işlerlik kazanacaktır. Aileler sürecin sonunun hayırlı evlatla nihayet bulmasını temenni ederler. Böylesi bir son için aklımızın bir köşesi şu levhaya geçiş üstünlüğü tanımalıdır: Anne babalar, Allah’tan hayırlı evlat isteme duasının yanında; evlatları için hayırlı anne baba olmayı da dilemelilerdir. Hayırlı evlada açılan kapının anahtarı evladı için de hayırlı bir anne baba olmaktan geçmektedir. Bunun için de evlerimizin bir Müslüman beldesi olma mecburiyeti bulunmaktadır. Çocuğun kişilik oluşum süreci çevresinden gördüklerini biriktirerek başlar. Alın teriyle kazanılarak eve getirilen ekmekten, aile içi iletişime, öfke anında verilecek tepkiden, beraber geçirilen vakitlerin niteliğine kadar her şey çocuğun üzerinde az ya da çok etki bırakmaktadır. Her gün başka bir hır gürün olduğu, gıybetin koltuklarda bağdaş kurduğu, televizyonun sözünün geçer akçe kabul edildiği evlerin girişine radyoaktivite işareti konulsa yeridir. Zira bu tür evlerde oluşan maneviyat radyasyonun çocukların ruhlarında açtığı tahribata tıbbi bir çözüm mevcut değildir.

Çocuk eğitiminin bir diğer kulpundan ise okullar tutmaktadır. Divan şairimiz Fuzuli: “Bahçıvan bir gül yetiştirmek için bin dikenin hizmetkârı olur” diyor. Öğretmenlik, bir nevi gül bahçesine talip olmaktır. Çocuğun kodlarını çözümleyecek ve hayatın umut vaat eden atağının hayrın hanesine artı bir skorla katkı sağlamasına kılavuzluk edecek önemli aktörlerdendir öğretmen. “Çok okuyan mı; çok gezen mi daha çok bilir?” sorusuna “yoksa iyi öğretmeni olan mı daha çok bilir” önermesini ekleyecek kadar öğretmenin çocuğa yeni ufuklar kazandıracak gökyüzünü cebinde taşıması gerekmektedir. Peygamber Efendimizin (sav.) “Hayretimi artır.” diye Allah’a dua etmesini anımsayalım. Bu bir nevi “İlmimi artır.” demenin de farklı bir boyutudur. Çünkü kişi bilmediğine vâkıf oldukça hayret eder. Hayret etmek çocuk kavminin en belirgin vasıflardandır. Okul, çocukların bu vasfının dinamizmini muhafaza etmelidir ki çocuk, okul sonrasında bile ilimde derinleşsin; hayreti öğrenme isteğinin lokomotifi olmaya devam etsin. İnsan yetiştirmenin zorlu yolculuğuna talip olan her öğretmenin, koluna gireceği nice öğrencisi olacaktır; çocuğun kendisine has alfabesini çözen öğretmen ise öğrencilerinin kalplerinden en önde kalıcı olarak yer kapacaktır. Öğretmen şuna inandırmalıdır kendini: Nasıl ki hedeflerini gerçekleştirmek için geleceği bekleyen çocuklarımız varsa, gelecekte eli kalbinde kendisine aydınlık günleri getirecek o çocukları beklemektedir. Ve biz şu an geleceğin eli kalbinde beklediği çocukları yetiştirmek vaktindeyiz.

Son olarak, Anadolu’nun bir köyünde çiftçilikle geçinen heykeltıraşın irfan dolu demecini aktarmak istiyorum:
“Çocukluğuma doğru büyüdüğümü ve kesin olarak çocuk öleceğimi söyleyebilirim.”
Mesleğim gereği ben de şunu gördüm, insan çocukluğuna doğru büyüdükçe olgunlaşıyor; çünkü çocuk, dünyanın kirli oyun ve tezgâhına karşı hayatın sahaya sürdüğü umut vaat eden atağıdır…

MUAMMER ŞENTÜRK

Talebeliği hiç bitmeyen bir öğretmen. Çocukluğuna doğru büyüdüğüne inanıyor.
Kalbindeki yokuşlar, kitapların ovalarına açılıyor.
Merhametin, insanlığın ölçü birimi olduğunu düşünüyor.
Atlara, uzaklara ve öğrencilerine hayran.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir