Kadın, her sabah aynı saatte balkona çıkar ve yarısı suyla dolu bir bardağa iki dal sakız çiçeği bırakırdı. Anlamsızdı. Ama daima aynı saat, aynı çiçek, aynı bardak… İstisnasızdı. Sürekli tekrarlanan anlamsız hareketlerin kazandığı bir giz vardı.

Kadının adı Güzide olmalıydı, belki de Gülfem. Gülendam olsa ne güzel olurdu. Ne güzeldi. Şakaklarındaki bukleler artık aşağı doğru inmeye başlamıştı, saçlarının kıvrımları gençliğindeki kadar keskin değildi. Fakat hâlâ ne güzeldi. Güzel kadınların adları kötü olmamalıydı ve en azından güzel kadınlar bekletilmemeliydi. Bu, acı bir öykü olacak belli.

Her sabah aynı saatte balkonuna iki dal sakız çiçeği çıkaran kadın bugün de balkonda. Eğer temiz olmasına rağmen her gün balkonunu tekrar yıkamak için oraya çıksaydı bu, obsesif bir kadının hikâyesi diyebilirdik. Bardak yerine saksıları çiçeklerle doldursaydı doğayı evine taşıyan tipik bir Anadolu kadını olarak başlayabilirdi. Sandalyesini altına çekip sabahtan akşama yoldakileri gözetleyen meraklı bir mahalle kadını da işimizi çok kolaylaştırabilirdi. Fakat o, bunlar değildi. Elimde, ona tanıdık elbiseler giydirmeme yarayacak çerçeveli hareketleri yok. Sadece farklı. Her gün; elinde bardak, bardakta su, suda çiçekler. Bu kadar çiçeği nereden bulurdu? Bu sorulmamalıydı. “O bir karakter ve çiçekler de aslında yok.” dememeliydim. Bu, iyi bir öykü olmayacak belli.

Sokaktan geçenler olurdu. Her sabah aynı saatte balkona çıkan kadının koyduğu iki dal sakız çiçeğine bakarlardı.

–Nasılsın? diyebilirlerdi. Belki o da o zaman:

–İyiyim, derdi. Demezdi. İyi değildi ama bu sorunun cevabı “kötüyüm” de olmazdı.

–Neden yapıyorsun bunu, diye sorabilirlerdi. Belki o da o zaman anlatırdı. Anlatmazdı. Anlatsaydı bu bir giz öyküsü olmazdı. Yazar ona “susmalısın” demişti.

Yürümeye devam ederken tahminler yürütebilirdi yoldan geçenler.

–Kızını gencecik yaşında kaybetmiş de onun için koyarmış bunları.

–Yok, annesinden hatıra kalmış diyorlar.

–Ben, kocası eve getirmiş bu çiçeği de onun ölümünden sonra her gün elinde bardakla çıkar olmuş zavallı diye duydum.

Belki biri tutardı. Ama sormazlardı ve bir senaryo da yazmazlardı. Yoldan geçenler sadece yoldan geçip giderlerdi. Mahalleye yeni taşınmış bir kadın değildi o. Yıllar vardı görürlerdi. İstisnasız hareketi, onların hayatının normali olmuştu. Yüce meraklarını cezbedecek bir sıra dışılık yoktu. Bu, sonuna kadar okunan bir öykü olmayacak belli.

Bütün mahallenin birbirinden habersiz bekledikleri ve geleceğini bildikleri son geldi. Her sabah aynı saatte, elindeki bardakta iki dal sakız çiçeğiyle balkona çıkan kadın o gün çıkmadı. O gün, son kalan çeyiz sandıklarından biri daha kapanmamak üzere açıldı. Meraklı çocuklar da ölü evinin sessizliğini bozmadan usulca annelerinin kucağına yerleşti. Çemberinde gül oyalar, kadifeden yastıklar, Japon işi kanaviçeler, ağır dantelli çarşaflar… Hepsi tek tek kaldırılıp oymalı ceviz sandığın sonuna gelindiğinde, üzerine iki dal çiçek işlenmiş beyaz bir mendil göründü. Çiçeğin adı tahmin edilebilir, bu kısımda giz çözülecek. Mendilin katları yabancı eller tarafından acelece açıldı. İlk kez, titreme ve nezaketten eser yoktu bu ellerde. İlk kez, işlemeler ıslanıp beyazına ince bir kırmızı karıştırmadı.

Açılan her katla beraber bir fotoğraf gün yüzüne çıkmaya başlıyordu. Ve her açışta kucaklardaki çocukların şaşkınlığı bir kat daha artıyordu. Önce simsiyah bir el ve sonra onunla aynı siyahlıktaki gömleği. Çıkan yüz, oluşan ambiyansın altında kalmıştı, bir asker fotoğrafı daha romantik olabilirdi. Asker yoktu. Büyük bir dağın önünde duran, pantolon pililerine kadar kararmış bir adam vardı. Fakat yüzü beceriksizce bu karalıktan arındırılmış. Dişleri, fotoğraftaki tek beyazlık.Güzel gülüyor. Belki resmin tamamına aynı anda bakılmış olsaydı ilk dikkat çeken şey gülüşü olabilirdi. Bu kara adam komşu kadınların ellerinde tek tek gezdi, evirilip çevrildi. En son, fotoğrafın arkasında bir yazı fark edildi:

“Çok özledim gülgüzeli. Sağlığım sıhhatim yerinde. Bazı günler dağın içindeyken yer öyle bir sallanıyor ki herkes kaçacak yer arıyor. Ben gülünce de öylece yüzüme bakıyorlar. Ben alışığım diyorum sallanmaya memleketten, beşik gibidir bizim oralar. Hiç korkmuyorum. Yalnız çok özlüyorum. Geriye saymaya başladım artık, on sekiz gün sonra kapınıza geleceğiz. Yan mahalleye taşındık yazmışsın. Balkona iki dal sakız çiçeği çıkar, ben seni bulurum. Sağlıcakla.”

Aynı fotoğrafın arkasına farklı el yazısı ile bir cümle daha iliştirilmişti:

“Hep geriye sayıyorum ama hiç eksilmiyor.”

Bu, her gün aynı saatte, elindeki bardağa bırakılmış iki dal sakız çiçeği ile balkona çıkan kadının öyküsü. Ve balkondaki çiçeklerin sonu.

ESMA ŞAFAK

1996 yılının anneciğime göre en soğuk gününde, dört kız evlada sahip olacak bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Ağaç dallarında piknik yapan ve öğlenleri arkadaşlarıyla azık karışan neslin sonunu süpürenlerdenim.
Gündüzleri öğretmen, akşamları öğrenci, uyuyamadığım gecelerde de kelime avcısı olarak hayatıma devam etmekteyim.
Çocuk edebiyatını, insan psikolojisini, farklı manzaraları, iyi öyküleri, ağaçlara tırmanmayı ve en çok da piyanoyu seviyorum. Güzel olan her şeye heves etmek gibi bir karakterden mustaribim. Şifa beklerim.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Kendi adimi soyadımi girmiştim. Antoloji deki yıllar önceki şiirlerime göz atmak için. Bu yazı çıktı karşıma. Kısa öykü . Çok hoşuma gitti. Adaşım demek istiyorum. Kaleminize yüreğinize sağlık. Öğretmen misiniz. Instagram’da baktım bulamadım sizi. Tanışmak isterim.

    1. Kalem yine tanımadığım bir insanla kavuşturdu o halde beni. Sözleriniz çok kıymetli, teşekkür ederim. Evet bir miktar öğretmenim 🙂 Ben de sizinle tanışıp sohbet etmek isterim. İnstagram hesabımı esma_safak olarak aratabilirsiniz. Çıkmazsa mail adresime yazabilirsiniz: esmasafak.1996@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir