Toplumlarda düşünce piramidi üç kısımdan oluşur. Yanlış anlaşılmasın, bu bir hiyerarşik yapı, fazilet sıralaması değil; sadece düşünce işiyle uğraşma ile ilgili olarak sosyolojik bir vakıadır. Altta geniş bir halk kitlesi ki bu kitle kendisine düşünce olarak sunulanla yetinen, ihtiyacı kadar bilen kesimdir. Bu halk kitlesinin üstünde o yüzyılın düşüncesini halka taşıyan, genellikle var olanı korumaya uğraşan, halkı değişimden uzak tutmaya çalışan bir aydın grubu bulunmaktadır. Bu iki gurubun dışında ise bunlara oranla çok azınlık bir entelektüel kesim vardır. Entelektüel ise var olanla asla yetinmeyen, yarını okumaya çalışan, ütopyalar kuran ve bunun sonucunda geleneğe muhalefet eden, gelecek yüzyılın fikrî inşasını sağlayan adamdır.  İşte bu sınıflandırma hem Ali Şeriati’ye ait hem de onu anlatan bir tespittir benim için.

Ali Şeriati, asrımızda Batı’yı çok iyi bilen, onun içinde yaşamış, ilimlerini öğrenmiş fakat Batı’nın fikirleri karşısında değerlerinden kuşkusu olmayan, düşüncesini İslam özünden alan çok nadir düşünürlerdendir. Cemil Meriç der ki; “Biz Ali Şeriati’de bulduğumuz engin tecessüsü çağdaş İslam mütefekkirlerinin hiçbirinde göremiyoruz. Çünkü Doğu’yu, Batı’yı bütün insanî ilimler alanıyla kucaklayan büyük bir terkip kabiliyetiyle ve hepsinin üzerinde de eşsiz bir mücadele azmiyle hayatını geçirdiğini görüyoruz.” Batı karşısında Müslümanların girdiği eziklik psikolojisinden onları kurtarmaya çalışmış ve İslam’ın, fikir olarak tüm insanlığa tekrardan hayat vereceğine inanmıştır. Bu uğurda umudunu kaybetmemiş, çözümün öze dönüşte olduğunu fark etmiştir. Bunun için de hep isyan hâlinde olmuştur. İsyanı, düşüncesini kanıtlamıştır onun nazarında. “Çünkü her düşünen başkaldırmaz ama her başkaldıran düşünmüştür.”

1933 Horasan doğumlu olan Ali Şeriati’yi anlamamız için o dönem İran’ına bakmamız gerekir. Şah’ın darbesinden sonra bizdeki modernleşme sürecinin belki birkaç misli sertlik ve hızda gerçekleşen, İngiliz ve Amerikan kültür emperyalizminin egemenliğine girmiş bir İran. Bu modernleşme karşısında ise giderek şiddetlenen kültürel muhalefeti görmekteyiz. Ali Şeriati de genç yaşlarından itibaren bu muhalefetin içinde aktif. Babasıyla beraber mensubu oldukları Ulusal Direniş Örgütü’nde iken çok erken yaşta tutuklanmış, bundan sonraki hayatında da medrese-i yusufiye önemli bir yer tutmuştur.

İran’ın durumu böyle iken dünya ise ortadan ikiye bölünmüş durumdadır. Kapitalizm ile komünizmin arasında fikrî ve siyasi olarak kilitlenmiş bir dünya. Bu sıralarda Fransa Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji bursu kazanmış olan Şeriati de ülkesinde şiddetli şekilde hissedilen kapitalizm canavarına karşı sosyalist bir cephe almış. Kendini sosyalizme yakın hissetmiştir. “Müslüman olamıyorsanız, komünist olun.” diyebilmiştir. Bizde bir düşünce vardır: İslam tam anlamıyla siyaseti de ekonomiyi de hukuku da düzenlemiştir diye. Elhak doğrudur. Ancak İslam’ın bütünüyle ortaya koyduğu ne ekonomik ne de siyasi bir sistem, ne vahiyle ne sünnetle sabit değildir. Sadece temel ilkeler, bazı kurallar vardır. Bu da İslam hukukunun asırlar boyu canlı kalmasını, kendini yenilemesini sağlamıştır. Temel ilkeler değişmezken her çağda Müslümanlar kendilerine uygun ekonomik, siyasal düzeni seçebilmişlerdir. Yani sözün özü benim için bir Müslüman ekonomik veya siyasi olarak bir sistemi seçebilir. Ali Şeriati de gençlik yıllarında Azmânî Hüdâperestânî Sosyalist Cemiyeti’ni (Allahsever Azimli Sosyalistler Cemiyeti) kurmuş, ekonomik düzen olarak sosyalizmi kendine yakın hissetmiştir. Fakat hayatının ilerleyen dönemlerinde kendini sosyalist olarak adlandırmamıştır.

Onun sosyalizme meyli aslında Ebu Zer tabiatlı oluşunda saklıdır. Onun gibi tek başına sarayın karşısında durmuş, ihtiyacından fazlasına sahip olmaya çalışanlara sesini hep yüksek tutmuştur. Kur’an’ın mesajını zenginin oyuncağı olmaktan çıkarıp mazlumun ve fakirin lehine yorumlamıştır.  Yıllardır sömürülen ve ezilen halkının artık bu gidişe bir dur demesi için onları uyandırmakla uğraşmıştır. Onun için hiyerarşisiz, sınıfsız toplum tevhit dininin emrettiğidir. Peygamberin yolu da ihtiyaçtan fazlasını terk etmektir. Bir de kendi ifadeleriyle o, bir fikri ele aldığında empatiyle ele alır. Sözgelimi sosyalizmi ele aldığında bir sosyalist gibi o fikirleri özümser, onun yanından bakar, sonrasında ise İslam’a uygun olanını alır, gerisini terk eder.

Amacı apaçık, toplumun ıslahı ve felahıdır. Fikirlerini bu amaç uğruna kullanmıştır. Salt akıl yürütmeler, aforizmalarla ilgilenmemiştir. O yüzdendir ki kaleme aldığı sadece iki kitabı varken, elimizdeki kitapların hepsi konuşmalarının kayıtlarıdır. Fikirlerini hep anlatmış, sözün gücüne güvenmiş, halkı harekete geçirmek için çabalamıştır. Geleneğe ve mollalara eleştirileri düşmanlık değil onları uyandırmak içindir. “Bir yerde yangın varken biri seni ibadete çağırıyorsa, bil ki bu bir hainin davetidir.” diyerek İran ulemasını silkelemeye çalışmıştır. Sorunun Müslümanların kendinde olduğunu fark edip “Okuyun! Mürekkebin damlamadığı yerde kan damlıyor.” demiştir. Mollaları saklandıkları izbelerden çıkarmış, aydınları da fildişi kulelerden indirmiştir. Onun bu samimiyeti de gerekli yansımayı bulmuş, İran devriminin ateşleyicilerinden biri olmuştur.

Gelelim Ali Şeriati’yi nereye koyacağımıza. Şimdi beklenen, Ali Şeriati’nin Şia olduğunu hatırlatıp okuyucuyu ona karşı uyarmam gerektiği -ki kitaplarını çeviren yayınevi bile her kitabının başına bu minvalde bir uyarı yazısı koymuş ya da zorunda kalmış-. Ama benim için Ali Şeriati o gözle baktığım biri değil. O bizim için aslında bir ayna. Biz de onun yaptığını yapabiliyor muyuz acaba? Çoktandır aklın unutulduğu bir coğrafyada aklını kullanmanın özgürleşmek olduğunu söyleyebilen, hiçbir ön kabulü alıp taklit etmeye razı olmayan biri olmak. O, bunu başarmıştı. “Böyle gelmiş, böyle gidiyor.” demeden “Bunun gerçeği ne?” demiş, bizi rahatsız etmişti. Bu yüzden onu ne Şiîliğe ne de Sünnîliğe sığdıramayız. Safevî Şiîliğini sarayın dini olarak görür ve en temel ilkelerini dahi reddedebilir. O, kendidir. Hakikati nerede görürse o tarafa hareket eder. En az bir Sünnî kadar isabet veya hata eder.

Doktor Ali Şeriati hayatı boyunca savunduğu fikirlerden dolayı hep yasaklı adam olmuş, kendi ülkesinde de Fransa’da da çoğu kez hapis hayatı yaşamıştır. Bu ümmetin sorununun dışarıdan değil içerden olduğunu fark ettiği için hep susturulmaya çalışılmıştır. 1977’de hakkında İran gizli servisi Savak tarafından infaz emri çıkarıldıktan sonra İngiltere’ye gitmiş fakat bir ay sonra İngiliz gizli servisinin de yardımıyla orada öldürülmüştür. Naaşı Şam’da Hz. Zeynep türbesinde gömülüdür.

“Ey kadir olan Allah’ım… Âlimlerimize mesuliyet, halkımıza ilim, dindarlarımıza din, Müminlerimize aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza kavrayış, kavramışlarımıza tutuculuk, yaşlılarımıza bilgi, gençlerimize asalet, öğretmenlerimize inanç, öğrencilerimize de inanç, uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade, muhafazakârlarımıza hareket, suskunlarımıza feryat, yazarlarımıza güvenirlilik, sanatçılarımıza dert, şâirlerimize şuur, araştırmacılarımıza hedef, tebliğlerimize gerçek, mezheplerimize vahdet, halkımıza kendini bilme, tüm milletimize samimiyet, himmet, özveri, kurtuluşa yaraşırlık ve izzet bağışla…”

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir