Öykülerdeki iç içelik, onca öykünün birbiriyle olan bağlantısı, sanki ayrı ayrı değil de tek bir hikâye okuyormuş izlenimi uyandırıyor. Anlatıcı, bir öyküde merkez nedir ve nerede soruları ile uğraşırken, bir diğerinde insanın merkezde olmadığından, insanı merkeze koyunca, “üstün insanın her şeye hakkı vardır”a kadar gidildiğinden bahsediyor.

Bir ressamın elinden fırçasını almadan bir de kalem verirseniz ne olur? Meraklanmayı pek sevmeyiz, cevabı hemen vereyim:

“Erken sabah.

Doğu yönünde eflatun-pembe yansımalı gri bulutlar.

Ufuk hattından tırmanan aydınlık, tepelerin kıraç ve kireçli beyazlığını yer yer derin morlara boyar gibi olsa da, bulutları yarıp çıkan büyük güneş, manzarayı sarının ellerine teslim ediyor.”

Bir soru ve bir alıntı. Başka türlü başlayamayacaktım. Madem konumuz sessizlik; bazı insanların sessizliği, çoğunluğun gürültüsünü yatıştırmak içinmiş meğer*, denilen bir adamın, Mehmet Günsür’ün öykülerine bakalım istedim. (Yalan. Konumuz gürültü, uzay, atom bombası ya da palto olsaydı da ben bir kılıf bulup bu kitaptan bahsedecektim. Burası gereksiz olmuş olabilir, görmezden gelin, biz devam edelim.)

Sessizliği ile ün yapmış, sadece gözleriyle gülebilen*, ömrü yarım asrı bile tamamlamamış Günsür’ün öyküleri, hem başlayınca hemen bitecek kadar akıcı hem de hiç bitmeyecek kadar kalıcı, akılda yer edici. Hem hazda yitirilmiş arzunun pişmanlığından, yakınlığın gerektirdiği cesaretten, yaşamanın bir meslek olmadığından, sıradanlığın sıkıcılığından konuşacak kadar yoğun hem de uyanınca başlayan yeni bir günden, gereksiz ayrıntılardan arınmaktan, az şey biriktirip azar azar yaşamaktan, bir ihtiyar balıkçıdan bahsedecek kadar sade, yalın: Hikâyelerine baktığınızda, duru bir suyun aktığını göreceksiniz.* 

Öykülerdeki iç içelik, onca öykünün birbiriyle olan bağlantısı, sanki ayrı ayrı değil de tek bir hikâye okuyormuş izlenimi uyandırıyor. Anlatıcı, bir öyküde merkez nedir ve nerede soruları ile uğraşırken, bir diğerinde insanın merkezde olmadığından, insanı merkeze koyunca, “üstün insanın her şeye hakkı vardır”a kadar gidildiğinden bahsediyor. Bir öyküde dağlarda, yüksek yerlerde kendiliğinden biten bir otun –aynennur’un- ismi geçerken, bir diğerinde onu içen birinin dikkatli bakışlarını konu alıyor. Yakınlığın gerektirdiği cesaret ve risk meselesinden iki öyküde söz ediyor ve fakat hemen hemen hepsinde o riskten korkan birinin varlığı dikkat çekiyor. Bir öyküde bahçe katına taşınacağından bahsederken, bir diğeri o bahçe katında geçiyor: Hikâyeleri birbirine vurduğunuzda, her şeyin, nasıl birbirini tetiklediğini göreceksiniz.*

Günsür, beslendiği, yararlandığı yazarları, şairleri, ressamları, sanatçıları, olduğu gibi, bir cümlesiyle, bir mısraıyla veyahut bir şarkı sözüyle, öylece, öykülerine dâhil etmiş. Blaise Cendrars’ı, Tom Waits’i, Arif Damar’ı, Knut Hamsun’u, Asaf Halet’i, Seyhan Erözçelik’i, Nedim Günsür’ü, Hemingway’i, Turgut Uyar’ı, Ceyhun Atuf’u, Ece Ayhan’ı, Heinrichvon Kleist’i… bir şekilde ve en uyumlu hâlleriyle, öykülerde bulmanız mümkün.

Başladığımız gibi bitirecek olursak, gerek tabiat ya da insan betimlemeleriyle, gerekse metinlerde kullandığı renklerle, istisnasız her öyküde, ressam bir yazar* ile karşı karşıya olduğumuzun farkına varıyoruz.

ENES SÜSLÜ

24 yaşında. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi. Kısa öykü, eleştiri, batı düşüncesi ve sinemayla az çok ilgilenir. Birbirinin aynı öyküler yazar. Sait Faik’e, Ferit Edgü’ye, Mehmet Günsür’e ve daha birçoğuna kendini borçlu hisseder.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.