Kapının tıklatılmasıyla açıyorum gözlerimi. Oturduğum yerde uyuyakalmışım. “Müsait mi?” diyerek içeri giriyor görevli ve akşam yemeğinden kalan boş tabakları alıp çıkıyor odadan. Arkadaşım uyuyor hâlâ. Onun karşısında ve benim solumda, sesi sonuna kadar kısık olan televizyon dikkatimi çekiyor. Kim açtı, ne zaman açtı?.. Ben bunları düşünürken arkadaşım da uyanıyor. Yataktan hafif doğrularak önce pencereye, sonra bana bakıyor ve havanın kararmış olduğunu söylüyor. Bu farkındalıkla gidip ışığı açıyorum. Artık pencereden bahçeyi değil, kendi yansımamızı görüyoruz. Koltuğuma geri dönerken yüzüne bakıyorum, sıkıldığı belli. Şu hastane odasında, üç gündür, onu gerçekten mutlu edebilen tek bir şey var. Ve ben bir refakatçi olarak, işte bu mutlu edicilik görevimi en iyi şekilde yapmalıyım. “Kitabımıza devam edelim mi?” diyorum, sesime heyecanlı bir ton vererek. Kafasını ufak bir tebessümle sallayıp “Olur.” diyor. Çantadan kitabı çıkarıp sabahki kaldığım yerden okumaya devam ediyorum.

Kitabın son sayfasındaki son cümleleri okuduktan sonra kapatıyorum kapağını. “Sonunda bitti.” diyorum. “Biliyorum, böylesi seni hiç tatmin etmiyor. Eee, artık yeni kitabını, evde kendin okursun.” derken göz kırpıyorum. Gülüyor. “Işığı kapatalım mı?” diyor birden. “Pencere görevini yapsın da dışarıyı göstersin, değil mi?” Hemen kapatıyorum ışığı. Şehrin ışıklarına ve üzerini kaplayan karanlığa dalıp gidiyoruz birlikte.

Yıllardır ne zaman bir akşam yürüyüşüne çıksak gökyüzüne bakar, ona bir soru sorarım. Hep sessiz kalır. Sessizliğine saygı duyarım ve içimi kemirip duran meraka rağmen, cevap için ısrarcı olmam. Bu konuya dair bir fikri olup olmadığını, varsa da bunun ne olduğunu hiç anlayamamışımdır böylece. Bugün yine soruyorum, yine sessiz kalıyor. Ve ben bu sefer de durumu bozmuyorum. Uykumuz gelene kadar susmaya devam ediyoruz. 

Uyumadan önce bir bardak su istiyor benden, odaya bakınıp hiç su kalmadığını görünce kantine iniyorum. Suyu aldıktan sonra koridorda ilerlerken, bir doktor hızla yanımdan geçiyor ve başka bir doktora bizim odanın numarasını söyledikten sonra birlikte koşmaya başlıyorlar. Kalbim deli gibi çarpıyor ve sesim çıkmıyor. Seslenip de ne olduğunu soramıyorum bir türlü. Arkalarından koşmaya başlıyorum sadece.

Nefes nefese kalmış bir hâlde odanın kapısındayım. Kalp atışlarımı beynimde hissediyorum. Ateş fışkırıyor yüzümden. Yatağın etrafında doktorlar ve hemşireler telaşla bir şeyler yapıyor, konuşuyor, uğraşıyorlar… Anlayamıyorum. Arkadaşımın yüzünü görebilmek için birkaç adım atınca monitörü görüyorum.

Kalbinin son atışından sonra bir çizgi… Uzadıkça uzuyor. “dıııt” sesiyle doluyor kulaklarım. Yüzümdeki ateş, buz oluyor. Bir uğultuyla zonkluyor beynim. Birden içim bomboş oluyor. Sonra kararıyor gözlerim. Kararıyor dünya. Her şey. Gece gibi.

………..

Pencerede şehrin ışıkları yok bugün. Sen de yoksun. Her gece olduğu gibi karanlık var sadece. Bir de karşımda, karanlığın içinden bana bakan bir yansıma. Soruyorum:

Sonsuzluk, yokluk mudur karanlık gibi?

—…

—Bak yine susuyorsun, cevabını vererek bu kez.

Anlıyorum, o “an”ın sonsuzluk getirdiğini.

ve

Anlayacağım o “an” gelince, sonsuzluğun “yokluk” olmadığını.

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem.
Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan; uzayın, gecenin ve dağların hayranı. İçindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir kimse.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir