Milli Şair, Aksiyoner, Mütefekkir, Islahatçı ve Mutasavvıf: Muhammed İkbal

Pakistan’ın kurucu dinamiklerinden birisidir. Toprakları gibi aydınlarıyla da verimli Hint Yarımadası’nın yetiştirdiği birçok Müslüman simanın arasında önemli bir yeri vardır. Düşüncesini hareketten koparmamış, aklını aşktan soyutlamamış, şiirini mücadelesine bağlamıştır. Dışarıdaki mücadelesi kadar içindeki mücadeleyi de sürdürebilmiştir.

1877 yılında Keşmir yakınlarında doğan İkbal’in ailesi sufi meşrep bir ailedir. Canlı bir şekilde İslam’a bağlıdırlar. Temel değerlerini ailesinden alan İkbal’in gençliğine dair anlattığı, babasının “Oğlum, Kuran’ı her daim sana nazil oluyormuş gibi oku!” tavsiyesi belki de onun fikrinin temelini oluşturmuştur. Müslümanlar için bir kırılma noktası olan 1. Dünya Savaşı’nın geçiş dönemini gözlemler. Müslümanların nasıl anbean zillete gittiklerini fark eder. Müslümanların taassuplarının onları bu batağa daha da batırmasından şikâyet eder. Başarılı bir eğitim hayatının sonunda, Cambridge Üniversitesi’ne giderek orada felsefe, hukuk ve iktisat eğitimi alır. İşte garbın fikir dünyasını burada tanır.

Ona göre Avrupa medeniyeti, insanlara saadeti ve kardeşliği getiremez. Oysa kardeşlik bu insanlığın sahip olabileceği en kıymetli değerdir ve medeniyet dediğimiz şey insanları kardeş yapmalıdır. Batı’nın bizi kardeş kılamamasının sebebi, onun maddi oluşudur. Onun aşkı yoktur. Şark, Hakk’ı görüp dünyayı görmemiştir; Garp, dünyada kalmış, Hakk’tan kaçmıştır. Peygamberse (sav), beden ve ruhu beraber gören kâmildir. O nasıl ki âlemlere rahmet olarak geldiyse, ümmeti olarak İkbal’in de yapması gereken odur. Kendisini hem Batı’ya hem de Doğu’ya yitiklerini yeniden kazandırmak durumunda hisseder ve bu his onu kendini yetiştirmeye mecbur bırakır. Aslına bakılırsa Batı veya Doğu fark etmeksizin bir medeniyeti hâkim kılan, insanlığın ortak mirası olan evrensel değerlere sahip çıkmasıdır. İkbal de iki medeniyete bunu tekrar kazandırma çabasındadır.

İkbal, bu yıllarda Batı’yı ve Batı fikrini çok iyi öğrenmiştir. Madde yönü şekillenmiştir. Ancak mana yönünü tanıdık bir simada bulacaktır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, onun bu yönünü tamamlayacaktır. Mevlânâ’yı tanıdıkça hem kendi, hem fikri, hem şiiri olgunlaşacak; pişip yanacaktır. “Onun denizine dalınca akıl gemisi tufana tutulur.” diyerek, aklını yüzdürecek bir mana denizi bulduğunu ifade edecektir. O, tasavvufu seyr-u sulûk ile değil seçerek benimsemiştir. Aradığı derinlik etrafındaki ritüellere boğulmuş tasavvufta değil, bu işin pirlerindeki deryalardadır. Pir-i Rum ve Hintli Mürit eserinde zamanının sorunlarını Mevlânâ’ya sorar ve Mesnevisinden cevaplar bulur. Böylece orijinal tasavvufu yeniden canlandırmaya çalışır. Nefis terbiyesine, fakra ciddi önem verir. “Ya Rabbi! Dünyada bana ne verdiysen al ama seher vakti dualarımı, yakarışlarımı benden alma.” diye niyazda bulunur.

İngiltere ve Almanya’da bulunur sonra İngiliz sömürüsü altındaki Hindistan’a döndüğünde avukatlık yapar. Zaten yoksul olan ülkede Müslümanlar çok daha zor durumdadırlar. Aktif olarak mücadele siyasetinde bulunur. “Siyaset çok çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir.” der. Siyaset, sansürlerle onu çok üzse de temiz siyasete her zaman çok önem verir. Siyasetinin amacı, Hint Müslümanlarının kendi devletlerini kurabilmeleridir. Ama idealindeki devlet sadece kendi coğrafyasını içine almaz. Hiçbir zaman ırk bazlı düşünmez. Onun için Müslüman devletin sınırları olamaz. Tüm Müslümanlar doğal olarak vatandaşıdır. Antik Yunan’daki “erdemliler ülkesi” ütopyasını, İslam’ın gerçekleştireceğine inanır.  Onun ütopyası, tek bir secdeyle binlerce secdeden kurtulmuş, özgür ve eşit insanlardan müteşekkil bir erdemliler toplumudur. Çünkü secde bir bağımsızlık manifestosudur.

O, şiirini de bu yola adar. Meydanlarda geniş kitlelere özellikle gençlere azim aşılayan, kararlık telkin eden şiirler okur. Mücadele çerçevesini Müslüman gençlik üzerine kurar. Hâlâ daha onun, o coğrafyadaki Müslüman gençler üzerinde etkisi büyüktür. Müslüman Hintli Gençler adıyla şiirler kaleme almıştır. Şiir, davayı yüklenmelidir. Bu yönüyle bizdeki Akif’in üstlendiği rolü üstlenmiştir. Akif de bunu fark etmiş ve etkilenmiş olacak ki ona Safahat’ını göndermiş, karşılığında da birkaç manzum eserini almıştır. İkbal’e olan iltifatı ise şöyledir: “Gazellerinin birkaçı bana sarhoş gibi nara attırdı. İlmi, irfanı, kudret-i şairânesi benimkilerle kâbil-i kıyas değil, çok yüksek.”

Akif’le benzerlikleri Osmanlı’ya, daha doğrusu bu necip millete olan sevgilerine dayanır. İkbal, neredeyse bir Tanzimat aydınından daha ilgili olarak Osmanlı’yı takip etmektedir. Savaşları ve kahramanlıkları, şiirine konu edinir. Bununla da yetinmez Kurtuluş Mücadelesi için yardım kampanyası başlatır. Meydanlarda Mehmetçiğin kahramanlıklarını coşkuyla anlatarak yardım toplar. Bu toplantılardan birinde Peygamberimiz’i (sav) rüyasında gördüğünü, Peygamberimiz’in ise ona ne getirdiğini sorduğunu anlatır. O ise şöyle cevap verir: “Yeryüzünde binlerce güzel kokulu çiçek vardır lakin hiçbiri kalıcı değildir ama ya Resulallah! Ben sana cennette bile olmayan bir şey getirdim: Bir kavanoz kan. Çanakkale şehidinin kanı.” İşte bu tüm ümmet coğrafyasını saran, kendi ne kadar çaresiz olsa da kardeşine koşan Müslüman’ın gönlüdür. Aslen çok fakir olan Hintli Müslümanlar ellerinde ne varsa bu yardım kampanyasında Anadolu’ya gönderirler. Milli Mücadele’ye en büyük destek olanların başında gelirler. Ve şimdilerde unuttuğumuz bu kardeşlik, Osmanlı’dan kalan son küçük toprak parçasının kurtuluşuna vesile olur.

Kurulması için büyük çabalar verdiği yeni Müslüman devletin anayasa çalışmaları esnasında hastalanır ve 1938 yılında vefat eder. Vefatından yedi yıl sonra Pakistan Devleti kurulur ve Hindistan’dan ayrılır. “Ölümü ve acıyı mutlulukla karşılamak, müminin alametlerindendir.” diyerek son şiirlerini yazmıştır. Geleceğe dair yazdığı şu satırlar ise ümit ışığını önümüzde yakmaktadır:

“Osmanlıların üzerine bir keder dağı yıkılmışsa, sen hiç üzülme. Çünkü şafak yüz bin yıldızın kanı dökülmeden sökmez!”

*Paydos, Haziran 2019 sayısında yayınlanmıştır.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir